MÜLKİYET, İKTİDAR, DEVLET (=DEMOKRASİ) VE…[1]

Temel Demirer

MÜLKİYET, İKTİDAR, DEVLET (=DEMOKRASİ) VE…[1]

‘Mülkiyet, İktidar, Devlet (=Demokrasi) Ve…’ başlığında ifade edeceklerim geniş bir alanı kapsıyor. Bu nedenle konuyu bana önerenlerin, uzun bir sunuma hazır olmaları gerekiyor.

O hâlde Antonio Gramsci’nin, “Eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı bir değersizleşme, bir çürüme, bir nihilizm dönemi yaşıyoruz,”[3] saptamasının altını defalarca çizerek, başlayalım.

 

  1. I) MÜLKİYET, ÖZEL MÜLKİYET HAKKI VE EŞİTSİZLİĞİ

 

Artı ürün, artı değeri bu da özel mülkiyet kavramını ortaya çıkarmıştır.

Douglass C. North’a göre, “Kendisinin güvenliğinin sağlanması ekonomik gelişmenin temel şartı”; Bertrand Russell’a göre de, “güvenliğin ve özgürlüğün en önemli şartlarından” olan özel mülkiyet esasında esarettir. (Çünkü “aitlik” ve “sahip olmak”la sahip oldukça köleleşirsin!)

“İslâmın prensipleri arasında zekat, beytülmal, sadaka kurumları ve ribanın haram olması, mülkiyetin lüzumundan fazla ve zararlı şekilde birikmesine engel olmuştur” zırvasını bir kenara bırakırsak; bir eşya sahibine o eşyayı kullanma, eşyadan faydalanma, tasarruf etme yetkilerini veren imtiyazdır. Eşya menkul ise, menkul kıymet; gayrimenkul ise, gayrimenkul mülkiyet denir.

Jean Jacques Rousseau’nun ifade ettiği gibi, bir tarlanın etrafını çitleyip “Burası bana aittir” diyen ve bu söze inanların “uygar toplumu”yla başlayan özel mülkiyet kurumu, insanlık tarihini kana bulayan, hırsızlıklara, cinayetlere ve savaşlara yol açan gelişmelerin de başlatıcısı olmuştur.

Bütün kötülüklerin anasıdır. Çünkü bir kimsenin, bir mal üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma tekelidir.

Proudhon’a göre hırsızlıktır; bize göreyse -“Adalet mülkün temelidir” mantık(sızlığ)ı açısından- özel mülkiyet hırsızlıktır. Çünkü liberalizmin temel kavramı olan özel mülkiyet birinin, ötekine baskın olmasıdır.

Nihayetinde sınıflı toplumla yaratılan, artı değere el konulması yoluyla oluşan özel mülkiyet, servetin -çoğunluğa rağmen- azınlığın elinde yoğunlaşmasıdır ki, özel mülkiyet, aynı zamanda egemenlik “hakkı”dır da.

Kolay mı? Anglo Sakson hukuk sisteminde mülkiyet hakkı kutsal kabul edilmiştir.

Roma hukukunda mülkiyet hakkı “ayni bir hak” olarak görülüp, üç önemli niteliği söz konusudur: i) “usus” yani kullanma; ii) “fructus” yani yararlanma; iii) “abusus” yani tasarruf edebilme hakkı…

Özel mülkiyetin mutlak bir hak olduğu Roma hukukunda kullanma, tasarruf ve yararlanma hakları bakımından malikin yetkileri sınırsızdır. (Kamulaştırma yoluyla devletin mülkiyete müdahalesi istisnası dışında.)

Özel mülkiyet hakkı, 1789 ‘İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde de tanınıp güvence altına alınır; bu bildirgeden beri hemen tüm kapitalist anayasalarda, “dokunulamaz” “kutsal” bir hak olarak yer almaktadır.

Temelini sınıflı toplumdan, devlet olgusundan alan üretici ve olsun olmasın, her türlü emek ve artı-değer ile artı-ürün üzerinde tahakküm sağlayan bir güç olan özel mülkiyet hakkı, egemen sınıfın devleti ile birlikte askeri, toplumsal ve ekonomik motifli baskıcı kurumlar, kanunlar ve anayasalar tarafından koruma alınmıştır. 

Bir nesne üzerindeki o nesneyi kullanma, yararlanma, alım, satım, kiralama, ödünç verme gibi her türlü tasarrufu yapabilme hakkına verilen isimdir.

Özel mülkiyet hakkı, “kutsal” falan değildir, yağmadır, hırsızlıktır!

Evet özel mülkiyet hakkının temelinde, gasp vardır; kaba kuvvet ile elde edilirken; insan(lar)ın büyük kısmı, komünizmin mülkiyet hakkını yok edeceğinden korkar. Hâlbuki kapitalizm, bu hakkı her on kişiden dokuzu için zaten ortadan kaldırmıştır. (Mülkiyet hakkı konusunda sosyalist yaklaşım bu hakkın her bireyde eşit olması gerektiğini varsayar.)

Tıpkı Karl Marx ile Friedrich Engels’in, “Özel mülkiyeti yok etme niyetimiz sizi dehşete düşürüyor. Oysa şu anki toplumunuzun onda dokuzu zaten özel mülkiyetten yoksundur: Onun bir azınlık için varolması, yalnızca onda dokuzunun ellerinin boş olması sayesindedir. Bu yüzden bizi, varoluşu için gereken koşulun, toplumun ezici çoğunluğunun özel mülkiyetten mahrum olması olan bir mülkiyet formunu yok etmek istediğimiz için kınıyorsunuz. Tek kelimeyle bizi, sizin mülkiyetinizi yok etme niyetimizden dolayı kınıyorsunuz. Kesinlikle öyle; niyetimiz tam olarak budur,”[4] ifadelerindeki üzere...

Özel mülkiyet Neolitik Devrim ile birlikte ortaya çıkan bir olgudur. Tarım devrimine dek avcılık ve toplayıcılıkla geçinen topluluklar, özel mülkiyet kavramına sahip değildi. Çünkü topluluk, ortak olarak herkes için yetecek kadar ürün topluyordu; herkes ihtiyacı kadar alıyordu. Üretimde herhangi bir artık söz konusu değildi. Çünkü avladıklarını ve topladıklarını muhafaza edemiyorlardı. Ki zaten herkesin erzakı bittiğinde ava gidildiği için, muhafaza etmeye gerek de yoktu. Ancak tarım devriminden sonra, insanlar tüketebileceklerinden çok daha fazla mahsul elde etmeye başladılar. Üstelik bu, depolanmaya da uygun bir üründü. 

Dolayısıyla, artık ürün ortaya çıkınca, artığın kime ait olacağı sorusu da ortaya çıkmış oldu. Böylelikle ilkel komünal topluluklar (Karl Marx’ta bir toplumsal değişme kategorisi olarak ilkel komünal toplum) sona erdi; tarlaların etrafı çevrilmeye başlandı. Üstüne üstlük, özel mülkiyetin doğuşu, miras meselesini de ortaya çıkardı. Bu da, evlilik kurumunu ortaya çıkardı.

Thomas More’un, “Özel mülkiyet tamamıyla terk edilmedikçe, malların eşit ve adil bir yöntemle dağıtılması ya da insanların yaşamının refaha kavuşması olanaksızdır. Özel mülkiyet var olduğu sürece insanlığın en büyük ve en faydalı kesimi yoksulluğun ve çetin yaşamın getirdiği kaygıların malum yükü altında ezilecektir. Kabul, bu yük bir dereceye kadar hafifletilebilir; ama asla tamamen ortadan kaldırılamaz,”[5] diye tanımladığı insanlar arasındaki eşitsizliğin sebebidir.

“Kişinin sahip olduğu, sahiplendiği, el koyduğu taşınır ve taşınmaz mal(lar)” olarak tarif edilen özel mülkiyet, bir şahsın elinde bulundurduğu malın kendisi ve menfaati ile birlikte ona ait olması, malın başka birisi ile ilişiğinin bulunmamasını ifade eder. Bu, üretim araçları için de geçerlidir ve en önemli biçimini yani “sermaye” niteliğini bu alandan alır.

Azınlığın zenginliğinin, çoğunluğun köleliğinin kaynağıdır ve bu konuda Karl Marx şunları der: “Özel mülkiyet bizi öylesine alıklaştırmış ve sınırlı kılmıştır ki bir nesne ancak ona malik olduğumuz, demek ki (o nesne) bizim için sermaye olarak var olduğu ya da bizim tarafımızdan dolayımsız sahip olunduğu, yenildiği, içildiği, giyildiği, içinde oturulduğu, vb., kısacası bizim tarafımızdan kullanıldığı zaman bizimdir.”[6]

Karl Marx’ın haklı bir çıkarsaması, bir nesnenin “benim olması” ile ona “malik olmam” arasında ince bir çizgiye işaret etmekteyken; özel mülkiyet, emeğin metalaşmasına vesile olurken; doğayı da köleleştirir.

Kölelik üreten özel mülkiyet John Locke’a göre, toplum sözleşmesinin dolayısıyla da, devletin temelidir; Peter Kropotkin için de, eşitsizliğin temelidir.

Mülkiyet eşitsizliğinin nedeni “özelleştirilmesi”dir. Çünkü herkes hukuk karşısında “eşittir” dense de, konumunu/ pozisyonunu mülkü belirler.

Yunus Emre’nin, “mal sahibi mülk sahibi,/ hani bunun ilk sahibi” notunu düştüğü özel mülkiyet yığınlar açısından açlığa, kıtlığa, yoksulluğa neden olur. Özel mülkiyet barbarlığıyladır ki bir tarafta zenginlik büyürken (Amerika, Avrupa); öte yanda kıtlık ve yoksulluk katlanır. (Afrika, Asya)

Evet özel mülkiyet toplumsal sınıfların, mülk sahipleri ve kölelerin ve ilk devletin doğmasına sebep olan hadisedir ve üretimin toplumsal niteliğiyle çelişir (ve bu çelişkiden sosyalizm doğar).

Üretim araçlarının özel mülkiyete tabi olması üretimin, toplumsal ihtiyaçları karşılamak için değil, üretim araçlarını elinde tutan sınıfın kâr etmesi için yapılmasına neden olur. Dolayısıyla toplumsal ihtiyaçları karşılamak için yapılması gereken üretimin, bir avuç sömürücünün sınıfsal çıkarları doğrultusunda yapılması kapitalist sisteme içkin yıkıcı bir çelişkidir.

O hâlde burada durup Karl Marx ile Friedrich Engels’in, “Komünizm kimseyi toplumsal ürünleri mülk edinme gücünden yoksun bırakmaz; yalnızca, insanı bu mülk edinme bicimi aracılığıyla başkalarının emeğini boyunduruk altına alma gücünden yoksun bırakır,”[7] notunun altını çizerek bir parantez açmalı…

Marksizm insanların kendi emekleriyle mülk edinmesine karşı değildir. Üretim araçları, doğadan elde edinilen herhangi bir hammadde, bir toprak parçası yani sermayeye dönüşebilen herhangi bir şey; bunların sahibi yoktur. Bunlar sadece insanların değil dünyada yaşayan bütün canlıların ortak malıdır. Marksizme göre bunların herhangi birinin sahibi benim demek hırsızlıktır.

