Tekinsiz  Bir  Gece,  Dört İdam

Tekinsiz Bir Gece, Dört İdam

Tekinsiz Bir Gece, Dört İdam

Bir Akşamüstü, Bir Tekinsiz Gece

İzmit Kapalı Cezaevi’nin, upuzun, hep loş, ne kadar havalandırılırsa havalandırılsın, temiz havadan gelince öğürten kokusundan kaçılamayan kadın koğuşu.

Olağan bir akşamüstü…

Çift katlı ranzaların alt ve üst katlarında ikili, üçlü, dörtlü gruplaşmış kadınlar…

Şarkı, türkü tutturanlar, sohbet edenler, kavga edenler…

Gürültü, gürültü, uğultu…

Epeydir tencerelerin, tavaların uçuştuğu büyük kavgalar yok.

Hapisanelerin vazgeçilmezi, oraları ikinci mesken edinmiş, yılda birkaç kez girip çıkan çingene kadınlardan biri, ters çevrilmiş bir tencerede ritim tutarak açık saçık manilerini kendine özgü bir ezgiyle söylüyor. Bir memesi dışarda, çukulata renkli bebek pörsümüş memeyi somurmaya çalışıyor. Süt kıt, sinirleniyor, başını sağa sola atıp ağlıyor, meme bebenin ağzına hırsla, azarlayarak tekrar tıkılıyor, manilere davam…

Yürüyen çukulatalar ise ranza aralarında dolaşıp sevgi, ilgi aramakta.

O patırda, bir ranzanın alt katında, elinde kalemi, çiziktire çiziktire kitap okuyan, yanındaki sarı kâğıtlı defterine notlar almaya çalışan genç bir kadın. Oysa okurken sessizliği seven, hatta yalnız okurken değil, her zaman sessizliği seven bir kadın.

Üst ranzadayken ışığı daha rahat alıyor, rahat okuyordu. Alt ranza hayli loş. Üst ranzada da gece sönmeyen ışıklara katlanmak zor. Ayrıca uyumayan çukulata bebeleri “Abam, yine huysuzlandı be bu, uyutursan sen uyutursun” diye kucağına attıklarında, üst ranza tehlikeli oluyor. Çocukla birlikte, sürekli uykusuzluğun getirdiği denetimsizlik nedeniyle, kucağa kucağa sızıp kalınabiliyor. Alt ranzada ise geceleri, mahkumlar uykudayken koğuş ziyaretinde bulunan koca lağım farelerinden korunmak gerekiyorsa da yukardan düşmekten daha az tehlikeli. Çünkü farelerin, bütün dikkatlerine karşın, yüzünüze değdiklerinde nemlerini, minicik adımlarını hissediyorsunuz.

Vardiya değişmiş, akşam nöbetçisi gardiyan, koğuşu turluyor. Kadın, gardiyanı askeri cezaevinden de tanıyor. Lise mezunu. Gazete, roman okuyan biri. Siyasi mahkumlarla arkadaşlık ilişkileri geliştirmeye çalışıyor, onlara nasıl davranacağını biliyor.

Gardiyan, genç kadının yanında durdu, hal hatır sordu, ranzanın ayak ucuna ilişti. Hep yapar bunu. Karavana saati yaklaşınca da kalktı, gitti.

Gardiyanlar, istedikleri saatte ve sıklıkta koğuşta dolaşırlar. O gece biraz sık dolaştı. Gece yarısına doğru tekrar kitabına gömülmüş kadının yanına gelip oturdu. Sohbet ettiler. Okunan kitaplar, Güllübahçe’deki durum, ailesindeki sorunlar, geçim derdi falan…

Siyasi mahkumlar, hem adli hükümlülerin hem de kendilerine saygılı davranan gardiyanların dert anasıdır, Marko Paşa’dırlar. O sıralar kadın, kadınlar koğuşunun tek siyasi mahkumuydu ve yükü hafif sayılmazdı bu nedenle. Sohbet uzadı da uzadı. Gün ha doğdu ha doğacak. “Hay Allah, seni de uykusuz bıraktım.” dedi ve gitti gardiyan. Gardiyanın dertleriyle iyice ağırlaşan gözkapakları kapandı, uykunun şefkatli kolları sardı bedenini.

…………………………………………

(Ertesi Gece)



“O gece yarısı, hemen hemen aynı saatlerde Ankara'da bir, İstanbul'da üç evin kapısı çalındı. Kapıyı açanlara aynı cümleler kuruldu: Oğlunuz infaz edildi, cenazelerini alacak mısınız?

Cenazeler aynı günün bitim saatlerinde ailelerine verildi. Yeni güne başlanan saatlerde dört ayrı mezarlıkta, dört mezar kazıldı. Askeri battaniyeler içindeki dört genç beden en yakınlarının gözyaşları içinde mezara bırakıldı.

Yakınlardan iki kadın gözaltına alınıp sorguya götürüldü, biri anne, diğeri kız kardeşti. Suç, acının içinden çıkan ama gerçeği bütün çıplaklığıyla sunan sözcüklerdeydi:

"Katiller."

Anne on dört gün, kız kardeş bir buçuk yıl hapis yattı.

Hem idamlar, hem idam edilenlerin yakınlarının hapisliği 12 Eylül darbesinin aynasıydı. Dört gencin; Ömer Yazgan, Ramazan Yukarıgöz, Erdoğan Yazgan ve Mehmet Kanbur'un da aralarında bulunduğu kırk dokuz kişi idam edilmişti.

Tarih 29 Ocak 1983'tü. (…………..)

Aralarında sadece soyadı benzerliği bulunan iki Yazgan ile Yukarıgöz ve Kanbur'u idama götüren süreç 17 Ocak 1981'de başladı.

Darbenin olanca ağırlığına, binlerce insanın gözaltına alınmasına, işkence görmesine, işkencede yaşamını yitirmesine ve tutuklanmasına rağmen bir avuç genç bir araya gelip eylem kararı aldı.

Siyasal düşünceleri değişik örgütlerde biçimlenmiş, sonunda daha çok askeri okullarda kendisine yandaş bulan "Sanayi Dev Genç"de karar kılınmıştı. Bu isim daha sonraları Nikaragua'dan esinlenerek, Dev-Sol, Dev-Yol ayrımına bir eleştiri anlamında "Üçüncü Yol" olarak mimlenecekti.

Eylemin ismi konulmuştu, Akyazı'da iki kuyumcu soyulacaktı. Elde edilen altın ve para silah alınmasında ve hâlâ ayakta olduklarını gösterecek yeni eylemlerin hazırlıklarında kullanılacaktı.

Yedi kişiydiler. İki gruba ayrılıp, aynı anda iki kuyumcuya daldılar. Bir grup sorunsuz çıktı altınlarla dışarı, diğerinde ise kuyumcu direndi, üst katta oturan oğlu, seslerden olup biteni kavrayıp polise telefon ettikten sonra silahına sarıldı.

Kuyumcunun önündeki arabada bekleyen ve içlerinde otomobil kullanmasını bilen tek kişi olan Ali Aktürk'e ateş etti. Bir kurşun da kuyumculardan Hasan Kahveci'ye isabet etti. Aktürk ve Kahveci öldü.

Çatışma saatler sürdü. Metin Adil Toraman vuruldu. Arkadaşları bir süre kollarında taşıdılar, ama yapılacak bir şey yoktu, o da ölmüştü. Mehmet Kanbur kalçasından vurulmuş, çevresi sarılmıştı.

Erdoğan Yazgan da uzun süre kaçamadı. Ramazan Yukarıgöz ile İsmail Gökalp, yaralı olan Teğmen Ömer Yazgan'ı da beraberlerinde sürükleyerek izlerini kaybettirdiler. Bir köyün girişindeki inşaata sığındılar, ama sabaha karşı çevreleri kuşatılmıştı.

Bu çatışmada ise polis Mustafa Kılıç yaşamını yitirdi, Ramazan ağır yaralandı.