Salt sermayeyi arttıran ve var olması sadece burjuva sınıfının çıkarları doğrultusunda olan işçi emeği sayesinde edinilen özel mülkiyet hırsızlıktır. Bir otomobil düşünün, yapımında gerekli olan bütün malzemeler yeryüzünden elde edilir.

Marksizm insanların kendi emekleriyle otomobil alma hakkını elinden almaz ama işçilerine ancak işçilere açlıktan ölmeyeceği kadar maaş verip o otomobili üreten fabrikaya sahibi olma hakkını elinden alır ki zaten öyle bir hak da yoktur. Ve herkese aynı ücret de verilmez. Verilen emek sayesinde yapılan her şey emek sahiplerine geri döner, üç beş kişiyi zengin etmez.

Dünyadaki bütün savaşları, acıları ve yoksulluğu üreten, Marksizmin hırsızlık olarak kabul ettiği özel mülkiyet şeklidir. Bu öyle bir şeydir ki değerini arz-talep durumu sayesinde artırır veya azaltır. Yani toplumda bunlara sahip ne kadar az insan varsa değeri o kadar artar.

Bu da, bu sistem devam ettiği sürece dünyadaki savaşların, kıtlığın, acının ve yoksulluğun da hiçbir zaman bitmeyeceği anlamına gelir. O yüzden “arabamı sokaktaki herkesle mi paylaşacağım?”, “evim bütün mahallenin ortak malı mı olacak?”, “alnımın teriyle kazandığım şeyleri herkesle neden paylaşayım”, “o zaman hiç çalışmadan başkalarının sırtından geçinen asalaklar olmaz mı?” biçimindeki sorular sorarak Marksizmi çürütmeye çalışmak en hafif şekliyle cahilliktir.

Özel mülkiyet, çoğunlukla kişisel mülkiyetle eş tutulur. Oysa özel mülkiyet, kişisel mülkiyeti kapsar. Ancak sadece onunla sınırlı değildir. Zira “özel”den kasıt, toplumsal olmayandır.

Özetle Marksistler mülkiyeti kişisel mülkiyet ve özel mülkiyet olarak ikiye ayırırlar.

Birincisi dış fırçası gibi şeyler, yani tüketim araçları: Devlet buna dokunmuyor.

İkincisiyse üretim araçları: Devlet bunlara el koyup, kamulaştırıyor.

İnsan(lık)ın mülksüzler ile mülk sahipleri olarak ikiye ayrılması… Mülksüzlerin mülk sahiplerine köleliğini devreye sokan özel mülkiyet açısından soru(n) bu kadar açıkken; “yarin yanağından gayri herşeyin ortak olması gerekliliğini savunanlar”ın karşı olduğu özel mülkiyet konusunda Oscar Wilde’ın, ‘The Soul of Man Under Socialism’ başlıklı yapıtındaki şu not kesinlikle göz ardı edilmemelidir:

“With the abolition of private property, then, we shall have true, beautiful, healthy individualism. Nobody will waste his life in accumulating things, and the symbols for things. one will live. To live is the rarest thing in the world. most people exist, that is all/ Özel mülkiyetin ortadan kalkmasıyla, insan gerçek, güzel ve sağlıklı bir bireyselliğe kavuşacaktır. Hiç kimse hayatını nesneler ve nesnelerin sembolü olan şeyler biriktirmekle ziyan etmeyecektir. İnsan yaşayacaktır. Yaşamak dünyada en ender bulunan şeydir. Çoğu insan yalnızca ‘vardır’, o kadar.”

Toparlarsak insan(lık)ın içinde bulunduğu üretim ilişkileri mülkiyet ilişkilerini beraberinde getirdiği için ve toplumsal emek idesiyle, bireyin emeği, salt kendi çıkarına olamayacağı için “özel” olarak değerlendirilemez. Şu an içinde bulunduğumuz kapitalist üretim sisteminde, bir üretenin ürettiğine yani kendi yarattığına ulaşamamasından kaynaklı, kendine ve kendini ve doğayı yeniden yaratma iddiasındaki emeğine yabancılaşır ve kendini evinde hissetmez ve yabancılaşma alabildiğine insanlığı sarıp sarmalar. İnsanın kendine, emeğine, ürettiğine ve doğaya yabancılaşmaması için ve bu sarmalın daraltılması ve biraz sonrasında kırılması için bugünkü mülkiyet ilişkilerinin kaldırılması elzem ve aynı zamanda insanı insan yapan değerlerden kaynaklı insanlık mücadelesidir.

Özetle Karl Marx ile Friedrich Engels’in, “Özel mülkiyet, başkasının işgücünden serbestçe yararlanma yetisidir” ve “içindeki ilkel ve gizli olan kölelik ilk mülkiyettir,”[8] notunu düştüğü özel mülkiyet kavramı, de facto olarak para, devlet, iktidar kavramlarını varsayar. Birini ötekinden bağımsız düşünemezsiniz.

Kapitalist sömürü sistemin temeli özel mülkiyettir. Kaba inşaatı devlettir. Çatısı rüşvettir. İnsan hakları, düşünce özgürlüğü ve demokrasi ise aksesuarı…

Bugün dünyanın tamamına yayılmış adaletsizliğin temelinde özel mülkiyet olduğu açıktır. Her anlaşmazlık sahip olanla olmayan arasındadır.

Ve tarihsel gelişim ve değişim içerisinde ele alınması gereken bir konudur; tabii, “Her tarihsel dönemde mülkiyet, değişik biçimlerde ve birbirlerinden tümüyle farklı toplumsal ilişkiler içinde gelişmiştir. Dolayısıyla, burjuva mülkiyetini tanımlamak, burjuva üretimin tüm toplumsal ilişkilerinin açıklanmasından başka bir şey değildir. Mülkiyeti, sanki bağımsız bir ilişki, ayrı bir kategori, soyut ve ölümsüz bir düşünceymiş gibi tanımlamak, metafiziğin ya da hukukun kuruntusundan başka bir şey olamaz,”[9] diyen Karl Marx’ın notunu unutmadan!

 

  1. II) ŞİDDET VE -TEKELİ OLARAK- İKTİDAR

 

Devlet, Jean-Jacques Rousseau’ya göre, özel mülkiyet kavramı ile birlikte ortaya çıkıp, doğası gereği şiddet ve şiddeti örgütleyen bir iktidar tekelidir.

Bir hareketin, bir gücün derecesi, sertliği olarak tanımlanabilen şiddet, toplumsal yapı, mülkiyet ilişkileri ve eşitsizliklere dayanırken; iktidar/ devlet de egemen sınıfın şiddet aygıtıdır.

Zygmunt Bauman’ın, “Modern uygarlığın şiddet içermeyen karakteri tam bir yanılsamadır. Daha doğrusu onun, kendini kandırma ve kendini ilahlaştırmasının; kısacası, onun meşrulaştırıcı mitinin ayrılmaz bir parçasıdır. Uygarlaşma sürecinde gerçekte olan şey, şiddetin daha etkili biçimde yeniden düzenlenmesi ve şiddete yeni alanlar açılmasıdır. Şiddetin varlığına son verilmemiş, yalnızca gözden uzaklaştırılmıştır,” notunu düştüğü ve siyasal-toplumsal gerçeklerden soyutlanarak kavranması mümkün olmayan şiddet, güç ve iktidarla ortaya çıkabildiği gibi; güçsüzlük ve iktidarsızlıkla da ortaya çıkabilir. İlki egemene aitken; ikincisi de egemen karşısında ezilenin refleksidir.[10]

Simone Weil’in, “İnsanı cesede dönüştürme yetisi olarak” tanımladığı; Jacques Derrida’nın, “Şiddet söylenemeyen şeydir, çünkü ona ancak bir şeyi anlatmaktan artık umudu kestiğimizde başvururuz,” diye formüle ettiği olgu nihai kertede “Şiddet kötüdür” önermesi yerine, “sosyal bir kurum olarak” olarak kavraması gereken[11] şiddet, “Bağrında yeni bir toplum yatan bütün eski toplumların ebesi”dir de Friedrich Engels’in hatırlattığı üzere…

Sertlikle, yoğun bir güçle meydana gelen, yapılan veya etkili olan bir şeyin özelliğine denk düşen şiddet, yalnız bir başkasını öldürmek değildir; sadece fiziksel de değildir; çok daha derin bir şeydir.

Mesela sınıflı sömürücü yapılarda şiddet her yerdedir: Okulda, evde, bahçede, sokakta, doğada, ailede, trafikte, filmlerde, dizilerde, bilgisayar oyunlarında ve hatta çizgi filmlerde…

Çeşitli düşünürlerin “toplum sözleşmesi” ideasına bağlı anlattıkları ve Thomas Hobbes’a göre, modern toplumlarda kontrat yoluyla egemenin tekeline verilendir. Hâlihazırdaki toplumlarda çoğunlukla kanunlardır bu kontrat!

Ancak hukuk da, “devlet şiddeti”nin kapsama alanından muaf değildir. Devlet şiddetinde, dostlar ve düşmanlar ayırımı temeldir. Devlet burada iç ve dış dostları ve düşmanları belirler. Devlet “olağanüstü durum” ilan ederek hukuki şiddeti sınırlar ve devletin çıkarlarının ön plana alınmasını sağlar. Yani hukuksal şiddet, diğer bir deyişle cezanın hukuki bir süreç sonucu ortaya çıkması olanağı sınırlanmış ve saf şiddetin yolu yeniden açılmış olur. Ve bu yüzden devlet şiddeti bir yandan vatan, millet, din, ümmet aşkına sahip olmak ve öte yandan bu tanımlamalara göre ötekiler olanlara nefret duymak gibi duygusal öğeleri de içerir. Bu nefret dolu şiddet kaynağını öfke, korku, kıskançlık ve hasetten fazlasıyla alacaktır.”[12]

Çünkü sınıflı sömürücü yapılar, nihai kertede şiddetin örgütlenmesinden başka bir şey değilken; “meşru şiddet tekeli” yalnızca ve kesinlikle devlete aittir.

Max Weber’e göre, modern devletin elinde olması gereken şiddet tekeli ya da “monopoly of violence” diye de bilinen Weberyan devlet karakteristiği veya “iktidar”ı/ “devlet”i mümkün kılan tanımda; şiddet tekeli yasallık ile dirsek temasındadır. Devletler bu “tekel”i yasallık şemsiyesi altında sunarak “meşru”, “medeni” ve hâliyle “ahlâklı” kılarken bu “tekel”i tehdit eden her türlü rekabet’e sıfır tahammül politikasını (kaçınılmaz olarak) şiddet’le uygular!

Yani ek cümleyle: Devlet belli sınırlar dahilinde, meşru şiddet kullanma tekeline sahip tek kurumdur. Bu da sınıflı sömürücü devletlerin en temel konseptlerinden birisidir.[13] Üstelik devlet şiddetinin “yasallık”ının kaynağı da devletin kendisinden başka şey değildir. Bir başka deyişle devlet şiddetinin meşruiyeti kendinden menkuldür.

Özel mülkiyetin de facto olarak devreye soktuğu “şiddet tekeli”, iktidarda somutlanır.