Askeri hastanede kısa süreli tedaviden sonra Gayrettepe'ye götürüldüler. Yaraları henüz kapanmamıştı, bir ay işkencede tutuldular. Selimiye'de tutuklandılar, Gölcük Askeri Cezaevi'ne (Gölcük Güllübahçe Askeri Cezaevi. V.Sevil) konuldular. 30 Mart'ta iddianame hazırlandı, 20 Nisan'da karar açıklandı:

İdam. İsmail Gökalp'in cezası yaşının küçüklüğü nedeniyle yirmi yıl ağır hapse çevrildi. 25 Kasım günü Askeri Yargıtay kararı onayladı.

Bu arada idam kararını veren hâkim yine bir siyasi davada rüşvet alırken suçüstü yakalanacak, buna rağmen dört arkadaşın avukatlarının davanın yeniden görülmesi istemi kabul edilmeyecekti. 3 Mayıs'ta Danışma Meclisi de Askeri Yargıtay'ın onayına katıldı. Asılacaklardı.

Yanlarında ne kadar para varsa diğer koğuşlara ziyafet verildi, vedalaşıldı. Vasiyetler yazıldı, organlar Organ Nakli Kurumu'na bağışlandı. Her gece gün ışıyana kadar biri nöbet tuttu. Geldiklerinde diğerlerini uyandıracaktı.

Gelmediler. Her şey normal seyrine dönmüş gibiydi, ölüm giderek uzaklaşan bir ihtimaldi. 28 Ocak, Ömer Yazgan'ın doğum günüydü. Gardiyanlarla voleybol maçı yaptılar, yorgun düştüler. Nöbetten de vazgeçilmişti artık ama Mehmet'in mide ağrısı tutmuş, koğuşta volta atıyordu.

Geldiler.

İzmit Kapalı Cezaevi'nde yapılan infaz ne yakınlarına haber verildi ne de avukatlarına.

Gömüldüler. ”

10 Eylül 2000/ Cumhuriyet Dergi/ Berat Günçıkan

………………….

Berat Günçıkan’ın kaleminden, yaşı otuzu bulmamış dört genç insanın, İzmit Kapalı Cezaevi’nde, bir gecenin sabaha yakın karanlığında, gencecik ve dimdik boyunlarına, yağlı bir urganın geçirilişine yürüyen süreç böyle anlatıldı yedi yıl sonra.

Karıma Mektup’ta

“zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nazıma!” diyordu Nazım.

İnfazı gerçekleştirenler, bekçi Mehmet Kambur’un, teğmen Ömer Yazgan’ın, Ramazan Yukarıgöz’ün, Erdoğan Yazgan’ın gencecik gözlerinde korkuyu görmediler.

Kardeşi Ramazan Yukarıgöz “Ailemize mektup yazıldığını biliyorduk. Yalnız organ bağışı ile ilgili olması gereken bir tane daha mektup yazılmıştı. Cenazeleri almaya gittiğimizde bu mektup babamın önünde bir albay tarafından yırtılıp atıldı. Mektubu aldığımızda özlem yaşadık, bunun yanında orada da 12 Eylül Cuntası’na karşı nefretimiz biraz daha büyüdü, daha da arttı. Onların yargılanmasını talep ediyoruz.” diye anlattı esirgenen mektupların öyküsünü.

Ramazan Yukarıgöz, “Okumadan ölmeyeceğim” diyerek annesinin peşini bırakmadığı ve tam yirmi altı yıl sonra ailenin eline geçen son mektubunda, “Biz tarihi görevimizi yerine getirirken en azından seni görmek isterdim. Öyle sanıyorum ki hiç haber verilmedi. (...) Ben hayatım sürecinde özellikle birlikte olduğumuz zamanlarda gerçek anlamda bir şeyler anlatmaya çalıştım. Son olarak da ülkemin özgürlüğü uğruna canımı severek feda ediyorum.” diyordu.