Devletin üst kademesinde, ülkeyi bir sınıf için yöneten kişi ve kişilerin yapabilme becerisine sahip olmaları, kudretli olmalarıdır iktidar.[14]

“Tek işlevi bastırmak olsaydı, iktidar kırılgan bir şey olurdu,” diyen Michel Foucault’ya göre, “siyasal olarak toplumda gücü elinde bulunduran” iktidar hem rızaya, hem de zora dayanır; etki veya kontrol yoluyla kullanılır; hem ekonomik, hem politik, hem de ideolojik ve kültüreldir.

Gücü elinde bulundurma yetkisi ve bir sınıfın diğer tüm toplumsal sınıfları yönetme becerisi olması yanında insanları kedere[15] (ve edilgenliğe) gark eder iktidar. Bir noktadan sonra gücünü verili sınıfın ne kadar hâkim ideolojiye sahip olduğudur.

İktidar (erk veya potestas), genel olarak hareket etme yeteneği anlamına gelir. Buradan birçok deyim çıkartılabilir. Siyasal açıdan iktidar dendiğinde ise akla yasama, yürütme, yargı erki gibi organlar gelir. 

Başkalarıyla ilişkide iktidar, eşit olmayan bir ilişki yaratır. Bir ya da birden çok kişinin arzu edilen davranışta bulunmasını sağlama olgusu iktidarı ifade eder.

Astlık-üstlük, korku, ilahi korku, var olma zorunluluğu, çekicilik gibi birçok neden iktidarın kaynağını oluşturabilir. Siyasal ve sosyolojik bir sistematikten bahsedersek, iktidarın kaynağını ikiye ayırabiliriz: ilahi kaynak ve sosyal kaynak. 

İlahi kaynakta, ilahi korku ve kutsallık tabi olma olgusunu açıklar.

Sosyal kaynaklarda ise yine ikili bir ayrım görülür: materyalist ve insancıl sosyal kaynak. 

Materyalist sosyal kaynakta, en güçlünün yasasından söz edilir; iktisadi veya biyolojik nedene dayanır. 

İnsancıl sosyal kaynakta, iktidarı toplum sözleşmesine dayandırmak mümkündür. “insanların, biçimsel eşitliği nedeniyle -serbest rızaya dayanan- bir ortak yaşam paktı” olarak görülür. Burada John Locke’a gönderme yapılabilir. Aynı zamanda bu tanım, aslen demokrasiyle ile ilgilidir. 

Platon’un, “İktidar, iktidara düşkün olmayan ve iktidardan gelecek yararlara ihtiyacı bulunmayanlara verilmelidir,” notunu düştüğü olguya ilişkin olarak; Erich Fromm, “İktidardan moral olarak etkilenen hiçbir zaman eleştirel bir ruh hâline sahip olamaz ve hiçbir zaman devrimci değildir”; Lev Nikolayeviç Tolstoy, “İktidar, kitlelerin bir araya toplanan, yoğunlaşan iradelerinin açıklanan ya da açıklanmayan sessiz bir kabul edişle, seçilen idarecilerin üzerinde toplanmasıdır”; George Orwell, “İktidarın tadını alanların önemli bir kısmı, bu konumu kaybetmemek için, deri değiştiren yılanlar gibi, her gün başka kimliklere bürünürler,” dedikleri iktidar, kaynağı ne olursa olsun toplumun her hücresinde bulunur. İktidar bütün topluluğa etki ettiği zaman siyasal iktidar olarak adlandırılır. İktidar kendisini kabul ettirmek için tüm maddi araçlarını kullanabilir. Dış etkenlere göre değişebilirlik taşıyan iktidar, grup üyelerinin rızalarıyla az çok doğrudan ilişkilidir.

Ve Hannah Arendt’e göre, iktidar (power), uyum içinde eylem kabiliyetine tekabül eder. İktidar tek bir kişiye değil gruba aittir ve grup bir arada olduğu sürece var olabilir. Bir kişi için “iktidarda” derken, aslında onun ait olduğu grup-topluluk adına eyleme kudretine sahip olduğundan bahsederiz. Grup ortadan kalktığında kişinin iktidarı da sona erer.[16]

Toplum üzerinde devlet olarak, aile üzerinde erkek olarak açığa çıkan, “Koşulsuz olarak itaat edilmesi zorunlu bir otorite” olan iktidar, muktedir olma durumu/hâlidir. Ancak siyasal erki elinde bulundurmak salt bir “iktidar” payesini eline almak anlamına gelmez. Ekonomik ve siyasal etkenler bunda belirleyicidir.

“Kılıcı” elinde tutan iktidar, emekçileri sürüleştirirken; elindeki güçlerle (para, bilgi, fiziksel güç, töre ve gelenekler vs.) insan(lar)a hükmeden(yöneten)dir; Lord Acton’un, “İktidar yozlaşmaya meyillidir, mutlak iktidar mutlaka yozlaşır,” uyarısı kapsamında…

İktidar, üretim ve deneyime dayalı insan özneleri arasındaki ilişki olarak tanımlanır. Bazı öznelerin diğerleri üzerinde sembolik ya da fiziksel şiddet kullanma eğilimidir. Tarih nice iktidar mücadelelerine sahne olurken; kadın ile erkek arasındaki iktidar ilişkisi de bu asli boyutudur.

Özetle iktidar ya da iktidar ilişkisi, “emretme ve itaat”e dayanır; “emir ve itaat” ilişkisi üzerinde yükselir.

Teorik olarak, “Devlet gücünü kullanarak vatandaşlarının sosyal ve hukuksal ihtiyaçlarını karşılamak”la yükümlüdür. Ancak tarihte hiç bir zaman bu böyle olmamıştır. Çünkü iktidar insan yapısına ters ve insani zaafların odağı olmuştur. Zengin ve fakir arası uçurum hep açılmıştır.

İşbölümünün ürünü olan her iktidar, doğası gereği bir gasptır.

İktidarı, “Tekdüzeleştirme sürecinin meşruiyet kazanması ve ötekinin görünür görünmez türlü biçimlerde ortadan kaldırılması” olarak tanımlayan Edward Said’in yanında; Max Weber’e göreyse iktidar “Başkalarının neler yapacağını, olabildiğince doğru biçimde, önceden görebilme yeteneğinden başka bir şey değil”dir.[17]

İktidar, başkalarının davranışlarını etkileyebilme, kontrol edebilme ve kendi istek ve arzularına göre yönlendirebilme gücüdür. İktidarın iki türlü öğesi bulunur. Bunlardan birisi güç ve zorlama, ikincisi ise benimsetme, hegemonyadır.

Özü itibariyle iktidar, hâkim ve söz sahibi olma yetisidir. Bir yanıyla “Bilirim” diyerek, topluluğa yön tayin etme çabasıyken;[18] öte yandan da Michel Foucault’nun altını çizdiği “Panopticon” tahakkümüdür. Yani aynı anda hem bilgi üzerinde, hem de toplum üzerinde denetime dayanır.

Kapitalist dünyanın genelinde gücünü, halktan değil, sermaye-medya-ordu/ bürokrat üçgeninden alan sınırlı yetki ve yaptırım olarak, “İnsanlığın en büyük sorunu ‘iktidar’dır… İktidar hiçbir zaman sadece dayatma değil, aynı zamanda ‘tanınma’dır. İnsan güce sadece güç olduğu için biat etmeye veya biat ettirme meyline kapılırsa, gücün kölesi hâline gelir. İktidarda olan da gücün kölesi olur, ona tabi olanlar da! İktidarda olan her şeyini gücü elinde bulundurmaya bağladığı oranda, gücünü yitirdiği anda, her şeyini yitirme kaygısı ile kendi gücünün kölesi olur.”[19]

Bir diğer yandan Pierre-Joseph Proudhon’un ifadesiyle, “İktidar yasaklama gücü”yken; sadece güç ile de karıştırılmaması gereken şeydir.[20] İktidar ve güç terimleri eşdeğer olarak kullanılsa da birbirinden farklı anlamları vardır. Güç bir ilişkiyi anlatır.

Güç, nesneler üzerinde etki edendir. Bir eşeğe karşı bir iktidarımız olmaz, gücümüz olur. İktidar olması için o eşeğin iradeye sahip olması gerekir. İktidarın sahibi olduğunu düşündüğümüz kişi, yaptırım uyguladığı “şey” de bir kişi ise iktidardan söz edebiliriz.

İktidar olması için her iki tarafın da “hayır” diyebilecek durumda olması gerekir. Her iktidar karşısındakini kuşkusuz nesnelleştirir. Yani bir öznenin başka bir özneye kendi iradesini sanki onun iradesiymiş gibi kabul ettirme sanatına iktidar denir.

İktidar ilişkisi sadece onay ilişkisi değil aynı zamanda direniş ilişkisidir.[21] İktidar şiddetle değil, ekonomi-politik sözle başlar.[22]

Murathan Mungan’ın, “Ortalamanın iktidarı bizi böylesine kirleten sevgilim/ budala çoğunluğun öldürücü hakları,” notunu düştüğü iktidar, bir şey(ler)i dayatma, bir şey(ler)i yaptırma gücü; icra yeteneği ve yeterliliğiyken; Milan Kundera, “İktidar sizi nerenizden yaralıyorsa, orası sizin kimliğiniz olur,” saptamasının altını çizdiği meseleye ilişkin Fernando Savater, Emil Cioran’a sorar: - “İktidar nedir Cioran?”

Cioran da - “İktidarı arzulamak insanlığın uğradığı en büyük lanettir,”[23] yanıtını verir!

Karl Marx’ın ifadesiyle, “Politik iktidar bir sınıfın bir başka sınıfı ezmek için örgütlenmiş gücünden başka bir şey değil”ken; Michel Foucault’ya göre de, bir eylem kümesinin, başka bir eylem kümesi üzerindeki eylemleridir. İktidar alıp kullanılan elle tutulan somut bir şey değildir. Bir ilişkiler ağıdır.

Ve de iktidarın olduğu yerde direnişde olmak zorundadır. Yani bütün iktidar ilişkilerinde diyalektik bir biçimde, ancak birbirlerini önceleyecek biçimde bir iktidar ve bir de muhalefet vardır.[24]

 

III) DEVLET MESELESİ

 

  1. İ. Lenin’in 1917’de, “Sınıfların uzlaşmaz çelişkisinden devlet kurulmuştur,”[25]uyarısını dillendirdiği meseleye ilişkin olarak, 1875’deki ‘Gotha Programının Eleştirisi’nde Karl Marx, “Özgür demokratik devlet var olamaz,”[26]demişti.

Bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki baskı aracı olarak sınıflı-sömürücü devlet: i) Hükmetmek, izlemek ve dinlenmektir; ii) Denetim altına almaktır, telkin etmektir; iii) Sansürlemek ve sınırlamaktır; iv) Soymaktır, sömürmektir. Kapitalist modernitenin daha fazla kâr üzerine kurulu ekonomik sistemiyle koşullanan, milliyetçilikle cilalanan, eğitimle tanrısallaştırılan, dinle kutsanan, aileyle korunan, kanunla legalleşen hâkimiyetin şiddet ve iktidar aracıdır.

Devletin ne olup ne olmadığı konusu, ta MÖ’den başlayıp günümüze kadar konuşulup tartışılagelen bir meseledir. Ancak herkesin üzerinde uzlaştığı bir devlet tanımı bulunmamaktadır.

Platon (MÖ 427-347), açık bir devlet tanımı yapmaktan kaçınır, ancak ideal bir devlette bulunması gereken dört temel erdem üzerinde durarak devleti tanımlaya gider. Bunları “bilgelik”, “yiğitlik”, ‘ölçülülük’ ve “adalet” olarak sırlayabiliriz.

Aristoteles’e (384-322) göre devlet, “İyi bir amaçla kurulmuş, en yüksek iyiyi amaç edinen bir topluluktur.”

Cicero (MÖ 106-43) ise devleti, “Ortak bir fayda amacıyla mutabakat oluşturmuş olup, hukuki bağlarla birleşmiş insan topluluğu” biçiminde tanımlar. Cicero’nun devlet tanımında, “ortak fayda” ve “hukuki bağ” anahtar kelimeler niteliğindedirler.

Cicero’nun tanımını, “egemenlik” olgusuyla biraz daha pekiştiren Jean Bodin’e (1530-1596) göre devlet, “Birçok ailenin (toplumun) ortak çıkarlarının egemen bir güçle, yasa uyarınca yönetilmesidir”.

Thomas Hobbes’e (1588-1679) göre devlet, “İnsanların bir toplumsal sözleşmeyle doğa durumuna son vermesidir”. Hobbes’e göre doğa durumu, herkesin herkes ile savaş hâlinde olduğu bir düzendir. Onun tabiriyle doğa durumunda herkes eşittir; oysa “Eşitlikten güvensizlik doğar, güvensizlikten de savaş çıkar”. Bu anlamıyla devlet, doğa durumundaki savaş hâline son verebilecek yegâne mekanizmadır.

Jean Jacques Rousseau’ya (1712-1778) göre devlet, “Bir birliğe katılmış bireylerin birlik antlaşmasıyla oluşturmuş oldukları tüzel bir kişiliktir”.

Karl Marx da (1818-1883) devleti sınıf çatışması üzerinde açıklarken; sınıf mücadelesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış egemen sınıfın bir baskı aracı olduğunun altını çizer. Marksizmin devlet kavramsallaştırması liberalizmin iki temel eleştirisi üzerinde şekillenmiştir. Bunlardan ilki, tarafsız devlet teorisi iken, öbürü devlet ile toplum, siyasal ile iktisadi alan ikiliklerine dayanan liberal toplumsal modeldir. 

Karl Marx, henüz 25 yaşındayken kaleme aldığı ‘Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’[27] (1843) çalışmasında Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in devleti evrensel çıkarların savunucusu ve kamu yararının kurucusu olarak kavramsallaştırmasına karşı çıkarak, devletin doğasının evrensel olarak değil, söz konusu dönem için mülkiyetin tikel çıkarları etrafında anlaşılabileceğini ileri sürer. Tarihsel materyalist bakış açısı geliştikçe Marx ve Engels’in çalışmalarında devletin sınıfsal kökenine ilişkin vurgular artmıştır. Bununla birlikte, özellikle Marx’ın siyasal ve iktisadi alanların birbirinden kopuk biçimde değerlendirilmesine dayanan liberal görüşlere dönük eleştirileri de Marksizmin bu kurumu kavramsallaştırması ve tarihselleştirmesinde etkili olmuştur.

1844 yılında kaleme aldığı ‘Yahudi Sorunu Üzerine’[28] başlıklı kısa çalışmasında Marx, politik alan/devlet ile burjuva iktisadi alan arasında kategorik bir ayrım gözeten liberal görüşleri sert biçimde eleştirmiş ve siyasal olan ile iktisadi üretim sürecinin (burjuva/sivil toplum) birbirinden ayrılamayacağını savunmuştur. Bu konudaki vurgular, ‘Alman İdeolojisi’nde[29] (1845) sistematik hâle gelmiştir. ‘Alman İdeolojisi’nde devlet, “İçerisinde yönetici sınıfın üyelerinin kendi ortak çıkarlarını dayattıkları ve bir çağa has tüm sivil toplumun simgelenmiş olduğu bir form” olarak tanımlanır.

Aynı eserde, Marx ve Engels, devleti, burjuvaların karşılıklı mülkiyet ve çıkarlarının temini için hem içeride hem de dışarıda zorunlu olarak kullandıkları bir örgütlenme biçimi olarak tanımlamakla onun sınıfsal içeriğinin altını kalın biçimde çizmişlerdir. Devletin egemen sınıfın çıkarlarını savunmak ve genişletmek amacıyla yine bu sınıf tarafından kullanılan bir kurum olduğu vurgusu belki de en net biçimde ‘Komünist Parti Manifestosu’nda (1848) formüle edilmiştir. Bu ünlü tarife göre “[m]odern devlet iktidarı (staatsgewalt) bütün burjuva sınıfının ortak işlerini yöneten bir kuruldan başka bir şey değildir.”[30] Bu tanımlardan yola çıkarak söyleyecek olursak, devlet sınıfsal bir hegemonyanın kurumsal hâlidir.

Bunun içindir ki V. İ. Lenin, ‘Devlet ve Devrim’de, Friedrich Engels de, ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde[31] bunun altını çizerken; yine Friedrich Engels’in, ‘Anti-Dühring’deki ifadesiyle, “Modern devlet, formu ne olursa olsun bir kapitalist makinedir, kapitalistlerin devletidir ve ulusal sermayenin kişileşmiş hâlidir.”[32]

Martin Carnoy’un, “Marksist devlet teorisini farklı kılan nokta liberal devlet teorilerinin aksine burada devlet (kapitalist devlet) burjuvazinin baskıcı bir aparatı gibi kabul edilir,” diye tarif ettiği devlet konusunda Paul Sweezy, “Sınıf yapısının devamlılığı, yani düzenin istikrarı için yönetici sınıfın elinde bir araçtır,” derken V. İ. Lenin de ekler: “Proleter devriminin devlet karşısında alacağı tutum, her zaman için pratik bir öneme sahiptir. ‘Devlet’ konusunda oportünist önyargılara karşı mücadele etmeden, emekçi kitleleri genel olarak burjuvazinin, özel olarak da emperyalist burjuvazinin nüfuzundan kurtarma mücadelesi vermek imkânsızdır.”[33]

Unutulmasın: Devlet, sınıf tahakkümünü destekleyen ve onu merkeze alan bir birlik bütünlük anlayışını hedefler ve devam ettirir. V. İ. Lenin, 11 Temmuz 1919’da Sverdlovsk Üniversitesi’nde devlet üzerine bir söylev vermiş, 24 Temmuz 1919’da yine bu üniversitede, cepheye giden öğrencilerle de konuşmuştu. Bu iki metin ‘Devlet Üzerine’ adıyla kitaplaştırıldı.[34]

Bu konuda V. İ. Lenin, devletin oluşumu için şöyle der: “Toplumun daha büyük kesimini öteki küçük kesim için sistemli olarak çalışmak zorunda bırakmak, ancak sürekli bir baskı aygıtıyla mümkündür. Sınıflar yokken, böyle bir aygıt da yoktu. Toplumun sınıflara bölünmesi ve bu bölünmenin büyüyüp kökleşmesiyle birlikte her yerde özel bir de kurum ortaya çıktı: devlet.”

Yine burjuva devletinin gücüne de şöyle değinir: “Devletin özgür olduğu ve herkesin hak ve çıkarlarını savunmakla görevli olduğu şeklindeki burjuva yalanını, yalnızca bilinçli ikiyüzlüler, bilim insanları, papazlar değil, eski önyargıları içtenlikle yineleyen ve eski kapitalist toplumdan sosyalizme geçişi bir türlü kavrayamayan yığınla başka insan da destekliyor, savunuyor. Yalnızca burjuvaziye doğrudan bağlı insanlar değil, yalnızca sermayenin boyunduruğu altında bulunan ya da sermayenin satın aldığı insanlar değil -ki her türden bilim insanı, sanatçı, din adamı vb. gibi sermayenin hizmetinde sayısız insan vardır - basitçe burjuva özgürlükleri denilen hurafelerin etkisi altında bulunan sıradan insanlar bile, dünya ölçeğinde başlatılan Bolşeviklik karşıtı kampanyaya destek verdiler.”

  1. İ. Lenin, konuşmasını şöyle bitirir: “Ancak dünyanın hiçbir yerinde sömürü ve sömürme olanağı kalmadığında; toprak sahibi ve fabrika sahibi kalmadığında, patlayana dek tıkınanların karşısında açlıktan kıvrananlar kalmadığında... ve bunların bir daha var olmalarının olanağı kalmadığında, bu makineye hurdaya çıkaracak, parçalanmaya terk edeceğiz. O zaman devlet de olmayacak, sömürü de. Komünist partimizin konuya ilişkin görüşü budur.”

 

  1. IV) “DEMOKRASİ” FASLI!

 

“Tarih boyunca birçok devlet tanımı yapılmış, devletin ortaya çıkışı, işlevi ve geleceği hakkında çözümlemeler öne sürülmüştür. Devlet felsefesi alanında fikir beyan eden filozoflardan Platon’da devlet; birlikte yaşama zorunluluğundan doğan, Hobbes’da herkesin herkese karşı savaşını sona erdirmek için ortaya çıkan, Rousseau ve Spinoza’da toplum sözleşmesinin sonucu olarak ortaya çıkan bir oluşumdur.

Pozitif hukukun kurucusu sayılan Hugo Grotius ‘Savaş ve Barış Hukuku Üzerine’ başlıklı çalışmasında Devleti hukukun koruyucusu ve garantisi olarak görür. Ona göre insanın doğasında toplum içinde yaşama isteği vardır. Bu istek, aklının verdiği ölçüde düzenli ve barış içinde yaşama isteğidir. Doğal hukukun kendisini gerçekleştirebilmesi için devlete gereksinimi vardır. Dolayısıyla devlet, kendisinden önce ve var oluşunun nedeni olan hukuku korumakla yükümlüdür,”[35] dense de; demokrasiyi, hakları sınıfsal devlet gerçeğinden bağımsız algılayan bu önermelerin hiçbirisi doğru değildir.

Soyut varsayımların aksine,[36] sürdürülemez kapitalizmde demokrasi: Yalandır, dolandır; masaldır, kuramdır; zandır, sanaldır.

Yunanca bir kelime olup, anlamı “halk gücü” olan demokrasi için Marksistler, “Hangi sınıf için?” demeyi asla unutmamak durumundalar iken; Jean Jacques Rousseau’nun, “Kelimenin tam anlamıyla gerçek bir demokrasi hiçbir zaman var olmadı ve varolmayacaktır”; Albert Camus’nün, “Demokrasi, çoğunluğun kanunu değil, azınlığın saygısıdır”; Pierre-Joseph Proudhon’un, “Demokrasi keyfi güçten başka bir şey değildir,” diye betimledikleridir.

Demokrasi için, “Çoğunluğun diktatörlüğüdür” derler; inanmayın! Demokrasi, olsa olsa, çoğulcu değil çoğunlukçudur!

Kolay mı? Bir bakarsınız 12 Eylül 1980 darbecisi Kenan Evren yüzde 98 halk desteği alır; Recep Tayyip Erdoğan da “demokrasi havarisi” oluverir...[37]

Zaten en güzel yorumu Aziz Nesin, ‘Zübük’ün de, “Demokrasi öyle bir şeydir ki tadından yenmez,”[38] diyerek yapmamış mıydı?

Immanuel Kant’ın, “Halka yapılan zulüm” diye betimlediği demokrasi baskı uygulama aracı iken; üretim ilişkisinden koparıldığında ucubeye dönüşen; ne idüğü belirsiz bir kavram olarak, günümüzün dokunulmazlık kazanmış fetişsel yönetim biçimi olarak demokrasi, sınıflar dengesinden bağımsız olarak kavranamayacağı gibi, sınıf mücadelesinin demokrasi uğruna yadsınması, sınıf işbirlikçiliğinin, dolayısıyla mülk sahibi sınıfların çürüyen düzeninin toplumsal meşruiyet kaynaklarını desteklemektedir.

O nedenle bugün demokrasi öyle muğlaklaştırılmış, bulandırılmış bir kavramdır ki, bunun için de yıllar öncesinden Benjamin Franklin, “Demokrasi, iki kurtla bir kuzunun öğle yemeğinde ne yeneceğini oylamasıdır. Özgürlük ise tam teçhizatlı bir kuzunun oylamaya karşı çıkmasıdır,” demişti.

XVIII. ve XIX. yüzyılda, ‘Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve ‘Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ ile yükselen değer hâline gelen demokrasi; bugün plütokrasiye dönüşürken; artık insanlık modern kölelerden başka bir şey değildir. Günümüzde “demokrasi” denilen şey, az sayıda insanın kontrolü, iktidarı, sömürüsü içindir.[39]

Klasik kuramlar için demokrasi, yani yığınların siyasal yaşama katılması bir düştür. Toplumu hep azınlıklar yönetir. Zaten demokrasilerde temel kurumlar olarak kabul edilen siyasi partilerde bile demokrasi yok. Demokrasi, kuramsal olarak halkın, halk tarafından halk için yönetimi olarak tanımlansa bile, bu gerçekle bağdaşmamaktadır.

Bu bağlamda “Saf demokrasi, ya da sadece demokrasi,… yeni baskısından, yeni katıksız saçmalıklarından başka bir şey değildir,” der V. İ. Lenin…

Aslı sorulursa, sınıflı-sömürücü yapılarda demokrasi illüzyonel imgeden ibaret olan bir yönetim biçimidir. Evet demokrasi, “Özgürlük ve Eşitlik” ambalajıyla sunulsa da; pratikte durum çok farklıdır. Çünkü sömürücü sınıflı demokrasi = yalandır; kandırmacadır; sınıfsal çıkarların realizasyonudur; hem de Magna Carta’nın öncesinde de, sonrasında da…

O hâlde “Demokrasi” diye yazılanı “Diktatörlük” diye okumak en doğrusu olur; Malcom X.’in, “Eğer beyaz adamın kendisi için yaptığı şeyi sen kendin için yapmayı beceremiyorsan ‘ben beyaz adamla eşitim’ deme! Eğer demokrasi eşitlikse biz neden eşit değiliz?!” saptamasındaki üzere!

Demos = halk… Kratos = iktidar… sözcüklerinden oluşan demokrasi = halkın iktidarı olarak sunulsa da; bu genellemeci bir yalandan ibarettir. Örneğin okullarda öğretilen, “Demokrasi halkın kendi kendini seçme hakkıdır” yalanı karşınızdayken; çoğunluğun buna inandırılması gibi…

Halkın kendini yönettiğini sandığı, ancak hep başkaları tarafından güdüldüğü yönetim biçimi hakkında Recep Tayyip Erdoğan, “Demokrasi bir trendir istediğimiz yerde ineriz” der!

Otoritenin iktidar olmak için izlediği yollardan birisi olarak demokrasi; yalanların üstünü örtmek için kullanılır. Bir göz boyama aracıdır. Savaşları meşrulaştırmaya yararken; şimdi AKP “(yarı)münevver(ler)i” Alev Alatlı şunların altını çizer: “Halkın, siyasi parti adı altındaki ‘çıkar gruplarının’ veya ideolojilerinin ya da ikisinin birlikte devlet gücüne hükmetmelerini sağladığı oyundur demokrasi… Oyunu kazanan, yani seçimden ‘galip çıkan’ taraf, hani ‘başbuğumuzun’ da fikir babası olan ‘Weber’in iddiası doğrultusunda ‘fiziki güç kullanımı’ hakkını da ele geçirir. Fiziki güçten kasıt silahlı kuvvetler, bürokrasi, mahkemeler ve emniyet teşkilâtının yaptırım gücüdür.”

Oligarşinin makyajlı hâli olarak demokrasi, tam anlamıyla modern kölelikten başka bir şey değildir.[40]

Hiçbir toplumda ve tarihin hiçbir aşamasında saf bir demokrasi olmadı ve olmayacaktır da. Demokrasi, her durumda bir sınıfın egemenliğini dile getirir ve bu anlamda da bir sınıfın damgasını taşır.

Bu durumda, yönetim biçimi olarak demokrasi, ikiye ayrılır. Bunlardan birisi “burjuva demokrasisi”, diğeri “proletarya demokrasisi”dir.

O hâlde, demokrasiden söz edildiğinde en başta sorulması gereken soru “Kimin için demokrasi?” sorusudur. Buna göre, demokrasinin niteliğini, iktidarı hangi sınıfın elinde bulundurduğu belirler.

Demokrasiler, aynı zamanda iktidarda olmayan sınıflar üzerinde bir baskı gücü, yani diktatörlük anlamına gelir. Her demokrasi, aynı zamanda bir diktatörlüktür.

Yani; burjuva demokrasisi; burjuvazi için demokrasi, işçi sınıfı ve halk için diktatörlüktür.

Sosyalist demokrasi ise; işçi sınıfı ve halk için demokrasi, burjuvazi ve diğer sömürücü sınıfların kalıntıları için diktatörlüktür.

  1. İ. Lenin, ‘Devlet ve Devrim’de bu durumu; “demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür,” biçiminde ifade eder.

Tek başına genel oy hakkının varlığı, “halkın kendi kendini yönetmesini” sağlayamaz. Burjuvazi, bir anayasa yaparak, bir parlamento ve başka temsili kurumlar kurarak, halkın genel oy hakkını kabul etti diye, otomatik olarak kendi iktidarını halkla paylaşmış olmaz. Tersine, kurduğu devlet örgütlenmesi ile, halkın oy kullanma hakkını, kendi iktidarını güçlendirecek bir araca dönüştürür. Burjuva demokrasilerinde sistem, emekçi halkın politik faaliyetlerini felce uğratacak, kısıtlayacak ve gerektiğinde politik faaliyetten uzak tutacak tarzda organize edilmiştir.

Demokrasi hakkında yanlış ve çarpık görüşler vardır: demokrasi “azınlığın çoğunluğun kararlarına uyduğu” bir yönetim biçimi değildir; öyle görünse de, esas olan bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki egemenliği olmasıdır. Demokrasi, tüm vatandaşların yönetime eşit katılımı da değildir. Herkesin bir oy hakkı vardır ama demokrasilerin sınıfsal niteliğini belirleyen, sayısal bir çoğunluk değil, iktidar gücünü kimin elinde bulundurduğudur.

Demokrasi kelimesi, bu sınıfsal niteliğinden ayrı olarak ifade edildiğinde, somut bir olguyu tanımlamaktan uzak kalır. Dolayısıyla, demokrasiden söz edilirken, sınıfsal niteliğiyle birlikte kullanılır.

Ne yazık ki bugün sandığa gidip mühür basılmasından ötürü, demokrasi için insanlığın keşfettiği en iyi yönetim biçimi denmektedir. Pek tabii yanlıştır.

James M. Buchanan’ın, “Demokratik karar mekanizması garanti edildiği sürece her şey yolunda gider düşüncesini kabul etmiyorum. Ben bunu ‘seçim safsatası’ olarak adlandırıyorum,” uyarısı “es” geçilmeden unutulmasın: Demokrasinin en önemli özelliği, her seçmene aptalca bir tercihte bulunma şansı tanımasıdır. Oysa özgürlük için atılan her bir adım demokrasi koşusunda bir eylem ve mücadele içerir.

Kaldı ki teoride iddia edildiği üzere, çoğunluğun hâkimiyeti ya da halkın sözünün geçtiği sistem değildir demokrasi, kapitalin hâkimiyetidir.

Burjuva egemenliği koşullarında oligarşik egemenliğin kutsanmasından; emekçilerin, devlet tarafından sopalanmasından; halkı uyutmasından başka bir anlam ifade etmeyen demokrasi; tüm çağların en büyük yalanı; ama yalanların en mantıklılarındandır! Pratiğiyse ABD’nin Irak’a götürdüğü, ihraç ettiğidir!

Unutulmasın köleci toplumlarda bile zulüm, “demokrasi” kılıfıyla yürümüştür.

Yeri gelmişken bir parantez açalım: “Demokrasi” deyince; onun “esin kaynağı” olan kadim Grek gerçeği mi?[41]

Kadim Yunan’da kadınlar, gençler, yabancılar ve kölelerin (toplumun yüzde 50’sinden fazlasını oluşturan bir kesimin) fikir beyan etmesi ve oy kullanması olanaksızdı. Buna karşın oy vermeye muktedir olanların görüşleri ise büyük ölçüde alınırdı. Bu sisteme (doğrudan) “demokrasi” adı verilmiş ve o dönem için en gelişmiş yönetim anlayışı olarak tarihe geçmiştir. Bugüne göre oldukça dar kapsamlı olan bu açılım, o devirde ise geniş kapsamlı olduğu için eleştirilmiştir. Platon, “oy kullanabilme kıstaslarına sahip olan fakir ve cahiller, aynı haklara sahip bilgili olanlara üstünlük sağlayabilir”, Aristoteles ise, bu sistem “Ya tiranlık ya zenginlerin iktidarı ya da genel yarar gözetmekten uzak halk egemenliği” yaratabilir demiştir.

Devlet, politika ve ekonomi tanımlarının “bugün anladığımız anlamıyla” harmanlanması ise yüz yıllar sonra, XVI. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Rousseau, “eğitim ve mülkiyet durumlarına bakılmaksızın herkesi kamuyu ilgilendiren konularda irade koymaya” çağırmıştır. Aynı dönemde Smith, “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” yaklaşımıyla kapitalist-liberal sistemin temellerini atmış, “ulusların zenginleşme formülü” gibi, iyi yönetilmezse çığırından çıkabilecek, vahşi bir başlığı da işin içine dahil etmiştir.

Daha sonra Karl Marx bu şekliyle oluşacak “burjuva demokrasi”sine ciddi eleştiriler getirmiştir. Karl Marx’a göre böyle bir demokraside üretim araçları ve para, işveren konumundaki “azınlığın” eline geçecektir. Çalışan (proleter) yığınlar ise sayıca artacaktır. İşverenler, sürekli “artı-değer” (gerekli olandan daha fazla üretim) çoğaltmak peşinde olduğundan, çalışanlara ödenen ücret ürettiklerinden çok daha az olacaktır. Sistemin çalışması için artı-değer her hâlükârda katlanarak büyütülmeye çalışılacaktır (batmış büyük şirketlerin kurtarılması/ devletleştirilmesi, kârlı devlet şirketlerinin özelleştirilmesi, uluslararası sömürgeciliğin artması, vs). Ancak Karl Marx’a göre, sömürü sistemi sürdürülemeyecektir.[42]

“Neden” mi?

Gayet basit: Kapitalist sınıfın yükseliş döneminde, liberalizm, demokrasi (cumhuriyet) düşüncesi de yükseliyor, tarihsel haklar, özgürlükler mücadelesinin en önemli talebi (aracı) oluyordu.

Kapitalist üretim tarzı egemenliğini kurar, kapitalist sınıf egemen sınıf konumuna yerleşirken haklar, özgürlükler alanında da önemli kazanımlar elde ediyordu. Ne ki bir süre sonra, özgürlüklerin, kapitalist sınıf için üretim, yatırım, ticaret serbestisi (liberty) ile, işçinin özgürlüğünün de işgücünü satma serbestisinin ufkuyla sınırlı kaldığı ortaya çıktı.

Bir taraftan teknolojik gelişmeler, insan ve bilgi dolaşımını hızlandırırken (göç dalgaları da bu dönemde hızlandı), liberal demokrasinin yetersizlikleri, zaafları, haklar, özgürlükler mücadelesinin önüne koyduğu engeller, bu engellerle kapitalizmin öteki sınıfının, işçilerin kendi çıkarlarını koruma refleksi arasındaki düşünsel, fiziki bağlar dikkat çekmeye başladı.

Liberal demokrasiye karşı sosyal demokrasi bu ortamda, hem liberal demokrasinin teorik varsayımlarına, hem gerçek yetersizliklerine, hem de genel olarak kapitalizmin özelliklerine karşı şekillendi. Sosyal demokrasi, işçi sınıfıyla entelektüellerin bir işbirliği idi, haklar, özgürlükler mücadelesini kapitalizmin ufkunun ötesine taşımayı amaçlıyordu. Sosyal demokrasi, kapitalizmin ilk ticari krizinin, Avrupa çapında yaşanan 1848 ayaklanmalarının (başarısız devrimlerinin) ardından şekillendi, hızla kitlesel bir harekete dönüştü. Aynı dönemde kapitalist sınıf da servetini, ekonomik modelini koruyabilmek amacıyla, ülkesinde “toplumsal reform” fikrine yakınlaşıyor, uluslararası alanda da saldırgan, katliamcı, soykırımcı bir emperyalizmi geliştiriyordu.[43]

Bu da kapitalizm açısından asılsız bir çok varsayımı yerle yeksan ediyordu.

“Nasıl” mı?

Rivayete göre kapitalizm ve demokrasi birbirini tamamlayan ideal çiftti. Kapitalizm geliştikçe demokrasi gelişecek, demokrasi geliştikçe kapitalizm daha da mutlu olacaktı. Küreselleşme bu çiftin ailesinin mutlu çağıydı. Aslında bu evliliğin yürümeyeceği ABD’nin anayasasının çerçevesini hazırlayan, 4.Başkan James Maddison’un, “Demokrasiler her zaman sarsıntılar, çatışmalar gösterisi olmuştur: Her seferinde, bireysel özgürlüklerle ya da mülkiyet hakkıyla uyumsuz oldukları ortaya çıkmıştır; yaşamları genelde kısa olduğu kadar ölümleri de şiddetli olmuştur” sözleriyle vurguladığı gibi başından belliydi. Bu alıntıyı aktaran yazar, “Demokrasi sözcüğü Bağımsızlık Deklarasyonu’nda, ABD anayasasında yer almaz” diyor.

Kapitalizm, özel mülkiyet, “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” kimse kapitaliste karışmasın anlamına gelen bireysel özgürlüklere ve nihayet emekçi sınıfların (halkın) bu koşulları kabul ettiği, istikrarlı bir siyasi coğrafyanın varlığına dayanır.

Demokrasiyse, toplumun çoğunluğunun iradesini siyasi yönetime yansıtan biçimdir. Kapitalizm sık sık yaşamsal krizlere girer, bu krizlerden ancak kendini yenileyerek, bir önceki dönemde yaptıklarını yıkarak, yeniden yaparak, toplumda şiddetli sarsıntılar yaratarak çıkabilir. Bu yeniden yapılanmayı desteklemek için toplumsal zenginlikleri, değişimi yürüten azınlığın gereksinimlerine yönlendirir.

Bu süreçte toplumsal huzursuzluk artar, kapitalizme güven sarsılır. Toplumsal irade, toplumsal çıkar, önce yıkıma direnmeye çalışır; sonra toplumsal adaleti, gelir dağılımını sorgulamaya, buradan dikkatini, kapitalizme, özel mülkiyete yoğunlaştırmaya başlar; nihayet “neden başka türlü bir yaşam olmasın” sorusuna gelir.

Tabii gerçekte bu süreç böyle değil, kimi aşamaları atlayarak, patlamalar yaratarak gelişiyor. Çoğunluk iradesi, istekleri ve çıkarları kapitalist özgürlüklerle, bireysel mülkiyetle çelişmeye başlıyor.

Bu noktada kapitalizm, James Maddison’un tanımladığı yere, demokrasiden kurtulma arzusuna geri döner. Son yıllarda yoğunlaşan “Demokrasi mi, özgürlükler mi? Demokrasi mi istikrar ve düzen mi” tartışması, kapitalizmin bu boşanma arzusuna ilişkindir. Son dönemde görülen toplumsal hareketler, patlamalar, demokrasi tarafında da benzer bir boşanma, kapitalizmden kurtulma arzusunun gelişmekte olduğunu gösteriyordu.[44]

 

  1. V) DİKTA YA DA DEMOKRASİ = DEVLET

 

Yeri geldi ifade edeyim: Demokrasi = devlet, dedikleri şey nihayetinde bir sınıfın “Vi et armis/ Güçlü ve silahlı” diktasından başka hiçbir şey değildir.

Oysa liberal teoride, diktatörlük kavramı en yalın ifadesiyle demokratik olarak nitelendirilmeyen yönetim şekillerini tanımlamak için kullanılır. Liberal yaklaşımların diktatörlüğe dair analitik bir tanım koyamamasının, buna karşın genellemelere başvurmasının başlıca nedeni, kavramın karşıtı olarak kabul ettikleri temel kıstasın, yani “demokratik olmayan” tiplerin hem tarihsel bağlamda hem de pratik açısından çok çeşitli olmasıdır…

Diktatörlüğün topyekûn olumsuzlama içermesinin kaynağında egemen sınıfların ideolojik hegemonyası yer alır. Diktatörlük kavramı açıklanırken onun “ne”liğinden ziyade, ne olmadığı üzerinde durulur. Çoğulcu-parlamenter rejimlerin önkabulüne dayanan bu anlayışta kalın bir sınır çizgisi çekilir. Giovanni Sartori’nin yaptığı gibi demokratik olmayan veya onun deyimiyle “demokrasi karşıtı” tipler, totalitarizm, otoritarizm, diktatörlük, despotizm ve mutlakıyetçilik ölçeğine yerleştirilir.

Geniş bir bağlama sahip bu ölçekte liberal yaklaşımları kısıtlayan faktör, kapitalist toplumsal formasyonlardaki ilişkilerin ve siyasi özne profillerinin çoğalmasıdır. Bu nedenle liberal yöntem, kapitalizmin doğuşu ve sonrasına dair diktatörlük üzerine bir tasniflendirmeye girişir. Belirtmek gerekir ki, tasniflendirme demokrasi ve karşıtı üzerinden bir düalizmle gerçekleşir.

Juan Linz’in ‘Totaliter ve Otoriter Rejimler’[45] kitabında değindiği üzere polikrasi ve monokrasi olarak başlayan tasnif, XVIII. yüzyılda mutlakıyet ve despotluk şeklinde hükümet sistemlerini anlatmayı esas alır.

XIX. ve özellikle XX. yüzyılın başında düalist tasnifte indirgemecilik eğilimi artarak liberal hukuk devleti ve -mutlak karşıtı- diktatörlük olarak ayrıştırılmaya gidilmiştir. Liberal hukuk devleti, liberal yaklaşımda, piyasa rasyonalitesinin ve anayasal güvence gibi özelliklerin sağlanması bakımından devlet örgütlenmesinin zirve noktası kabul edilirken, yeni tip otokratik ve otoriter rejim profillerinin hepsi diktatörlük tanımı içinde sayılmıştır.

Liberal teorinin bu tarzdaki indirgemeci düalizmi, daha sonraki yıllarda Arendt’te görüleceği üzere totalitarizm başlığı altında devam etmiştir…

Kimi kaynaklarda etimolojik açıdan dikta yani “hiçbir şart olmaksızın körü körüne uyulması gereken buyruk” anlamından türediği varsayılan diktatörlük sözcüğü, Linz’e göre asıl tarihsel içeriğini Roma döneminde kazanmıştır. Yasada ve uygulamada “olağanüstü hâller için öngörülen” ve “olağanüstü durumun makamı” anlam

10.05.2016 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

NEFRETİN, AYRIMIN BOY HEDEFİ: ÖTEKİLEŞTİRİLEN ALEVÎ(LER)

İKTİSADÎ ÇÖKÜŞ, BEŞERÎ ÇÖZÜLME

1 MAYIS’A GİDERKEN

ANIN YAZARI: ADALET AĞAOĞLU

KARDEŞİM(İZ)İN “DAVA”SI (MI?)![*]

SAHNE (DURUŞU) PERFORMANSININ POLİTİKASI

YEDİ NOKTA YA DA YETER ARTIK

YAZMAK SERÜVENİNE BİR BAKIŞ

ÇİN DEYİNCE...

KLASİK MÜZİĞİN ÖNEMİ[*]

ÖZGÜRLÜK YERKÜREYİ KURTARIP, GÜZELLEŞTİRME UMUDU VE İRADESİDİR

KAHVERENGİ TONLU COVİD-19 GÜNLERİNDE (C)EZAEVLERİ

“İŞÇİ SINIFI” DEYİNCE

ANILAR, SESLER, ŞARKILAR

ÖZGÜR İFADE “HAZIR OL”DA DUR(A)MAZ

MİZAH/GÜLMECE ŞAH(LAR)I MAT EDER

DEDE EFENDİ’Lİ, İTRÎ’Lİ, LİMONCİYAN’LI KLASİK MÛSİKÎ

EKONOMİK VAZİYET(İMİZ) İLE BEŞERİ TABLO(MUZ)[1]

“ADINI SİZ KOYUN” 3

“ADINI SİZ KOYUN” 2

“ADINI SİZ KOYUN”

“AZ YAZIP ÇOK SÖYLEYEN” CEMAL SÜREYA

İSYAN SANCAĞINI YÜKSELTENLERİN KUŞAĞINDANDIR GENÇLİK

ÖRNEKLERİYLE -OLMASI GEREKEN- AYKIRI[*]

YAPITLARIYLA HAFIZALARDAN SİLİN(E)MEYEN AGNÈS VARDA

“ŞİMDİLERDE KARAMSARLIĞI DAHA İYİ ZAMANLARA BIRAKALIM”

GOMİDAS’LI HALK MÜZİĞİ(MİZ)

ŞAİRLER GALERİSİ

RUMLARA DAİR TARİH (B)İLGİSİ

GEÇMİŞTEN (BUGÜNDEKİ) GELECEĞE

IRKÇILIK/ FAŞİZM SUÇU

COVID-19 GÜNLERİNDE SORU(N)LAR, SORUMLUKLAR

V. İ. LENİN VE EKİM DEVRİMİ

HÂLÂ ONLARLAYIZ; ONLARDANIZ

“MED CEZİR”Lİ ‘ÇETİN’ KALEM

AYDIN DURUŞU VE SORUMLULUĞU

VATAN’IN F3’ÜNDE DÖRT GÜN

SORU(N)LAR, YANIT(SIZLIK)LAR

TRUMP KÂBUSU VE EMPERYALİST ABD

DOĞAN HIZLAN VESİLESİYLE ELEŞTİRİ VE YAZMAK ÜSTÜNE

BİR “İZMİRKOLİK”İN SERÜVENİ

TÜRKÜLER(İMİZ) VE BİZ

HAYALLERİMİZİ EMZİREN YAZMAK EYLEMİ

LAİKLİK ZARURETTİR

15-16 HAZİRAN İŞÇİ SINIFININDIR; ÖĞRETEN TARİHİMİZDİR ( 2 )

15-16 HAZİRAN İŞÇİ SINIFININDIR; ÖĞRETEN TARİHİMİZDİR

DOĞAN GÜNÜN OZANLARI

SURUÇ’UN 33’LERİ VE ONLARIN ÇAĞDAŞ AYDIN’I

ARKADAŞ(IMIZ) Z. ÖZGER

“DİNEN BİR FIRTINA”YI ANLA(T)MAK

“MODAYI BİLİP DE ONA KAPILMAYAN”DI AHMET OKTAY

ÖZLEMLERİN İSYAN ÇIĞLIĞIDIR ŞİİR

PINAR YOLDAŞA KALKAN ELLER KIRILIR

BİR SEVDADIR TİYATRO

ÖMER ŞERİF’İN OYUNCULUĞU

2020’NİN 18 MAYIS’INDA ONA DAİR

YER İLE GÖK ARASINDAKİ UYUM: KLASİK MÜZİK

6 MAYIS HAKİKÂTİ ÖLÜMSÜZDÜR

ÖLÜM ORUCUNUN 320. GÜNÜNDE İBRAHİM GÖKÇEK İÇİN

COVID-19 YERKÜRESİ İLE COĞRAFYAMIZDA 1 MAYIS 2020 ( 2 )

COVID-19 YERKÜRESİ İLE COĞRAFYAMIZDA 1 MAYIS 2020

ÖĞRENCİSİ OLDUĞUM ‘İNSANCIL’A DAİR

BUGÜNÜ VE SONRASI İLE COVID-19

“DUVAR”(LAR)I AŞAN O; HÂLÂ “UMUT”LA “YOL”DA, BİZİMLEDİR ( 2 )

“DUVAR”(LAR)I AŞAN O; HÂLÂ “UMUT”LA “YOL”DA, BİZİMLEDİR

UNUTAMADIĞIM FİLM(LER), YÖNETMEN(LER), OYUNCU(LAR

HAPİSHANE(LERİN) HÂL(LER)İ ( 2 )

HAPİSHANE(LERİN) HÂL(LER)İ

TARIM(IN) HÂL(LER)İ

KLASİK MÜZİĞİN FARKLI İKİLİSİ: MOZART İLE STRAUSS

AŞIKTI, “GARİP”Tİ, HALK DERVİŞİ NEŞET ERTAŞ

TARİH(İMİZ)E HAYRANLIKLA, MİNNETLE, SAYGIYLA

ÇOKSESLİ MÜZİĞİN DEVRİMCİ DEHASI BEETHOVEN

SİNEMAMIZIN DERVİŞİ: AYTAÇ ARMAN[*]

EYGİ VESİLESİYLE -BALIK HAFIZALILAR İÇİN- 50 YIL SONRA “KANLI PAZAR

19 ARALIK’IN (C)EZAEVLERİ GERÇEĞİ! ( 2 )

19 ARALIK’IN (C)EZAEVLERİ GERÇEĞİ!

KRİZ İLE GELEN(LER)

USTANIN KADİM DOSTU, YADİGÂRI BALABAN

DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR? ( 3 )

DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR? (2)

DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR?

IŞIĞIN RESMİNİ ÇİZEREK, TARİHİ ZAPT ETMEK

KRİZ KISKACINDA: YERKÜRE, COĞRAFYAMIZ VE İŞÇİLER ( 2 )

KRİZ KISKACINDA: YERKÜRE, COĞRAFYAMIZ VE İŞÇİLER

EMPERYALİZM ÇAĞINDA BARIŞ SAVAŞ DEMEKTİR, SAVAŞ DA BARIŞ! ( 2 )

EMPERYALİZM ÇAĞINDA BARIŞ SAVAŞ DEMEKTİR, SAVAŞ DA BARIŞ!

BLUES, CAZ, ROCK VE ÖTESİ ( 2 )

BLUES, CAZ, ROCK VE ÖTESİ…

“YDD” EŞİTSİZLİĞİ VE GÖÇ(MENLİK) ( 2 )

“YDD” EŞİTSİZLİĞİ VE GÖÇ(MENLİK)

EKONOMİK HÂL(İMİZ) Mİ ( 2)

EKONOMİK HÂL(İMİZ) Mİ?!

HAS BİR TİYATROCU: CÜNEYT TÜREL

AHMET KAYA VARDI, VARDIR, VAR OLACAKTIR

KAVGADAN BESLENİP; ONU ÇOĞALTAN ŞİİRİN ŞAİRİ: ADNAN YÜCEL

33’LER İLE ÇAĞDAŞ’INDAN ÖĞRENDİKLERİM(İZ)[*]

ULUSLARARASI KAOSUN GELECEĞİ

İMPARATORLUĞUN TRUMP’LI ENCAMI ( 2)

İMPARATORLUĞUN TRUMP’LI ENCAMI

POLİTİK (DEVRİMCİ) MÜZİK ( 2 )

POLİTİK (DEVRİMCİ) MÜZİK

KÖLELİĞE KARŞI MÜCADELENİN BİRLİĞİ İÇİN (YA DA “NE OLUYOR; NASIL; NE YAPMALI” MI?)

ELEŞTİREL ARABESK HİKÂYESİ

SÖZÜN MİLİTAN EYLEMİ; HAKİKÂTİN BEDELİ ÖDENMİŞ SÖZCÜSÜ

KIPIR KIPIR, NEŞE DOLU “DELİ KADIN”: AYŞEN GRUDA

CUMHURİYET İLE MÜZİK(İMİZ)

BAŞKALAŞANLARDAN DEĞİL, GELİŞENLERDENDİ GÜLRİZ SURURİ

KİTLE ÖRGÜTLERİ VE DEMOKRATİK İŞLERLİK

“SANAT UZUN, YAŞAM KISA”YDI MELİH CEVDET İÇİN

ZOR(UNLU) BİR MESELE: ALTERNATİF DEVRİMCİ-HALKÇI YEREL YÖNETİM

YAZDIĞINIZ YAŞAM YA DA SAFSATADIR!

HALKIN -BAŞKALDIRAN- ARZUHÂLCİSİ: YAŞAR KEMAL

ERMENİ SOYKIRIMI’NIN BELGESİ VAR (MI?)[2]

ERMENİ SOYKIRIMI’NIN BELGESİ VAR (MI?)

MAYIS KIZILLIĞINDA ‘71 KOPUŞU VE KAYPAKKAYA

BUGÜN(ÜMÜZ)DE FAŞİZM(LER)

SİNEMANIN MÜSTESNA İSİM: METİN ERKSAN

İNSAN OLMAK ZORKEN, ‘İNSAN’DI ZEKİ ALASYA

ÖLÜMSÜZLÜK BAĞLAMLI KIZILDERE(MİZ)

SAİT FAİK’İN DÜŞ(ÜNCE)LERİ

İSYANA DÖNÜŞ(EME)YEN İTİRAZ VEYA MÜSLÜM GÜRSES HİKÂYESİ (Mİ?

“ÖN SAVUNMA(M)”: USÛL İLE ESASA MÜNDEMİÇ İTİRAZ VE KANAATLERİM ( 3 )

“ÖN SAVUNMA(M)”: USÛL İLE ESASA MÜNDEMİÇ İTİRAZ VE KANAATLERİM ( 2 )

“ÖN SAVUNMA(M)”: USÛL İLE ESASA MÜNDEMİÇ İTİRAZ VE KANAATLERİM

EGEMEN MEDYAYA İTİRAZ VE ALTERNATİF ( 2 )

EGEMEN MEDYAYA İTİRAZ VE ALTERNATİF

YAŞAM(A) HAKKI MÜCADELESİ (MAHMUT KONUK ÖRNEĞİ) 2

YAŞAM(A) HAKKI MÜCADELESİ (MAHMUT KONUK ÖRNEĞİ)

DİZELERİYLE REFİK DURBAŞ ÖYKÜSÜ

AFORİZMALARDAN BUGÜN(ÜMÜZ)E UYARILAR

‘KEL MAHMUT HOCA’ + ‘YAŞAR USTA’ + ‘TURŞUCU KAZIM’ + ‘AYYAŞ EMİN’Dİ O…

hatırlamiyorum-nakaratlarina-hatirlatalim

“NETAMELİ BİR KONU”: ULUSAL SORU(N)

VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI ( 3)

VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI ( 2 )

VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI

ABD EMPERYALİZMİ VE VENEZÜELLA 2019

AYKIRI DİZELER, ŞAİRLER

ÇEŞİTLİ VECHELERİYLE BEŞERİ (EKONOMİ-POLİTİK) KRİZ

“BÜYÜK FOTOĞRAFÇI”NIN GERÇEĞİ VE DRAMI

KRİZ “İMKÂN, TEHDİT VE KARAR” BİLEŞKESİDİR

İNSANI İNSANLAŞTIRAN DEĞERLER: AŞK, SANAT, BAŞKALDIRI, MÜCADELE

HİÇLEŞTİRİLME KAYGISINDAN ÖFKEYE SARI YELEKLİLER

68 HAREKETİ, MAYIS(IMIZ), KAYPAKKAYA VE 1971

KAPİTALİZM, EKOLOJİK YIKIM VE MARKSİZM ( 2)

KAPİTALİZM, EKOLOJİK YIKIM VE MARKSİZM

NBC SİNEMASI (MI?)

DÖRT GÜNLÜK “Bİ ŞEY”

ISINMANIN ÖTESİNDE -YANIYOR!- YERKÜRE

YEŞİLÇAM’LI TÜRK(İYE) SİNEMASI

YAZMAK EYLEMİNE MÜNDEMİÇ NOTLAR

SANAT (VE TİYATRO) İLE HAYAT

EYYAMCI DEĞİL, HER DEVİRDE İNSANDI TARIK AKAN

YIKA YIKA YARATARAK YAZMAK

SIRILSIKLAM BİR ÂŞIK: BEDRİ RAHMİ

İŞÇİ SINIFININ “BUGÜN”ÜNDE SENDİKA(LAR) ( devam)

İŞÇİ SINIFININ “BUGÜN”ÜNDE SENDİKA(LAR)

ÖNCESİYLE 15-16 HAZİRAN’DAN BUGÜN(ÜMÜZ)E

HAKKÂRİ’DEKİ PARİS’Lİ: FERİT EDGÜ

TİYATRONUN UNUTULMAZ İNSAN(LAR)I

KARL MARX İLE MARKSİZMİ

LATİN AMERİKA VE EDEBİYAT ve GRUP YORUM'la dayanışma videosunu

ÜTOPYALAR(IMIZ)IN TARİHSEL ZEMİNİ

TÜKETİLE(MEYE)N İNSAN(LIK

KAPİTALİST KENT(LEŞMEMİZ)İN HÂL-İ PÜR MELALİ

KRİZİN, SAVAŞIN, VAHŞETİN “YDD”Sİ

POLİTİK SİNEMA İHTİYACI BÜYÜRKEN

O SES PEŞİNDEN SÜRÜKLENEN YILDIZ KENTER

MART’IN 10 KIZIL KARANFİLİ (VE ANIMSATTIKLARI

“DERİN AŞKLARIN, BAĞLILIKLARIN, HASRETLERİN, ŞEFKATİN ŞARKILARINI SÖYLEDİ” YILMAZ GÜNEY

DEVRİMCİ BİR DERVİŞ: OKTAY ETİMAN

İTİRAZ EDEN MÜLKSÜZLER İÇİNDİR LE GUIN

İRAN SOKAKLARININ BAŞKALDIRISI

SAF IŞIĞIN, ŞEFFAF SİMGELERİN ŞAİRİ: TOMAS TRANSTRÖMER

KAPİTALİZM KİRLİDİR, KİRLETİR

HRANT’IN KOLEKTİF KATLİNİN ANATOMİSİ

OHAL’(LERİN)İN EKONOMİ-POLİTİK DÖKÜMÜ

ŞİMDİLERDE ŞİİRE DAHA ÇOK MUHTACIZ GİRİZGÂHI

İSYANCI ŞEYH BEDREDDİN GERÇEĞİ

ORTADOĞU SARMALI VE T.“C”

DÜŞÜN(ECEĞİZ), YAZ(ACAĞIZ), KONUŞ(ACAĞIZ), SUSMA(YACAĞIZ)![

FAŞİZM(LER)İN GÜNCELLİĞİ VE IRKÇILIK

AŞK -İNSAN(LIK)A DAİR- HER ŞEYDİR![

EKİM DEVRİMİ İLE TARTIŞMALI “TARTIŞMALAR”I

GÜNCELDEN TARİHSELE İŞÇİ SINIFI

KAPİTALİST İKTİDARIN EĞİTİM(SİZLİĞ)İ VE COĞRAFYAMIZ

YENİ(DEN) ‘68’İ ANIMSA(YALIM)

AN-KARA’DA BİR KIPKIRMIZI CUMARTESİ

GÜLTEN AKIN: KENDİ GİTTİ, ŞİİR(LER)İ KALDI

BOYACI HALİL’İN MÜŞFİK KENTER’İ

EMPERYALİST YERKÜREDE BARIŞ (YALANI) VE SAVAŞ (GERÇEĞİ )

SİNEMA VE YÖNETMEN(LER)

PARİS KOMÜNÜ(MÜZ) HÂLÂ GÜNCEL

KAPİTALİZM VE TARIM(IMIZ)

“DUYARLILIĞIN İNCELİĞİN ESENLİĞİN YAZARI”: OKTAY AKBAL

KAPİTALİZMİN YARATTIĞI TABLO MU DEDİNİZ?

ÖĞRENCİ HAREKETİNİN TOPLUMSAL MÜCADELEDEKİ YERİ VE ROLÜ

HAYAT(LAR)IMIZA DOKUNMUŞ BİR MÜZİSYEN: ATTİLLA ÖZDEMİROĞLU

ADALETSİZLİK KARŞISINDA DEVRİMCİ SANATIN KONUMU VE İŞLEVİ

KATLEDİLDİĞİMİZ SURUÇ’LA ÇOĞALDIK

ŞİİRE KOÇAKLAMA

ÖZGÜRLÜĞE MUHTAÇ VE MAHKÛMUZ!

AYDIN/ ENTELEKTÜEL MESELESİNE DAİR

ŞİİR GİBİYDİ JOHN BERGER

SEVDİKLERİMDENDİR ÜÇÜ BİRDEN

YAZMAYI YAZMAK YAPAN

BAHAR(LAR)IN HALKI: ROMANLAR

ESKİ(MEYEN) SESLER, TINILAR

ORHAN KEMAL: USTADIR, YERİ AYRIDIR, MÜHİMDİR

“CULPA VACARE MAXIMUM EST SOLATIUM”

UNUTUL(A)MAZLAR YA DA HATIRLAYIN ONLARI

FİRARİ YAŞAM(IN)IN YAZMAK EYLEMİ

15’LER DAİR: GEÇM(EM)İŞ BUGÜNÜ(MÜZÜ)N ÖNSÖZÜDÜR !

SATIRLARDA AKAN YAŞAMIN BİLGELİĞİ

İNKÂRA ORTAK OLMA(K)!

“EVET”(İN EKONOMİSİN)E HAYIR!

ALAYINA İSYAN: “EVET”İN REFERANDUMU’NDA “HAYIR”![

“ÖZGÜRLEŞME DİLDE BAŞLAR”[

İNSAN(LIK), ONA İNANAN ŞAİR(LER)İN ŞİİR(LERİN)E MUHTAÇ

ALAYINA İSYAN, HEPSİNE “HAYIR”![

EKİM’İN 100. YILINDA KAVRAMLAR, GERÇEKLER

ZULA(NIZ)DAKİ ŞİİR, MAVZER(İNİZ)DEKİ MERMİ GİBİDİR

İKTİDAR, EĞİTİM, ÜNİVERSİTELER VE GENÇLİK

AKP’NİN -KAPİTALİZM PATENTLİ- ÇEVRE PRATİĞİ

“TEKÇİLİK” GÜZERGÂHINDA NEYİ, NASIL YAPMALI?

KÖTÜLÜK(LER) TABLOSU MU? “PANTE REI”![

ŞEYH BEDREDDİN: “SÖZÜ, BAKIŞI, SOLUĞU ARAMIZDAN ÇIKIP GELECEKTİR

UMUDU -TÜKETMEDEN- ÇOĞALTANDI SENNUR SEZER

“KIRIK MOZAİK”(İMİZ)İN PARÇASI SÜRYANÎLER

ORTADOĞU: BÜYÜK FOTOĞRAF İLE “KÜÇÜK” AYRINTI(LAR)

“İNSANLIK HÂLİ”NİN TERCÜMANI: FRANZ KAFKA

RESİM “SÜS” YA DA “AKSESUAR” DEĞİLDİR, OLAMAZ!

FUTBOL: GERÇEK VE BAĞINTILARIYLA TARTIŞALIM MI, TARTIŞMAYALIM MI?

EKİM’İN LENİN, LENİN’İN EKİM DESTANI

EGEMEN KLİKLER ARASI HESAPLAŞMA VEYA 15 TEMMUZ’UN ŞECERESİ[*]

SİYONİZM KARŞISINDA FİLİSTİN İLE ARAFAT’I[*]

ZEKÂ, YARATICILIK KADAR YÜREKLİLİKTİR KARİKATÜR(İST)[*]

BARIŞ (=HAYAT) İLE SAVAŞ (=ÖLÜM) HÂLİ[*]

TARTIŞILAN ASLÎ SORU(N) ÖZGÜRLÜKTÜR[*]

EGE MAVİSİNİN -HALİKARNAS- BALIKÇISI[*]

101. YAŞINDA AZİZ NESİN USTA[*]

68 BAŞKALDIRISI VE ÖĞRENCİ HAREKETİ[1]

“ÇORUMLU ‘BAUDELAİRE’PEREST”: SAİT MADEN[*]

KARAR VERİN: “SİZİN MUHAMMED ALİ’NİZ HANGİSİ?”[*]

HAYAT VE SANAT = GENÇLİK VE MÜCADELE[1]

GİDEN(LERİN) İKİ(SİN)DEN KALAN(LAR)[*]

BAŞYAPITI ‘GABO’NUN KENDİSİYDİ, HAYATIYDI[*]

YAZMAK EYLEMİNİN KADINLARI[*]

MİLLİYETÇİLİK VİRÜSÜ VE FUTBOL[*]

ANAYASA, BAŞKANLIK SİSTEMİ VE LAİKLİK[*]

33’LER SURUÇ’TUR; BİZ 33’LERİZ![*]

SYRIZA: NEYDİ? N’OLDU?![*]

“GEZİ”(/HAZİRAN) SANATI[*]

YENİDEN -VE BİR KEZ DAHA- FAŞİZM[*]

TÜRK(İYE) PATENTLİ PANOPTİKON HÂLİ[1]

ÇÖZÜLME, PARÇALANMA VE KUTUPLAŞMA GÜZERGÂHINDA[*]

DİK DURAN NİKBİNLİK: SABAHATTİN ALİ[*]

AŞKLARIN, KAVGALARIN, BARUT KOKAN DİZELERİN ŞAİRİ: HASAN HÜSEYİN[*]

SOYKIRIMDAN SÜRGÜNE ÇERKESLER[*]

44 YIL SONRA ONLAR YANİ SONSUZLAR[*]

AŞK, TRAVMA, TOPLUMSAL İNŞA VEYA DEVRİM, KAPİTALİZM, SOSYALİZM[1]

PEKİYİ YA İSYANCI KAZIM’DAN SONRA BİZ?![*]

TARİHSELDEN GÜNCELE İBRAHİM KAYPAKKAYA[1]

HAYATI ÖRGÜTLEYEN AŞKINLIKTIR SANAT (İLE TİYATRO)[*]

KAPİTALİZMİN “ÇEVRE”Sİ YA DA EKOLOJİK KÂBUS![1]

BUGÜN(ÜMÜZ)DE ENTELEKTÜEL, EĞİTİM, AKADEMİ[*]

RADİKAL SOSYALİZM HÂLÂ GÜNCEL!

2015 1 MAYIS’INDAN 2016’YA YİNE, YENİDEN, ISRARLA TAKSİM!

KIZILDERE TARİHİ(MİZ) HEPİMİZİNDİR[1]

KÜLTÜREL YOZLAŞMA KARŞISINDA DEVRİMCİ SANAT[1]

KOMÜN’DEN EKİM’E ESKİ(MEYEN) SOSYALİZM

YALNIZLIĞIN ÇOĞUL SENFONİSİ: SAİT FAİK ABASIYANIK[*]

SAVAŞIN BATI CEPHESİNİN SORU(N)LARI İLE “DOĞU”[*]

ORTADOĞUDA T.CNİN HÂLİ VE ROJAVA

SANATIN SINIFI VEYA SANAT SİYASAL VE SINIFSALDIR

ORTADOĞUNUN KANAYAN YARASI FİLİSTİN

VERİLERİYLE DEMOKRASİ (MÜCADELESİ) VE DÜZEN(SİZLİK) ÜZERİNE

FAİLİ MEÇHUL -OLMAYAN- KAYIP(LAR)

80'Lİ YILLAR = İNSAN(SIZLIK) + UMUT(SUZLUK) + EYLEM(SİZLİK)

ERMENİLERİN BUGÜNÜ=HRANT+KAMP ARMEN

KÜRTLER VE ORTADOĞU

chavez venezüella'sında ne(ler)oluyor? bolívarcı halkçılık mı, sosyalizm mı