“ülkemin özgürlüğü uğruna canımı severek feda ediyorum”


………………………………………

Tekinsiz, Unutulmaz Bir Sabah

Kadın, uykuya doymamışlığın ağırlığıyla kahvaltı gürültüsüne uyandı. Musluk başında kuyruğa girip elini yüzünü yıkadı, ayılmaya çalıştı. Ranzasına dönerken, dostluk kurduğu yaşlı, mahpusane kıdemlisi bir mahkum teyze, yavaşça kenara çekti. “Duydun mu, akşam, dört infaz varmış, kimsenin haberi olmamış” dedi.

Kadın sendeledi. Yaşlı teyze yakaladı, kolundan tutup çekti, ranzaya oturttu.

Koğuşun gürültüsü, uğultusu birden dindi.

Koğuş, kapkaranlıktı. Demir parmaklıklı pencereler yoktu. Günışığı yoktu. Elektrik ışığı yoktu. Çukulata bebekler, çukulata çocuklar, kadınlar yoktu. Ranzalar yoktu. Karanlık, kapkaranlık, kapkaranlık...

Yoğun kolonya kokusuyla gözlerini araladı. Bulanık, gri, kirli bir günışığı.

Güllübahçe... İki kadın koğuşu, iki erkek koğuşu ve bir hücrenin ağır demir kapılarının, havalandırma, mahkemeye sevkler, sayım zamanları ve ancak özel durumlarda açıldığı kare biçiminde Malta denen geniş hol.

Dört yakışıklı genç, neşeyle, şakalaşarak hücreye dönüyor. İdamla yargılanıyorlar. Olaylarında ölüm var ama kimin silahından çıkan kurşun kimi öldürmüş kesin belli değil. Kendileri de yaralanmış, arkadaşları ölmüş. Bir de bir kuyumcu, bir polis ölmüş. Taammüden öldürme yok. Çok işkence görmüşler yaralı halde.

Hukuksal açıdan delil denen şeyler çok yetersiz. Ama idamla yargılanıyorlar. Delil arayan kim? El insaf! Bu delillerle ölüm cezası vermeleri imkânsız. Ne kendileri inanıyor ne de diğer tutsaklar inanıyor bu hükmün verileceğine. Ama idamla yargılanıyorlar.

İşte yine, neşeyle, şakalaşarak, gülerek dönüyorlar havalandırmadan. Ya voleybol ya da basket oynamışlardır. Herhalde ısınma voltası da atmışlardır önceden.

“Oturtalım” diyor bir ses. Kolonya kokusu, bardak, su... Su göğsüne doğru akıyor kadının, soğuk, soğuk bir su... Yaşlı dost teyzenin elleri dolaşıyor yanaklarında. Onu görüyor, sonra başka kadınları ve gardiyanı.

Gardiyanı... “Onlar mı?” diyor kadın birden. Gardiyan ağlamaklı, başını önüne eğiyor.

“Beni oyaladın, oyaladın beni!” diye haykırıyor kadın. Gardiyan başını yana çeviriyor.

“Görev mi verdiler sana, söyle, görev mi verdiler ha?” diyor kadın. Gardiyan, kadının elini sıkıyor, kalkıp gidiyor.

Yaşlı dost teyze, “İsyan çıkartırsın diye korkmuşlardır” diyor. “Siyasilerin her şeyden haberi olduğunu bilir onlar. Duyulurdu ama bu sefer, ne erkek ne de çocuk koğuşunun haberi olmuş. Sessizce, gizlice görmüşler işlerini namussuzlar.”

Yoktu ki... Onun da haberi yoktu.

…………………………………..

Mahpusane söylencesi, sonra şöyle dolaştı dillerde “Slogan atmışlar, susturulmuşlar; atmışlar, susturulmuşlar…”

İnfazı gerçekleştirenler, bekçi Mehmet ‘in, teğmen Ömer ‘in, Ramazan’ın, Erdoğan’ın gencecik gözlerinde korkuyu görmediler. Yurt sevgisinin, adaletsizliğe ve sömürüye, ülkeyi ve insanlığı boğan uğursuzluklara duyulan hıncın, kişisel mutluluktan, kişisel çıkarlardan vazgeçişin öyküsünü, isyanın onurunu gördüler.

28.01.2014

Vildan Sevil

28.01.2014 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR