DÖRT DAĞ İÇİNDEKİ DERSİM’İN HİKÂYESİ: “MA DİYA, SIMA MEVİNE/ BİZ YAŞADIK, SİZ YAŞAMAYIN” 2

Sibel ÖZBUDUN

DÖRT DAĞ İÇİNDEKİ DERSİM’İN HİKÂYESİ: “MA DİYA, SIMA MEVİNE/ BİZ YAŞADIK, SİZ YAŞAMAYIN” 2

II.2) NEDEN, NASIL?

 

  1. §) “Neden Dersim, neden bu katliamlar ya da nasıl” mı?

Hatırlayın o günlerde: “Türk soyundan olmayanlara bir tek hak verilmişti; o da köle olma hakkı”!

Bütün dillerin tek bir dilden o da Türkçeden türediği ve bütün dünyanın Türk soyundan geldiğini ispatlama yarışına girilmişti!

1929 Buhranı ile devreye giren Alman ve İtalyan faşizmi dünyaya hâkim olurken devlet tarafından bir çıban olarak görülen Dersim, tertele’ye uğratılmıştı.

Yaşanan, egemenin söylemiyle bir isyan değildi; tersine yaşama hakkını koruma ve hayatta kalmak için mücadele etmekti. Bu nedenle Dersim isyan etmemiş, katledilmişti.

İttihat ve Terakki ile başlayan sürecin mantık(sızl)ı Türkleştirmek ya da sermaye transferiydi. Bunun ilk deneyi Ermeni Soykırımı idi. Ve bu yolda Cumhuriyet Tunçtan Elini Dersimin üzerine indirmişti.

Bu çerçevede 1937-1938 Dersim’i, sistemin kendisi gibi olmayana bakışının DNA’sıdır.

Kolay mı? “Başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyet’in kurucu kadrosu, Osmanlı devletinin yıkıntıları üzerinde sadece yeni bir devlet (bir Türk ulus devleti) değil, yeni bir ulus, bir Türk milleti inşa etme misyonunu yüklenmişlerdi.”[43]

Altını özenle çizmeden geçmeyelim: Dersim, Kemalist Cumhuriyet Devleti’nin kara kutusudur. Kapalı tutulan, yok sayılan; bırakın tartışılmasını, konuşulması bile yasak olan kara kutu…

Peki, bu kara kutunun içinde neler var? Ve onu bu kadar önemli kılan şey nedir?

Öncelikle; Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “ Şark Islahat Planı” (1925) var. Bu planın özü ve özetini İsmet İnönü şöyle formüle etmiştir:

“Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”

Evet, Türk ırkına (ve zımnen Sünnî İslâm inancına) ait olmayan “unsurları kesip atacağız” diyen devletin Dersim’de “Türk ve Türkçü” olmayan Kızılbaş, Kürt, Zaza, Ermeni unsurları “te’dip (terbiye etme), tenkil (uzaklaştırma), taktil (parçalama), tehcir (göç ettirme), temsil (asimile etme), temdin (medenileştirme) ve tasfiye”si söz konusudur.

Cumhuriyetin kara kutusu Dersim 38 arşivleri açıldığında orada bir isyanın değil, soykırım amaçlı bir katliamın olduğunu herkes daha net biçimde görecektir.

 

  1. §) Şimdi burada durup soralım: “Olay gerçekten, iddia edildiği anlamda bir ‘isyan’ mıydı ve Seyit Rıza da bir ‘şaki’, yani eşkıya mıydı?”

Örneğin Albay Hulusi Bey (o dönemde binbaşı) hatıralarında şöyle diyor: “1938’de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de; bazı dağ köyleri o yıl vergi verememişti. Bize verilen emir tek kelime idi: İMHA. Canlı bir şey bırakmayınız; genç, ihtiyar; çocuk, kadın vs.”[44]

Ayrıca Kemal Kılıçdaroğlu, “Dersim İsyanı” ile ilgili değerlendirmelerinde olayların fitilini, jandarmanın bir kadına tecavüz etmesinin ateşlediğini belirterek ekler:

“Rahmetli babam, jandarmanın kadınlara sarkıntılık yaptığını anlatmıştı. Hatta isimler filan da var. Ben de babama, bunları bir ara yazmasını söylemiştim. Yazıp bana bırakmış ama o notların şimdi nerede olduğunu bilmiyorum. İki eşi olan bir muhtar var, küçük eşi çok güzel. Karakol komutanı, muhtarın bu eşine göz koyuyor. Muhtarı karakola davet ediyorlar. Sonra adamı nezarete atarak, gidip kadına tecavüz ediyorlar. Kadın da ahırda kendini asıyor. Bu olayın ardından da oradaki insanlar bir araya gelip karakolu basıyor, askerleri öldürüyorlar. Ondan sonra Dersim isyan etti diye olay büyüyor. Patlak vermesi bu. Yani jandarmanın baskısı aslında… Çünkü ondan önce Dersimli zaten silahlarının çoğunu Abdullah Alpdoğan zamanında teslim ediyor. Zülfü dedem. derdi ki: “Abdullah Alpdoğan gelirdi Nazımiye’ye, o kadar çok konuşur ki, dudaklarının iki tarafına beyaz köpük çarpardı...”[45]

Evet Prof. Dr. Baskın Oran’ın ifadesiyle, “Dersim’de isyan misyan yoktu. Dersim’de isyanın i’si yoktu,”[46]

Ayrıca “Dersim harekâtı ‘Kızılbaş’ kültürünün ortadan kaldırılması için, isyan olmaksızın başlatılmış, planlı bir toplum mühendisliği faaliyeti, CHP de bu olayın sivil kanadı” vurgusuyla ekliyordu Hasan Saltık da:

“Dersim’de yaşanan isyan değil, haddini bildirme. Artık cumhuriyet oluşmuş, başına buyruk bir yer olan Dersim’e ‘devlet giremiyor’ dedirtmek istememişler. ‘Oraya devlet giremiyordu’ tezi çok yanlış, gerçekte bir intikam duygusuyla hareket ediliyor. Dersimlilerin Hamidiye Alayları’na asker vermemeleri bir neden mesela. Kürtler de Dersimlilerden hoşlanmıyor, çünkü Dersim ‘Kızılbaş’. Ortada orayı nasıl Sünnîleştiririz, nasıl yok ederiz sorusu var. Cumhuriyet nasıl Trakya Yahudilerini yok ettiyse, nasıl Ermeni, Rum nüfus azaltıldıysa, Dersimlilere de bu uygulandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ‘Kızılbaş’ şehrine tahammülü yoktu.”[47]

Gerçekten de Hasan Saltık’ın tespitlerini Mehmet Ali Kışlalı’nın, “O günkü dünya koşulları Türkiye’nin asilere karşı, sahip olduğu tüm gücü istediği gibi kullanmasına izin veriyordu. Onun için de askeri önlemler, çok kısa sayılacak sürede etkisini göstermiş ve İnönü hükümetinin Mareşal Fevzi Çakmak emrinde, Atatürk’ten aldığı direktifler içinde hareket eden Türk Silahlı Kuvvetleri ile kesin neticeye gitmesi mümkün olmuştur,”[48] itirafları teyit ediyordu!

 

  1. §) Hayır! “Osmanlı döneminde bile merkezi otoriteye direnmiş bir feodal geleneğin devamı mı?... Cumhuriyet’in ürettiği yapay bir sorun mu?

Etnik ya da mezhepsel, uluslaşmaya karşı feodal bir direniş mi?...[49]

Emperyalizmin bir oyunu mu?...

Bir Kürt isyanı mı... Bir Alevî isyanı mı... Bir aşiret isyanı mı?...

Ortadoğu petrollerine ilişkin bir olay mı... Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı girişilen bir eylem mi?...

Doğrudan bir İngiliz kışkırtması mıydı?... Fransızların da parmağı var mıydı?...”[50] sorularıyla mücehhez ali cengiz manipülasyonlarına gerek yok!

Dersim’de isyanın olmadığını yaşlıların anlatımında çok rahatlıkla görmek mümkündür. ‘Süngü ve Yara’ başlıklı kitap bu açıklamalarla doludur.[51]

Ayrıca Dersim harekâtında yer alan Albay Hulusi Yahyagil şöyle der: “1938’de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de bazı dağ köyleri o yıl vergi vermemişti. Bize verilen emir ise tek kelimeyle; imha. Ama gerçek neden bu değildi. Gerçek neden Dersim’i Türkleştirmekti. Ben kıta komutanıydım. Bize verilen emir; ‘Canlı hiçbir şey bırakmayın’ şeklindeydi.”[52]

Ancak şunu da belirtmeden geçmeyelim: Elbette ezilen her ulusun, her inancın ve ezilen her sınıfın baskıya ve zulme karşı isyan hakkı vardır; baskının ve zulmün olduğu yerde isyan etmek meşrudur. Dolayısıyla söz konusu olan isyan bile olsa, yapılan katliam/soykırım meşru görülemez/gösterilemez!

 

II.3) TUNÇ-ELİ’NİN “5 N 1 K”SI

 

  1. §) 1926 ile 1936 yılları arasında Dersim üzerine dokuz resmi rapor yazılmış. Hepsinin başlıca kaygısı, bölgenin “Kürtleşme tehlikesi”.

İsmet İnönü şöyle diyor: “Ermeniler tamamen ortadan kalkınca… Dersimlilerin yayılması ile Erzincan’ın Kürt merkezi olması büyük tehlike arz etmektedir çünkü Kürdistan’ın meydana gelmesi ile neticelenebilir.”

Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’e göre de Dersim’in en tehlikeli yanı “Kürtlük temayülatı ile bulaşmış” olmasıdır: “Dersim… tehlikeli bir çıbandır. Bu çıbanın kat’i bir ameliyeye tabi tutulması zaruridir.” Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a göre, “Dersim, bir koloni olarak ele alınmalıdır. Önce, Türk camiası içinde Kürtlük’ün eritilmesi gerekir ve bunun akabinde tedricen Türk hukukuna mazhar kılınabilir.”

Bu raporlarda Dersim’in coğrafi vaziyeti, yolları, suları, nüfus yapısı, ırki, iktisadi, zirai, mali, askerlik ve aşiret vaziyetleri net rakamlarla tespit ediliyor. Detaylı haritalar üzerinde her bir aşiretin konumu farklı renklerle bir bir işaretleniyor; imha, ıslah ve iskân planları oluşturuluyor.

Bu “bilimsel tespitler”, tıbbi teşhisler ve tedavi reçeteleri ile adeta bir devlet laboratuarı hâline getirilen Dersim, daha sonra “ıslah” edilmek üzere devletin “ameliye” masasına yatırılacak. Bakanlar Kurulu’nun “harekât” kararı özetle şöyle: “Silah kullanma yaşında erkek nüfusu derhâl “etkisiz hâle getirmek”, köyleri kâmilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.”

General Abdullah Alpdoğan, “Tayyare Alay Kumandanından yangın ve Milli Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları” isteyerek bölgeye getirttiğini belirtmektedir. İhsan Sabri Çağlayangil ise şunları söyleyecektir: “Mağaralara sığınmışlardı. Ordu zehirli gaz kullandı, bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler.”

Dersim işte böyle “Tunç-eli” oldu![53]

Altını ısrarla çizmeden geçmeyelim: Tunceli değil Tunç-eli’dir sözü edilen!

“Nasıl” mı?

1926’da il olarak varlığına son verilen Dersim’in yerine 1935’te Munzur vilayeti kurulması amacıyla Başvekil İsmet İnönü imzalı tasarının Bütçe Encümeni’nde görüşülmesi sırasında, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın müdahalesiyle vilayetin adı, ‘Tunçeli’ olarak değiştirilir ve bu şekilde yasalaşır.

1935’in Dahiliye Vekili CHP’li Şükrü Kaya’nın idareciliğinin geçmişi Osmanlı’ya kadar uzanır, hayli tecrübelidir; İttihatçıların Ermeni kırım politikasının uygulandığı dönemin İskân-ı Aşair ve Muhacirin Umum Müdürü’dür.

Dersim’de kırım otoritesini oluşturan Tunçeli Vilâyetinin İdaresi Hakkında Kanun, Beş Vilâyet Kurulması Hakkında Kanun ile Tunçeli’nde Af ve Nüfusla, Askerlik İşlerine Dair Kanuna göre,[54] ilgili maddelerde bahsedilen vilâyetin adı hep Tunçeli’dir.

Resmi olarak 1930’lardan sonradan yapılan kanunlarla ilgili tüm baskılarda, TBMM’de yasal herhangi bir değişiklik yapılmadan doğrudan “Tunceli” olarak yazılır.

Bu ikircikli tavır niye?

Ankara’daki sistemin gerçek niyetini ortaya koyan “Tunçeli” yerine “Tunceli” denilmesi veya yazılması şeklindeki yanlışlıktan öte bu çarpıtmaya, artık son verilmelidir.

Dersim’i önce yok edip, ardından Tunçeli vilayetini kuran ve bunu “pratikte” Tunceli’ne dönüştüren “yok etme” zihniyeti, ayrıca Osmanlı’nın tarafı olduğu ve yenildiği Birinci Dünya Savaşı sonrasında işgale karşı kurtuluş mücadelesi batıda verildiği hâlde, isimleri değiştirilmediyse de, nedense “kahraman” veya “şanlı” veya “gazi” gibi sıfatları doğudaki vilayetlerin adına ekledi.

Resmi ideolojinin rengini verdiği ırki özünün bir ifadesi olarak “tek”leştirme politikası gereği sadece şehirlerin değil, köylerin ve dağların da kimliği yok edildi; bu, kampanyalar hâlinde hep süregeldi.

Moda tabiriyle “özgürlükçü 1961 Anayasası”nın yürürlükte olduğu yıllarda DP’nin 21 Mayıs 1959’da 7267 no’lu kanunla 5442 no’lu İller Kanunu’nda yaptığı değişiklik sonucunda, Mayıs 1959-Mayıs 1968 döneminde (CHP ve AP’nin iktidar yıllarında) tam 12 bin köy adı değiştirildi. Buna göre 1970 itibariyle yaklaşık 36 bin köyden 12 bin tanesinin adı sadece 9 yılda resmen yok edildi.[55]

 

  1. §) Aynı mantık(sızlık) hâlâ gündemde!

31 Mart 2019 yerel seçimlerinden sonra M. Fatih Maçoğlu’nun başkanlığında şekillenen yeni belediye meclisinin ilk kararlarından biri, şehrin adının ‘Dersim’ olarak tescil edilmesi oldu.

“Kentimizin kültürü, tarihi ve inanç biçimini yaşatmak adına belediyemiz hizmet binasında bulunan tabelada yazılı ‘Tunceli’ ibaresinin değiştirilerek yerine ‘Dersim’ ibaresinin yazılması oy çokluğuyla kabul edildi.”

Hükümetin ortağı ve siyaset belirleyeni konumundaki Devlet Bahçeli, bu kararı “Komünist şarlatanlık” olarak niteleyip, “Türkiye’de resmi olarak Dersim ismiyle anılan bir vilayet yoktur, olamayacaktır. Komünist ve bölücü komploya göz yummak, alttan almak, sessiz kalmak feci akıbetlere davetiye çıkaracak, beka düzeyinde tehlikelere kapı aralayacaktır. Hiç kimse aldığı oy ve desteğe güvenmemelidir. Hiç kimse Türk milletinin hassasiyetleriyle oynamaya kalkışmamalıdır,” demişti![56]

Olup da bitmeyen; “Tek adam rejimi ‘Dersim’ tabelasını yasakladı ve ‘cumhuriyet devrimleri’ kurtuldu,”[57] ironik betimlemesi ile Dersim soykırımını yöneten ve halk arasında “Dersim Kasabı” olarak adlandırılan Abdullah Alpdoğan’ın, “Devletin tunç elinin, tunç yumruğunun yöre halkının tepesine ineceği” tarzındaki beyanatıdır![58]

 

III. AYRIM: HAREKÂTIN HİKÂYESİ

 

  1. §) Mülkiye müfettişi Hamdi Bey, 2 Şubat 1926 tarihli raporunda, “Dersim gittikçe Kürtleşiyor, mefkureleşiyor, tehlike büyüyor. Dersim, hükümeti Cumhuriyet için bir çıbandır” diyerek, ‘gerekenin yapılmasını’ istiyordu. İsmet İnönü “Doğu Raporları”nda, “Erzincan beyleri Dersimlileri maraba adıyla çalıştırıyorlar. Bu bir nevi Erzincan beylerinin Kürt himayesine sığınmasıdır” değerlendirmesinde bulunurken, Fevzi Çakmak, “Dersimlileri askere almayın, silah kullanmayı ve savaş taktiklerini öğrenirlerse bize saldırırlar,”[59] diyordu. Ve ardından aynı Fevzi Çakmak, “Dersimlilerin okşanmakla kazanılmayacağını” ifade ederek, askeri harekâtı işaret ediyordu.

Cumhuriyet”in kuruluş yıllarında ve öncesinde de devletin “çıbanbaşı” olarak nitelenen Dersim’e ilişkin 1920’lerin ortalarından itibaren çok sayıda rapor hazırlandı.

1934’te çıkarılan İskân Kanunu ile İsmet Paşa’nın 1935 tarihli “Kürt Raporu” doğrultusunda çıkarılan Tunceli Kanunu’nun, soykırım eksenli bir katliamın açık habercisi niteliğinde olduğuna işaret eden Mehmet Bayrak şunlara dikkat çeker: “Başbakan İsmet Paşa, raporunda; oluşturulacak yeni ilin örgütlenme biçimi ile onun başına getirilecek Korgeneral rütbesindeki “Vali-Paşa”ya kadar her şeyi adeta dizayn etmişti. Bir nüfus sayımı yapılması ile silahların toplatılması, sevkıyat yollarının açılması ve dayanıklı hükümet binaları kurulmasına varıncaya kadar her şey planlanmıştı. İsmet Paşa, Erzincan ve Elazığ bölgeleri bir ‘Türklük merkezi’ durumuna getirilmezse, ‘Kürdistan’ın kaçınılmaz olacağı kanaatindeydi.[60] Bu nedenle plan, son derece gizli ve hızlı biçimde uygulanmalıydı.”

İsmet İnönü’nün raporunun yanı sıra Jandarma Genel Komutanlığı’nın da, gizli bir “Dersim” rapor-kitabı hazırladığı ve 100 adet bastırarak ilgililerin kullanımına verdiğini kaydeden Mehmet Bayrak, bastırılan bu kitaba ilişkin de şunları ifade etti: “Dersim’e karşı yürütülecek askeri harekâtın esasları belirlendiği gibi, Dersim vurulduktan sonra, geriye kalan aşiretlerden hangilerinin batıda nerelere sürüleceğine ilişkin, daha 1932’de hazırlandığı anlaşılan bir listeye de yer veriliyordu. Kitabın cebinde yer alan çeşitli askeri harekât planlarından biri de, bizzat Mustafa Kemal tarafından çizilmişti ki, bu plan, hâlen Trabzon’daki Atatürk Köşkü’nde sergilenmektedir.”[61]

Nihayet 25 Aralık 1935’te 2884 sayılı Tunceli Vilayeti”nin İdaresi Hakkında Kanun çıkarıldı. 4 Ocak 1936’da Dersim’in ismi Tunçeli oldu. 1937 başlarında askeri hareket için hazırlıklar yapılmaya başlandı. “Medeniyet götüreceğiz” denilen Dersim’e önce yollar, ardından karakollar yapıldı.

‘Dini ve etnik azınlıkları Türkleştirme’ ve ‘otoriteyi sağlamlaştırmak’ için çabalarını hızlandıran TBMM’nin, 25 Haziran 1927’te çıkardığı 1164 sayılı Kanun’la daha önce kurulan, 3 Umum Müfettişliğinin yanı sıra Dersim’e yapılacak askeri harekât öncesinde 6 Haziran 1936’da Dersim (Tunceli- Bingöl- Elazığ) Bölgesini kapsayan ve merkezi Elazığ’da bulunan 4. Umum Müfettişliği kurulur. Umum Müfettişliğine de Korgeneral Abdullah Alpdoğan getirilir. Korgeneral Abdullah Alpdoğan, mahkeme kararlarını imzalamaya, düzeni ve güvenliği sağlamak açısından gerekli gördüğü durumlarda ilde yaşayan kişileri ve aileleri, il sınırları içinde bir yerden bir başka yere göndermeye veya il sınırları içinde oturmalarını yasaklamaya da yetkiliydi.

Alpdoğan bu ve benzeri, adeta sınırsız yetkilerle donatılır. 27 Mart 1937’de Dersim -Erzincan yolundaki bir köprünün yakılması ise askeri harekâtın başlamasına vesile yapılır. Ardından Pax’ta bulunan karakola yapılan baskın fitili ateşler.

Dersim coğrafyasının dağlık ve çetin olması nedeniyle Abdullah Alpdoğan’ın düzenlediği ilk askeri harekâttan “başarı” elde edilemez. Bunun üzerine hava harekâtı yapılması kararı alınır. Kararın onaylanmasıyla Atatürk’ün manevi kızı pilot Sabiha Gökçen’in kullandığı uçaktan Dersim’e bomba yağar. Sabiha Gökçen, Hava Kuvvetlerinden 3 uçak filosu ile hava saldırısını başlatır. Fransa yapımı hafif bombardıman uçağı Breguet 19’un önünde Dersim’e atılacak bombayla poz veren Sabiha Gökçen, ilk saldırısını askeri harekâttan kaçan ve Laç Deresi’ne sığınan Dersimlilere yapar.

Gökçen, 1956’da Halit Kıvanç’a verdiği röportajda, “Canlı ne görürseniz ateş edin” emrini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk” diyerek, yaşanan katliamı özetliyordu.

Dersim Katliamı’nda resmi rakamlara göre 13 bin 806 kişi yaşamını yitirdi. 12 bin kişi ise sürgün edildi. Yine resmi rakamlara göre katliam harekâtına katılan askerlerden 199’u yaşamını yitirdi. Bunlar devletin rakamları. Gayriresmi rakamlara göre ise katliamda 90 bine yakın insan öldürüldü, binlerce kişi sürgün edildi.[62]

 

III.1) DERSİM’İN İŞGALİ

 

  1. §) Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Org Muhsin Batur’un, “Günlerden bir gün emir geldi, tren yoluyla Elazığ’a vardık, oradan ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik. İki aya yakın Dersim’de görev aldım. Okuyuculardan özür diliyorum ve ya yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum,”[63] itirafıyla betimlemekten kaçındığı Dersim’in işgalinin önemli bir tarihsel arka planı vardır.

Malum üzere Dersim’de Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemlerinde değişik tarihlerde işgal, istila girişimleri, çarpışmalar, karışıklıklar ve başkaldırılar olmuştur.

“Osmanlı, 600 yıl boyunca yaptığı her türlü saldırı, oyun ve hilelere rağmen Dersim’i ele geçirememiş, Dersimliler’in ne yapacağını artık kestiremez olmuştu. Buna rağmen 1915’de bir kez daha barışçıl girişimde bulunarak Dersimliler’i kendi saflarında I. Dünya Savaşı’na sokmak istedi.”[64]

İttihat ve Terakki Fırkası yöneticilerinin bazı girişimler olmuşsa da Dersim’i yanlarına çekememişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1923 ila 1937 arasında Dersimliler’e yönelik olarak:

» Eylül 1926 Koçan Harekâtı’nı,

» Ekim 1930 Pülümür Harekâtı’nı,

» 1934 tarihli, 2510 Sayılı Mecburi İskân Yasası’nın ve

» 1935 tarihli, 2884 Sayılı Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Yasası’nın çıkarılmasını görürüz.

1937 Dersim Olaylarının, 20/21 Mart 1937’de saat 23:00 sıralarında Pal Bucağı ile Kahmut Bucağı’nı birbirine bağlayan Harçik Deresi üzerindeki tahta köprünün Demenan ve Haydaranlılar’ca yıkılmasıyla başladığı ve hareketin başında da Kamer oğlu Fındık Ağa’nın olduğu genel kabul görmektedir.

“Öte yandan 25 Mart’ta da Kahmurt ve Pah arasındaki telefon hattı kesilir. Batı Dersim’de de Seyit Rıza’nın emri ile Hozat’ın Sin Köyü’ne baskınlar yapılır. (Sin Köyü baskını, Seyit Rıza’nın (Lace Babo) oğlu Bra İbrahim’in Kırgan eşiretince Hozat’tan dönerken öldürülmesi üzerine düzenlenmiştir.)

Seyit Rıza’nın damadı ve Şeyhan aşireti reisi Hasso Seydo da karakoldaki askeri mühimmatı yağma edenler arasında bulunuyordu.”[65]

“27 Mart tarihinde Sin Köyü’ne Bahtiyar aşiretinin de takviyesiyle kırk kişilik bir kuvvet yeniden bir takım saldırılarda bulunur.”[66]

Bu olaylar olurken, devlet güçleri de birtakım raporlar hazırlar, önlemler alır.

2 Nisan’da Viyalık’ta, 4 Nisan’da Uzuntarla’da Seyit Rıza’nın da katıldığı aşiretler değerlendirme toplantıları düzenlenir.

26 Nisan’da yeni açılan Askasor Karakolu kuşatılır.

“3 Mayıs’ta Hava Kuvvetleri’ne bağlı bir uçak filosu, aşiret reisleri toplantı hâlindeyken, toplantıyı dağıtmak ve aşiretler üzerinde moral kırıcı bir etki sağlamak maksadıyla Keçiseken Köyü’nü bombalar. Böylece Tunceli tedip hareketi fiilen başlamış olur.”[67]

“Saldırıların devam etmesi, hükümet kuvvetlerinin de buna karşılık vermesi üzerine Dersim sorunu geniş bir boyuta yayılır. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu, Atatürk ve Fevzi Çakmak’ın huzurunda, 4 Mayıs 1937 tarihinde, Tunceli tenkil hareketine dair gayet gizli bir karar alır...”[68]

Bu sırada aşiretlerden bazılarının hareketten çekilmesi, bazılarının da hükümet güçlerine teslim olmalarının başlaması üzerine Halvori’de bir toplantı daha düzenlenir. Toplantı, Seyit Rıza’nın isteği doğrultusunda gelişir ve kararlar alınır. Toplantı sonunda Munzur’un kutsal suyundan töreye göre ant içme anlamında bir avuç su içilir.

Olayların gittikçe genişlemesi üzerine, Seyit Rıza’nın yanındaki bazı aşiretlerin çekilmesi sağlanarak, yalnızlaştırılması çabası ürünlerini vermeye başlar.

“Seyit Rıza’nın etkisiz hâle getirilmesine yönelik olarak yürütülen en önemli faaliyet, 6 Haziran tarihinde Kızıldağ’ın işgal edilerek, evinin Sabiha Gökçen’in kullandığı uçakla bombalanmasıdır”[69]

Bu kararlar ve önlemler alınırken karşı koyanlar Kutuderesi, Kırmızıdere ve Sultanbaba dağına sığınırlar. Kureyşanlı/ Şeyhanlı Hasso Seydo Haziran ayı ortalarında teslim olur. Diğer teslim olanlarsa kafileler hâlinde Elazığ’a gönderilir. Teslim olanlar arasında Kamer Ağa da vardır. Seyit Rıza ve Şahin, direnişlerini sürdürürler.

“Asilerden Roznaklı Kamer, Danemanlı Cebrail, Yusufanlı Ağdatlı Kamer, Kureyşanlı Şeyhan Reisi Hasso Şeydo ve Bahtiyar’dan Şahin, Elazığ’da muhakemeleri yapılmak üzere tutuklanırlar.”[70] (Bahtiyarlı Şahan Ağa konusunda bir yanlışlık vardır. Şahan Ağa 28 Ağustos’ta Pirço’nun oğlu Lilo Hıdır tarafından uykuda iken öldürülür.)

24 Haziran sabahında başlayan tarama çalışmalarında birçok köy yakılır, çatışmalardan ağır kayıplar verdirilir ve çok sayıda büyükbaş hayvan, koyun ve keçi ele geçirilir. Bu harekâtta Seyit Rıza’nın büyük karısı Elif’ten olan oğlu Resik Hüseyin, uçakların bombardımanı sırasında ağır yaralanır.

9 Temmuz 1937’de Alişir ve karısı Zarife, Seyit Rıza’nın kavgalı olduğu yeğeni Rehber tarafından öldürülür.

“17 Ağustos sabahı Titenik-Tokmakbaba-Sarıoğlan üçgeni aranmaya başlandı. Birdo ile Sarıoğlan arasında saklanan Seyit Rıza, Sarpot’ta uçakların bombardımanı sırasında omzundan yaralanır. 28 Ağustos’ta Şahin Ağa uykuda iken hükümetle işbirliği yapan üvey kardeşi Pirço’nun oğlu Lılo Hıdır tarafından başına kurşun sıkılarak öldürülür. (S. Akgül, öldürülüş tarihini Cumhuriyet ve Tan gazetelerine dayanarak 26 Ağustos 1937 olarak yazıyor.)[71]

“Munzur Dağı’na çekilen Seyit Rıza ve kuvvetleri savunma hattına çekilirler. Bu sırada Seyit Rıza’ya Erzincan Valisi tarafından haber gönderilerek, Dersimliler’in isteklerini kabul edecekleri ve bütün orduya ateşkes emri vermiş olduğunu, diğer aşiretler üzerinde herhangi bir harekete artık gerek duymadığını, vuku olan zararların ödenmesi konusunda ise hükümetin hazır olduğunu bildirir. İşte bu nedenle Seyit Rıza tüm bu gelişmeleri değerlendirir. Erzincan Valisi’ne giderken, karakol görevlileri şüphelenirler ve yakalanarak (Seyit Rıza’yı tanıyan erin, Pazarcık Bölükçam köyünden İbo Bali (Balyanlı) olduğu söylenmektedir.) Erzincan merkezine götürülür. Daha sonra tutuklanır. Seyit Rıza, Erzincan Hükümet Konağı’na çıkarken, ‘Şerefsizler, bana yalan söylediniz’ diye bağırır...”[72]

 

  1. §) Seyid Rıza’nın idamı sonrasında da imha harekâtına devam edildi. 1938 yazında yeni bir kararnameyle uygulanan 17 günlük askeri harekâtlarla binlerce Dersimli öldürüldü.

Hükümetin kırım kararnamesini kabulü öncesinde dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Başvekâlete gönderdiği 26 Temmuz 1938 tarihli yazısında, yapılacakları şöyle sıraladı:

1) 3. Ordu, tüm Tunçeli’de tarama yapacak ve halkın silahtan tamamen tecridiyle haydutluk vakalarına son verecektir.

2) 4. Umumi Müfettişlik ve Dâhiliye Vekâleti’nin teklif ettiği hudutları belirlenen 1’inci ve 2’nci yasak bölgelerin tayini ve tespiti kabul edilmiştir.

3) Tarama harekâtıyla ilgili 3. Ordu ve Genelkurmay Başkanlığının direktiflerinde bir değişiklik yapılmamıştır.

4) Bu yasak bölgelerde 5000-7000 kişinin sürgün edilmesi Başvekâletten alınacak direktife göre yapılacaktır.

5) Tutuklanacak kişilerin listesi 4. Umumi Müfettişlik tarafından 3. Ordu’ya bildirilecektir.

Bunun üzerine Başvekil Celâl Bayar’ın, Milli Müdafaa, Dâhiliye, Maliye, İktisat, Sıhhat ve İçtimaî Muavenet vekillerine ve Genelkurmay Başkanlığına gönderdiği 28 Temmuz 1938 tarihli yazısında program taslağı şöyle belirlenmiştir:

1) 2000 kişi olan sürgün listesine 5000 kişi daha eklenecektir. Endüstri merkezlerine 1500 kişi iskân edilecektir.

2) İsyana iştirak edenler tutuklanacak ve mahkemeye sevk edileceklerdir. Bunların isimleri 4. Umumi Müfettişlikçe hazırlanıp 3. Ordu Müfettişliğine verilecektir.

3) Askerliğini yapmayanlar, askere alınacak ve sonra da ait oldukları iskân bölgesine sevk edilecektir.

4) Silah toplamaya devam edilecektir.

5) İskân bakımından ilân edilecek 1’inci ve 2’nci yasak bölgesinin hudutları 4. Umumi Müfettişlikçe belirlenecek ve bildirilecektir.

6) Yasak bölgenin muhafazası için karakol yapılacaktır.

7) Programın icrası için gerekli para sağlanacaktır.

8) Bu hususta son mütalaanızı bildiriniz.

Milli Müdafaa, Dâhiliye, Maliye, İktisat, Sıhhat ve İçtimaî Muavenet vekillerinden ve Genelkurmay Başkanlığından gelen değerlendirmeler üzerine, hazırlanan 6 Ağustos 1938 tarih ve 2/9409 sayılı kararnamede Dersim’de yapılacaklar şöyle sıralandı:

1) 3. Ordu’nun yapacağı harekât için sınırları çizilen bölge 3 no’lu yasak bölge olarak ilân edilecektir.

2) 20.5.1937 tarih ve 2/6662 sayılı kararnameyle garp illerine sürgün edilecek 2000 kişiye tarama bölgesinden 3-5 bin kişi daha eklenecektir.

3) Yasak bölge haricinde oturanlardan 4. Umumi Müfettişlikçe belirlenen “aşiret reisleri, kolbaşları, seyitler, ve şerirler” ile aile yakınları da garba sürülecektir.

4) Sürgün edileceklerden 1500 kişi İzmit, Zonguldak, Divriki, Karabük gibi endüstri merkezlerine iskân edilecektir.

5) Tarama sonunda isyana katılanlar mahkemeye sevk edilecek ve evvelce mahkûm olanlar yakalanacaktır.

6) Askerliğini yapmamış olanlar askerliğe alınacak ve askerlikten sonra da iskân bölgesine gönderileceklerdir.

7) Silah toplama sürdürülecektir.

8) Yasak bölgenin muhafazası için gerekli kuvvet sağlanacaktır. Reisicümhur K. Atatürk, Başvekil Celâl Bayar ve diğer vekillerin imzasının bulunduğu 6 Ağustos 1938 tarihli kararnamenin icrasına dört gün sonra 10 Ağustos 1938’de başlandı.

  1. 10-17 Ağustos 1938 ve 6-16 Eylül 1938 tarihleri arasında 17 günde yapılan askeri harekâtlarla resmi belirlemeye göre 7954 kişi öldürüldü. Bu resmi rakam, elbette dağda taşta mağarada dikkate alınmayanları da düşünmek gerekmektedir…

Tüm Ege’yi ve İzmir’i Yunanistan işgalinden kurtaran 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz Harekâtında ise 2.542 asker ve subay ölmüştür.

Binlerce T.C. vatandaşı Dersimliyi öldüren, dağı ve taşı bombalayan ve mağaralarda insanları gazla boğan imhayı, 3. Ordu’nun ‘Hayat Harekât’ olarak tanımlaması en hafifinden vicdansızlığın alaycı bir biçimde ifade edilmesidir…6 Ağustos 1938 tarihli Kararname sonrasında Dersimli Kürt Alevîsinden binlercesinin öldürülmesi ve binlercesinin sürülmesiyle Dersim, Ankara kriterine göre “medenileştirildi”![73]

 

III.2) TERTELE’NİN PEPUG KUŞLARI

 

  1. §) Bilir misiniz? Dersim yöresinde, Pepug kuşlarının evlerin çatısına konarak ölümleri haber verdiklerine dair bir inanış vardır.[74] Eğer bu böyleyse Pepug kuşları, 1937-1938 Dersim’inde hemen her yerdedir ve Tertele’yi simgelemektedir sanki…

Dersim’e Türkiye hava birimlerinin zehirli gaz bombası attığı yazıyordu belgelerde. Sabiha Gökçen ise, olaylarla ilgili olarak 1956’da Halit Kıvanç’a verdiği bir röportajda, “Canlı ne görürseniz ateş edin emrini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk,” demişti.

Bölgeden Ankara’ya gönderilen raporlarda kadın ve çocuklar dahil olmak üzere insanların zehirli gaz ve yangın bombaları kullanılarak imha edildiği de yazıyordu.

30 Mart 1937’de, Tunceli Valisi Abdullah Alpdoğan’ın Başbakanlığa yazdığı yazının 2. maddesinde ise: “Tayyare Alay Kumandanı’ndan yangın ve Milli Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları istedim” ifadeleri yer alıyordu.

Her ne kadar bazı aşiretler sürgün edilse de, harekât 1938 yılının sonuna doğru sona ermiş, ve bilançosu çok ağır olmuştu: 13.160 ile 40.000 arasında sivil ölürken; 2.248 haneden, 11.818 kişi başka yerlere sürgün edilmişti…

Sürgün hikâyelerini belgesellerden, sözlü tarih çalışmalarından da öğrendik: Çayan Demirel’in 38’i (2006), Özgür Fındık’ın ‘Kırmızı Kalem’i (Qelema Sure-2009) ve ‘Kara Vagon’u (2011), Nezahat Gündoğan’ın “İki Tutam Saç: Dersim’in Kayıp Kızları” (2010)…

 

  1. §) Sözü uzatmadan kimi (olmaz olası!) “Pepug kuşları”nı çağrıştıran örnekleri sıralayalım!
  2. i) Tarih 14 Ağustos 1938’i gösteriyordu. 4 Mayıs 1937’de alınan Bakanlar Kurulu’nun “Tunceli Tenkil Harekâtı” kararıyla başlayan katliamın sonlarına gelinmişti. Ağuçan ocağından olan ve ellerine hiç silah almamış Bargini halkı, kırımın kendi köylerine ulaşmayacağını düşünüyordu. Öyle olmadı tabii. O sabah köye gelen askerler köyde birbirlerine akraba olan Cenan ve Baran ailelerinden 24 kişiyi alıp götürdü. Aralarında 2 yaşındaki Feramuz da vardı. “Sizi Hozat’a götüreceğiz” demişlerdi. Ama aslında hepsi nereye götürüldüklerini biliyordu.

Seyit Turabi Baran, kızlarından birisini, “Benim kızımdır” diye askerin elinden alıp kurtarmaya çalışan köylüsüne kızıp, “Hayır, o benim kızımdır. Bizimle gelecek. Kerbela’ya gidiyoruz” demişti. Cenan ailesinden 12, Baran ailesinden 12 kişi elleri bağlı bir şekilde Sakasure mezrasına doğru yola çıkarıldılar. Xece Cenan, yolda rahatsızlanıp yürüyemeyince orada bıraktılar. Daha sonra cesedini bulan çocuklarının “Başına taşlarla vurarak öldürmüşler, vücudunu hayvanlar yemişti, kırmızı saçı kalmıştı” diye anlattığını söylüyor akrabaları Ali Baran.[75]

Çok sonraları… Canan ve Baran ailelerine mensup 24 kişiye ait toplu mezarın açılmasına ilişkin yapılan kazı çalışmaları 15 Nisan 2015’de tamamlandı.

Hozat Cumhuriyet Savcısı Hasan Toy başkanlığında yapılan kazıya, Hozat 51. Motorlu Tugay Komutanlığı olay yeri inceleme ekibinin yanı sıra, İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan bir adli antropolog, bir adli tıp uzmanı ile Kocaeli Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ümit Biçer ve Adli Tıp uzmanı Semih Yıldırım katıldı.

Kazıda, 13 kafatası, yüzlerce kemik parçası, boş mermi kovanları, aynalar, yüzükler ve üzerinde ‘Hasan’ ve ‘Halil’ yazan iki mühür bulundu. Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Miyase İlknur, Dersim olayları kapsamında yapılan ilk kazı çalışmasında bulunan kemiklerin aile yakınlarına ait olabileceğine dair 16 Nisan 2015’de bir yazı kaleme aldı. Gazeteci İlknur bu yazıda, kazıda bulunan mühürlerden birinin büyük ninesi Elif İlknur’un ağabeyi olan Hasan Canan’a ait olduğunu ifade etti.[76]

 

14 AĞUSTOS 1938’DE HIDIRDAMI MEZRASINA BAĞLI SAKASURE MEVKİİNDE

SAMANLIKTA YAKILARAK ÖLDÜRÜLENLERİN İSİMLERİ[77]

CANAN AİLESİ

BARAN AİLESİ

1) Hace Canan

1) Turabi Baran

2) Hasan Canan (Hace’nin oğlu)

2) Sarı Baran (Turabi’nin eşi, Hasan Canan’ın kızkardeşi)

3) Gülsüm Canan (Hasan’ın eşi)

3) Aziz Baran (Turabi’nin oğlu)

4) Dertli Canan (Hasan’ın büyük oğlu)

4) Mahmut Baran (Turabi’nin oğlu)

5) Hıdır Canan (Hasan’ın oğlu)

5) Ali Baran (Turabi’nin oğlu)

6) Ahmet Canan (Hasan’ın oğlu)

6) İbrahim Baran (Turabi’nin oğlu)

7) İsmihan Canan (Hasan’ın kızı)

7) Fatma Baran (Aziz’in eşi)

8) Besime Canan (Hasan’ın kızı)

8) Halil Baran (Aziz’in oğlu)

9) Sultan Canan (Hasan’ın kızı)

9) Ali Baran(AZiz’in oğlu)

10) Zeynep Canan (Dertli’nin eşi)

10) Yusuf Baran (Aziz’in oğlu)

11) Feramuz Canan (Dert’linin 2 yaşında oğlu)

11) Periza Baran (Aziz’in kızı)

 

12) Gülperi Baran (Aziz’in kızı)

 

Kazıları izleyen Miyase İlknur, “Olayda ninem, annesi, kardeşi, yedi de yeğeni hayatını kaybetti… Dersim İsyanı’nı, diğer taraftan evde hiç konuşulmasa da sürekli yas tutan büyük ninemin kardeşi, dayısı, eniştesi ve diğer yakınlarının çocuklarıyla Hozat’ın bir mezrasında bir evde benzin dökülüp yakılmasının hazin öyküsünü dinleyerek büyüdüm,” derken; olayların olduğu 1938’de 7 yaşında olan 84 yaşındaki Sevim Baran, çalışmalar sırasında gözyaşlarına tutamadı. Baran o tarihte 2 aileye mensup 24 kişinin askerler tarafından nüfus sayımı yapılacağı gerekçesiyle toplanıp öldürüldüğünü belirterek kendilerininse son anda gelen emirle harekâtın bitmesi nedeniyle kurtulduklarını söyledi. Baran, “Hepsi bu mezrada yaşıyordu, toplam 24 kişiydiler. Küçük çocuğu olan Fatma aralarından kaçıyor, bu sırada Fatma’nın küçük çocuğunu bırakmışlardı. Fatma gelip çocuğu alırken askerler yakalayıp tekrar buraya getirerek kurşuna dizdi,” dedi.[78]

Ve Hozat’a bağlı Karabakır (Bargini) köyüne bağlı Hıdırdamı mezrasında toplu mezarın ortaya çıkarılmasında en büyük pay sahiplerinden Hüseyin Baran da ekliyor: “Biz her yıl gelip onları anmak için bu tepede mum yakardık. Hep de kazının yapıldığı yerde bu anmayı gerçekleştirirdik. Orda yattıklarını hiç birimiz bilmiyorduk. Tamamen tesadüf”![79]

  1. ii) Olayları yaşamış iki kişi ile bizzat uzun uzun sohbet etme imkânı buldum. Savaşta bulunmuş Darende’nin Yeniköy’ünden Hasan Çavuş anlatmıştı. Kürt’tü. Savaşta çavuş rütbesiyle gece arkadaşlarıyla beklerken uzakta, karanlıktan yararlanıp kaçanları duyarlar. Yanlarındaki bir çocuğa kalmasını söylüyorlar, çocuk “É min bi kujin/ Beni öldürürler” diyor, “Na, tu zariyi, bi te tu xrabi nakın/ Hayır, sen çoksun, sana bir kötülük yapmazlar,” deyip orada bırakıyorlar. Sabah gün ağarırken bir taşın yanında uyuyan çocuğu gördüklerini ve bir çavuşun çocuğu süngülediğini, neden yaptığını, daha çocuk olduğunu söylediğimde, “Yarın o da büyür, bunlar gibi bize karşı silah kullanır” cevabı aldığını söylemişti.[80]

iii) “Ordu sürmüşler üzerimize, dört yanımız kapandır eyvah, asker çok, çıkış yolu yok Laç Deresi karşısına varın, bir bakın, sistir, dumandır. Laç Deresi’ne varın, yiğitlerim çatışıyor, hep feryat figandır Hakk ocağını söndürsün aşiretlerin, kimse imdadımıza yetişmiyor vay vay, bu içime derttir, kimse imdadımıza yetişmiyor”

Dersim’deki Laç Deresi, derin bir vadide yer alır. Etrafı uçurum ve kayalıklarla çevrili olduğu için vadiye girmek zordur.

1938 Dersim harekâtında ordu birlikleri çıkarma yaparken birçok aşiret mensubu çoluk çocuk, genç yaşlı işte bu Laç Deresi’nin oradaki mağaralara sığınır. Mağaradaki insanlar ordunun kullandığı kimyasal gaz ve bombalarla öldürülür. Binlerce insanın katledildiği bu vadide ordu birlikleri de büyük kayıplar verir. Yukarıda bir kısım sözleri yer alan ağıt o mağarada öldürülen insanlar için yakılır. Ağıtı seslendiren Silo Qıc (Süleyman Doğan),[81] harekâta katılan askerleri eğlendirsin diye keman çaldığı için hayatta kalır.[82]

  1. iv) Dersim 1937-38’de Kutudere bölgesi Gökçek köyüne bağlı Gevrek mezrasında yapılan katliamda 80’den fazla aile mensubunu kaybeden HDP Dersim İl Eşbaşkanı Hıdır Çiçek, devlete yakın aşiret liderlerinin o dönemde köyde bulunan yaşlı, kadın ve çocukları toplayıp yakın karakola teslim ettiği vurgusu ile şöyle devam eder: “Teslim edilenler birkaç gün içinde Pax ve Marçik bölgesinde toplu bir şekilde katlediliyor. Bu katliamlar olunca geriye kalanlar teslim olmayıp dağlara çekiliyorlar. Daha sonra aile fertleri birer birer 1944’e kadar katlediliyor. Babam ve yeğeni de mağaralarda yıllarca mücadele verdikten sonra çıkarılan af yasası ile kurtuluyor.”[83]
  2. v) 1938’de Erzincanlı 95 köylünün Zini Gediği’nde kurşuna dizilerek öldürülmesi iddiasına ilişkin Erzincan Savcılığı tarafından soruşturma açıldı.

Canpolat Yakar’ın, “Bunlar haksız yere öldürüldü. Niçin öldürüldüler? Babamızın suçunu bilelim. Toprak ona da aittir. Mezarı yok bu adamın! Sade onun değil, 95 kişinin mezarı yoktur. Haklarının iadesini istiyoruz. Biz de gururumuzla yaşayalım,” diye anlattığı Zini Gediği katliamı, ne resmi kayıtlarda geçiyor, ne de tarih kitaplarında...

Tarih, 6 Ağustos 1938’di. ‘Dersim Harekâtı’nın bir uzantısı olarak Erzincan’ın dağlık köylerindeki Alevî yurttaşlardan 95’i önce iki gün bir kampta tutuldu, sonra Tunceli-Erzincan sınırındaki Zini Gediği’nde kurşuna dizildi. Sağ kalanlar ya Balıkesir’e ya Edirne’ye sürüldü. Öldürülenlerden en genci, Canpolat Yakar’ın 19 yaşındaki babası Nuri’ydi. Yakar daha üç aylıktı. Sürgünde iki kardeşini, dönüşte annesini yitirdi. Bu yıl Zini Gediği’ndeki ilk anmada, toprağa mum dikenlerden biri de o idi. Ardından şikâyette bulundu. Erzincan Cumhuriyet Savcılığı, üzerinden 73 yıl geçen Zini Gediği Katliamı hakkında soruşturma açtı ve jandarmadan, bölgede mezar bulunup bulunmadığının tespitini istedi.

Canpolat Yakar’ın 19 yaşındaki babası Nuri, köyün ileri gelenlerindendi. Oğlunun anlatımına göre, ağustosta altınlarını bozdurmak için gittiği Erzincan’da gözaltına alındı. Bu esnada Kılıçkaya, Mağaçur ve Çismikor gibi Alevî köylerinde baskınlar vardı. Nuri Yakar’ın da aralarında olduğu 95 kişi, iddiaya göre, Kılıçkaya’da kurulan kampta iki gün tutuldu. Sonra Zini Gediği mevkiine götürülerek, burada kurşuna dizildiler:

“Bu adamları toplayıp, ‘ifadeniz var’ diyorlar. Kılıçkaya’da kamp yapıyorlar. İki gün sonra yargılamadan kurşuna diziyorlar. Cesetlere ne oldu, kimse bilmiyor. Asker kar yağana kadar bekliyor. Toprağa gömmeden kurda kuşa yem ediyorlar. Yaz olunca kemikleri, kafaları topluyorlar.”

Katliamdan sonra köyler de ateşe verildi, kurbanların aileleri Balıkesir veya Edirne Keşan’a sürüldü.[84]

  1. vi) Dersim katliamı ile ilgili, belki de şu ana kadar en gerçekçi delil ortaya çıktı. Laç Deresi’nde bulunan Qemere Hesen mağarasında, gazeteci arkadaşları ve mağdur yakınlarıyla mağaraya gidip çekim yaparak görüntüleri kaydeden Ferit Demir’in aktardığına göre, 500 kişiye ait kemikler ve üzerinde 1935 tarihi bulunan yüzlerce boş mermi kovanı bulundu. Yaklaşık 75 sene sonra koşulların iyileşmesi ile birlikte mağaraya giden mağdur yakınları, kanımca sadece kemikleri bulmakla kalmadı, bir tarihi gerçekliğin yorumsuz bir biçimde dünyaya aksettirilmesine vesile oldular.

Laç deresi, 1938’de ordunun giremediği son bölgeydi. Derin vadilerle yarılmış olan bölgenin arızalı coğrafyası ordunun burada kolayca hareket etmesini engelliyordu. Bu sebepten dolayı üç tugay ile bölge kuzey, güney ve doğudan sarıldı ve direniş bu şekilde kırıldı. Bu direnişin kırılmasında direnişi örgütleyen Ivîs’in ölümünün getirmiş olduğu moral bozukluğu da etkili olur. Bu durum Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Resmi Yayınları’ndan çıkan ‘Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar 1924-1938’ kitabının 436. sayfasında anlatılır. Aynı olay Serap Yeşiltuna’nın ‘Devletin Dersim Arşivi’ kitabında bulunan ve 21 Temmuz 1938 tarihinde bizzat Hüseyin Abdullah Alpdoğan tarafından yazılan ve iki gün sonra Celal Bayar’a arz edilen rapordan, raporun diline ve maddelerine dokunmadan, yukarıdaki mağara ile ilgili kısmını aktarılır:

“Mameki Bölgesinde Laç Deresi mansabı yakınında haydudlara Erzincan tugayile şimalden ve Mameki tugayile cenuptan ve Laç Deresi müfrezesi ile bir taarruz yapılmış olduğu arzedilmişti. Bu tarruzun müşterek tesiri ve şiddeti karşısında şimdiye kadar gösterdikleri muammidane mukavemetleri kırılmış olan haydudlar şaşkınlık içerisinde mağaralara ve kayalıklara ve ağaç diplerine kaçmış ve sığınmışlar idi. Bu en son sığınakları olan ve ağızları mazgallı taş duvarlarla kapatılmış bulunan mağaralar cesur askerlerimiz tarafından ihata olunmuş, top ve makineli tüfenk ateşlerine ilaveten 25.ci alay k. lığınca tertip ve gönderilmiş bulunan istihkâm müfrezesi tarafından mağaraya atılan tahrip kalıplarile mağaralar tahrip edilmiş ve bunların tesirile içindekiler öldürülmüş ve dışarıya fırlayanları da ateşle imha edilmiştir. Büyük mağara içerisinde 70 ve diğer mağaralar ile tarama sahası içerisinde 146 ki cem’an bugün 216 haydud imha edilmiş ve 12 haydud cesedinin Munzur suyu üzerinde cenuba doğru akıp gittiği görülmüştür.

İş bu mağara içerisinde iki hafif makinalı tüfenk bulunmuştur. (...) Atatürk Cumhuriyetinin kıymetli ordusu cumhuriyet hükümetinin şefkat kadar müstahak olanlara kudret ve satvetini de her yerde ve her zaman bu günki gibi gösterebileceğini isbat etmiştir.”[85]

Açıkça görüldüğü üzere 146 kişiye mezar olan mağarada sadece iki hafif makineli tüfek bulunmuş. Bu durum, burada yapılanın bir isyan bastırmaktan çok bir katliam olduğunu göstermeye yetiyor. Üstelik Dersim Kürdünün Korgeneralin gözünde kudret ve satvete müstahak olduğunu gösteren billûr bir örnektir. Aynı kitabın değişik sayfalarında yer alan ve 1938 yılı Ağustosu’nda Kazım Orbay’ın imzası ile başvekâlete gönderilen raporlar silsilesinde de her yerde olmasa da bazı yerlerde 80 kişi, 281 kişi ve 290 kişi gibi ayrıntılı rakamlar veriliyor. Hatta Necip Fazıl Kısakürek’in bir yazısına konu olan Hozat’ın Zımbık köyünde, raporlara göre, 395 kişi mukabele ettiklerinden imha edilmiş. Kimisinde silah ele geçiriliyor, fakat kimisinde hiçbir şekilde silah ele geçirilmiyor. En fazla toplu olarak 15-20 kadar silah ele geçiriliyor fakat öldürülenler ve silah miktarı arasında en az on kat fark var.[86]

vii) Necip Fazıl Kısakürek ‘Son Devrin Din Mazlumları’[87] yapıtında şunları aktarır:

“Elazığ Ortaokulunda okuyan iki çocuk… Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat’a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil’in öldürülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor: ‘Sizi de onun yanına götüreceğiz!’

Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarının yanına gönderilmişlerdir.”

Evet babalarının yanlarına yolluyorlar. Belki de bir paket sigara için yapılıyor. Nasıl olsa öldürmek suç değil. Öldürmemek suç. Emir Mustafa Kemal’den Başbakan’a, Başbakan’dan Genelkurmay Başkanlığına, oradan da subaylara, onlardan da erlere. Suçlu doğrudan devletin kendisi. ‘Biz emir kuluyuz’ demek suça ortak olmamayı getirmez. Doğrudan insanlığa, halka, millete karşı işlenen affedilmez bir zalimlik, zorbalık var ortada.

Orada bir politika uygulanıyor. Türk egemenliği güçlendirilmek isteniliyor. Merkeziyetçilik egemen kılınıyor. Katliamların nedeni bu.

Kendilerine karşı gelinsin-gelinmesin Kürtler katledilmek, yok edilmek isteniliyor. Askerin pervasızlığına, kendi başına hareketine devlet izin vermiş. Her şeyi hiyerarşi içinde yürütülüyor.

Necip Fazıl’ın ilginç anlatımları şöyle devam ediyor; “Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sona dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor: ‘Durun ben köy ahalîsinden değilim! Öğretmenim, müsaade edin, kendimi size ispat edeyim!’

Fakat sözüne karşılık bir kalasla itilerek alevler içine atılması oluyor. Adamın, evvela göğsünün kılları tutuşarak alev alev yanarken, çalı yığınları gerisinde amir, zevk ve keyifle sigarasını içmektedir. (Bu vak’a, bana 1944 yılında, Eğridir’de askerliğimi yaparken, resmi şahıslar huzurunda, yanan adama karşı sigarasını zevkle içtiğini söyleyen amirden bizzat dinleyenlerce anlatılmıştır.”

Türk politikasını egemen kılma uğruna öğretmenlik yapan birisinin de katledilişi ilginç. Dersim’de sivil görmek istemeyenler, izinli bir Dersimli askeri katletmekten kaçınmazlar:

“Yusuf Cemil’in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürülmüş ve bunların cesetleri buğday sapları üzerinde yakılmıştır. Öldürülenler arasında, Elazığ’da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri de vardır. Bu zavallı, mezun olduğunu ve isterlerse hüviyet ve izin kağıdını da gösterebileceğini söylediği hâlde derdini dinletemiyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla beraber kurşunlanıyor.

Para için cinayet: Hozat’ın Karaca köyünden Cafer oğlu Kasım. Bu adam, o tarihten 30 sene evvel Amerika’ya gitmiş, orada 15 yıl kalmış, epeyce para kazanmış ve sonra köyüne dönmüştür. Kasım, Amerika dönüşünde, Birinci Dünya Harbi’nde Kafkas cephesi Köprüköy muharebesinde şehit düşen kardeşi Yüzbaşı Şükrü’nün iki çocuklu dul karısı Şirin Hatunla evlenmiş, Hozat’a gelip yerleşmiş, orada bir mağaza açmış ve ticarete başlamıştır. Hükümetle de bazı ticaret işlerine girişmektedir. Dersim hareketi esnasında, işbu Cafer oğlu Kasım, taahhüt bedelinden alacağı olan 6.000 lirayı tahsil etmek üzere Ovacık Kaymakamlığı’na müracaat ediyor. Muamele işlemini yaptırıp parayı kendisine veriyorlar. Muamele biter bitmez ‘Seni Hozat’tan çağırıyorlar!’ diyerek, onu, muhafızlı yola çıkarıyorlar. Cafer oğlu Kasım, kasabadan ayrıldıktan bir saat sonra jandarmalara öldürtülüyor. Koynundaki 6.000 lira da, iki alâkâlı idare amiri arasında taksim ediliyor.

Zavallının zevcesi (eşi) Şirin Hatun, o esnada, dört çocuğuyla birlikte, komşularına oturmaya gitmiştir. Kadın, evine döndüğü zaman bir de görüyor ki, kapısı kırılmış ve bütün eşyası etrafa dökülüp saçılmıştır. Haykırmaya başlıyor: ‘Yetişin, evimize eşkıya girdi!.’

Bu feryadına karşılık olarak kadın, kapısının önünde, çocuklarıyla beraber öldürülüyor ve dolgun miktarda altını, parası ve eşyası yağma ediliyor.”

Benzer şekilde Kıbrıs Türklerce 1974’de işgal edildiğinde asker birçok yeri yağmalıyor. Geleneği bu. Dersim’de önceki yıllarda yapmasının yadırganacak bir tarafı yok.

Bu arada, Hozat’ın Zımbık köyünde ‘Şekspir’in hayaline bile taş çıkartacak bir vak’a (olay) cereyan etmektedir. Erkekleri tamamıyla doğranmış olan köyün 100 kadar kadın ve çocuğu, sivri uçlu aletle (süngü) öldürülüyor. Öldürülen kadınlar arasında, biri doğurmak üzere bir gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet, bağırsaklarını yere döküyor, rahmini parçalıyor ve kendisini öldürüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan birkaç kadın, ölüleri gözden geçirirken, bu kadının rahminden düşen çocuğun sağ olduğunu dehşetler içinde görüyorlar. Muazzam bir Kader cilvesi olarak yaşama devam eden çocuğu alıyorlar, emzirtip büyütüyorlar ve ona “Besi” adını koyuyorlar Bu kız bugün hâlâ aynı köyde ve hayattadır. Sivri uçlu alet annesinin karnına girip rahmini deldiği zaman da onun topukçuğunda bir yara açmıştır ve kız hâlâ bu yarayı topuğunda taşımaktadır.

24 yıl evvelki Dolantanır köyünden Veli isminde bir genç, Elazığ Muallim Mektebinde (Öğretmen Okulu) okuduktan sonra öğretmen olarak Trakya’ya gönderilmiş, orada evlenmiş, 3 çocuk sahibi olmuş ve tam da Dersim hareketi başlamak üzereyken, karısı ve çocuklarıyla yaz tatilini geçirmek üzere köyüne gitmiştir. Genç muallimin köyü, erkekli ve kadınlı çocuklu ve ihtiyarlı, doğranırken, kendisi, karısı ve çocukları da aynı sona mahkûm edilmiş ve cesetleri yakılmıştı.

Amaç jenosit olunca, kurtulmak artık şansa kalıyor. Tek tek karşı çıkışlar, direnmeler, öksüzlük, dağınıklık ve ihanetler sonucu çok az görülür. Birbirlerinin dertlerine ortak olunmayacak bir kaos vardır. Halk çaresiz, korumasız, savunmasız, aç ve perişandır. Hızır’a, Düzgün Baba’ya, Kureyş’e dualarla kurtulmayı umar. Birlik yapmamanın, yapamamanın bedelini ağır öder.

“Mazgirt Tersemek (Türüşmek olmalı) nahiyesinin halkını doğranmakta merhamet sahiplerinden biri, birle on yaş arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Durum birden haber alınıyor. Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse ortaya çıkmıyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız masumlara silah kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç defa başarısızlığa uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet, en kara yüzlü çingeneden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işi bitiriliyor.

“Murat Suyu’nun (Munzur olmalı) kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.”[88]

 

III.3) SOYKIRIM (MI?)

 DEVAM EDECEK

11.02.2021 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

ARZU ÇERKEZOĞLU’NA AÇIK MEKTUP

KENT(İN) VE KANAL(IN) SORU(N)LARI

ORTADA NE BİLİM KALDI NE DE AKADEMİ

ABDULLAH’IN MESELLERİNDEN SESLENEN ACILAR

KÜLTÜREL ÇÜRÜME VE FAŞİZM

BAŞINI KALDIRAN ŞİİR İNSANLIĞIMIZDIR

YERİMİZ MUTFAK DEĞİL, DÜNYA!

BİLİM, SOSYAL BİLİMLER, SOSYALİZM ÜZERİNE SORULAR, YANITLAR

ABD SEÇİM(SİZLİK)İ: MADE IN USA

DÖRT DAĞ İÇİNDEKİ DERSİM’İN HİKÂYESİ: “MA DİYA, SIMA MEVİNE/ BİZ YAŞADIK, SİZ YAŞAMAYIN”

KAPİTALİZM KADINLARIN YAĞMALANMASIDIR !

SİNBO DİRENİŞÇİLERİNE BİN SELAM; ÖZELLİKLE KADIN DİRENİŞÇİLERE !

FİGEN’İN (YÜKSEKDAĞ) DİZELERİYLE ŞİİR ÜSTÜNE

GELECEKTEKİ ETİKTİR ESTETİK

AKP “MUHAFAZAKÂR”LIĞI: CEMAATLER NE İŞE YARAR?

“ÖZGÜRLÜK” MÜ DEDİNİZ?!

ENDER ÖNDEŞ’İN YİRMİ ÖYKÜSÜ

YOKSULLARIN BAŞKALDIRISI VE KADINLAR (TARİHSEL BİR BAKIŞ) 2

YOKSULLARIN BAŞKALDIRISI VE KADINLAR (TARİHSEL BİR BAKIŞ)

“KAPİTALİZM VE ATAERKİ” ÜZERİNE NOTLAR

ENGELS, KADIN, AİLE

UNUTMAMAK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR...

DERSİMİZ: KOMUTAN(IMIZ) CHE VEYA HASTA SIEMPRE, COMMANDANTE!

“SOSYALİZM VE İSLÂM” TARTIŞMALARINDA ÖNEMLİ BİR KAYNAK: BOLŞEVİK DEVRİMİ VE DİN

ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ ( 2 )

ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ

KİMİNİN DÜŞÜ, ÖTEKİNİN KARABASANIDIR

İKTİDARIN “KAYIKÇI DÖVÜŞÜ”: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

KADINLAR “SAVAŞ GANİMETİ” Mİ?

PANDEMİYLE GELEN(LER): DİSTOPYA MI, ÜTOPYA MI?

KAPİTAL’İN DİYALEKTİK MATERYALİST YORUMU

GEZİ/ HAZİRAN HAKİKÂTİ

“KADIN(LIK) BİLİNCİ” Mİ? (GENÇ BİR KADIN ARKADAŞIN SORUSUNA YANIT

“YASAM KÜÇÜKLERİMİ KORUMAK, BÜYÜKLERİMİ SAYMAK !

COVID-19 BİR TURNUSOL KÂGIDI

COVID-19: BÜYÜK RESMİ YA DA DEKADANS (2)

COVID-19: BÜYÜK RESMİ YA DA DEKADANS

ÜÇLÜ KRİZ SARMALINDA İNSAN MANZARALARI

“AGORAFOBİ”YE TESLİM OLMAMAK

İNFAZ DÜZENLEMESİ: “ADALET” Mİ DEDİNİZ?[*]

AKP, HSK, CORONA VE KADINA ŞİDDET

“İKİ KARDEŞ YAN YANA VE OMUZ OMUZA”: MUZAFFER –İLHAN- ERDOST

YÖNETENLER YÖNETEMEZ OLUP, YÖNETİLENLER YÖNETİLMEK İSTEMEYİNCE

KADINLARIN “YA BASTA!”SI

SAHNEYİ SOKAĞA, SOKAĞI SAHNEYE TAŞIYAN ESTETİĞİN ETİĞİ YA DA “YENİ(LMEYEN) KAPI”NIN MENŞEĞİ VEYA ONLARA DAİR

“VAR GİT ÖLÜM”: ÖLÜM RİTÜELLERİNE ANTROPOLOJİK BİR BAKIŞ

“İSA BOLİVYA’YA DÖNÜYOR” MU? YA DA BOLİVYA DERSLERİ

AKADEMİA’NIN “METAMORFOZ”U: “BAŞKAN”IN “ÜNİVERSİTELER”İ

KOLOMBİYA’NIN “BARIŞ”I!

İKİ “YOL” ÖYKÜSÜ ( 2 )

İKİ “YOL” ÖYKÜSÜ

GÜNDELİK YAŞAMI DÖNÜŞTÜRMEK: EKİM DEVRİMİ DENEYİMLERİ

SORU(N)LARIYLA BAŞKALDIRI(LAR)

“KIZIL’I MOR’A BOYAMAK” MI? HAYIR, TEŞEKKÜRLER!

YANITLAR

100 YIL DAHA YAŞAYASIN, İNSANCIL!

ÖLEN, NEO-LİBERALİZM DEĞİL, KAPİTALİZMİN KENDİSİ

DEVRİMLERE, KADINLARA VE NARODNİKLERE DAİR...

İYİ Kİ YAŞADILAR, İYİ Kİ YAZDILAR

AYŞE ÖĞRETMEN “DAVA”SININ ANIMSATTIĞI ( 2 )

AYŞE ÖĞRETMEN “DAVA”SININ ANIMSATTIĞI

“LÜZUM” ÜZERE: BİR KEZ DAHA İSTANBUL SEÇİMİ

İSTANBUL SEÇİMİ - BİR DEĞERLENDİRME

NEO-FAŞİZM(LER) “FEMİNİST” Mİ?

2019: YERKÜREDE VE COĞRAFYAMIZDA İŞÇİ SINIFI(MIZ)[2)

2019: YERKÜREDE VE COĞRAFYAMIZDA İŞÇİ SINIFI(MIZ)[

MASKELİ FAŞİZM: “POPÜLİST AŞIRI SAĞ”

ELEŞTİRİ, HAYATTIR; YAŞATIR!

“HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK” MI SAHİDEN?!

2019’UN 1 MAYIS’INA KENAR NOTLARI

VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU 3

VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU (2)

VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU

KADINLARIN BAŞKALDIRI TARİHİ VEYA “ÖNCE KADINLARI VURUN!

SEN ÇÜRÜMENİN RESMİNİ ÇİZEBİLİR MİSİN ABİDİN? YA DA MEMLEKETTEN EĞİTİM MANZARALARI

1968’İN 50. YILINDA SARI YELEKLİLER

“YA SEV YA TERKET”: BİR BİAT ARACI OLARAK MOBBİNG

YENİDEN HAYKIRABİLMEK: “YERİMİZ MUTFAK DEĞİL, DÜNYA

“KADINLAR İÇİN OLABİLECEK EN KÖTÜ ALAŞIMIN ORTASINDAYIZ”

ÖLÜMSÜZ ABİ(MİZ) OKTAY ETİMAN

Selam olsun bizden önce geçene

KEŞFEDİLMEMİŞ GELECEĞİN BİÇİMLENMESİ İÇİNDİ SAMİR AMİN

SAHİCİ OLMAK

HAVADIR, SUDUR, ATEŞTİR YANİ HAYATTIR GRUP YORUM

YARGI BAĞIMSIZLIĞI” MI DEDİNİZ ?

“ATAERKİ” ÜZERİNE

ÖFORİNİN ORTASINDA, UNUTULMAMASI GEREKENLER

KAPİTALİZMİN KENDİNİ İMHASI: NEOLİBERALİZM

SEN MİSİN “BARIŞ” DİYEN!

MARKSİZM VE KADINLARIN KURTULUŞU

AKP, İSLÂM, FAŞİZM ve KADINLAR

“KRAL ÇIPLAK” DEME VAKTİ: 2018 İSTANBUL’UNUN 1 MAYIS’(LAR)I

YA SOSYALİZM YA BARBARLIK!

OKTAY AĞABEY(İMİZ)

AKP’NİN “MUHAFAZAKÂR”LIĞI NEYE DENK DÜŞER?

KADIN(LAR) VE DEVRİM(LER)

AFRİN (VE SURİYE), AFRİN (VE SURİYE’N)İN ÖTESİDİR

KÜLTÜR “YERLİ VE MİLLİ” MİDİR? YA DA NEDİR?

EMPERYALİZM, T. “C” VE AFRİN

FAŞİZM VE KADINLAR

“YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER” NE KADAR “YENİ”?[

İŞÇİ SINIFININ KADINLAŞMASI

ZAPATİSTALARIN 33. YILI: BİR DEĞERLENDİRME

MARX’TAN ÖĞRENEN BİR ÇUKUROVALI: OKTAY ETİMAN

MURAT’IN DÜŞÜ, LAMBORGHİNİLER VE DÜNYAYI DEĞİŞTİREBİLMEK

MARKSİZM + V. İ. LENİN = EKİM DEVRİMİ (NOTLARI)

AKP’NİN EĞİTİM SİSTEMİ Mİ DEDİNİZ?

HAMZA YALÇIN DERHÂL SERBEST BIRAKILMALIDIR

SOYKIRIMA TANIKLIK(LAR)

BİR İKTİDAR ARACI OLARAK KORKU

EMEKÇİLER, İŞSİZLER, YOKSULLAR NEREDE?[

“HALKIN SOYTARISI” DARIO FO “TİYATRONUN BÜYÜCÜSÜ”YDÜ

AKP’NİN EĞİTİM SİSTEMİYLE İMTİHANI

TOTALİTERLEŞMEYE, İHVAN’LAŞMAYA KARŞI

OĞLUM(UZ) ÖLÜMSÜZDÜR

ULAŞ, ULAŞ’TIR…

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VAZGEÇİLEMEZ, ÖNCELİKLİ DEĞERDİR

BAŞKALDIRIDIR MİZAH YA DA HİÇ!

NE OLDU O “İMTİYAZSIZ, SINIFSIZ, KAYNAŞMIŞ KİTLE”YE?

HER KÖYDE BİR “KÖPEK” VARDIR...

“EVET” ÇIKSA DA “HAYIR”!

“MARKSİST-LENİNİST ROMAN YAZARI” : VEDAT TÜRKALİ

“CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ” VEYA BU KADAR YETKİYİ BABANIZA VERİR MİYDİNİZ

BİR “ELEŞTİRİ”YE KISA KENAR NOTLARI

ALEVÎLİK VE SINIF MÜCADELESİ: KÜLTÜR VE EKONOMİ POLİTİK

“DEMİRİN TUNCUNA, İNSANIN…”

PARANOYA VE MEGALOMANİNİN (“YENİ”) REJİMİ

TOTALİTARYANİZMİ SOKAKTA ALT EDEBİLMEK

FİDEL İÇİN SANCAĞI YARIYA İNDİRMEYİN, DAHA DA YÜKSELTİN!

AKP’NİN KADINLARA KARŞI SAVAŞI: “MADAM GİBİ ÖLMEK”

KRİZ, SAVAŞ VE İŞÇİ SINIFI ÜZERİNE GÖRÜŞLER

“ÇOCUKLAR ÖLMESİN” DEMEK “TERÖR SUÇU” MU?[*]

LATİN AMERİKA: SAĞIN GERİ DÖNÜŞÜ-2/ PARAGUAY: “TEKNİK DARBE”[*]

LATİN AMERİKA: SAĞIN GERİ DÖNÜŞÜ - 1/ BREZİLYA ÖRNEĞİ[*]

DARBE GİRİŞİMİ VE SONRASI[*]

“LAİKLİK” Mİ? HANGİSİ?[*]

KADINLAR GERÇEKTEN DE “SINIFLAR-ÜSTÜ” MÜ?[1]

ÇOCUKLARININ ETİYLE BESLENEN ÜLKE[*]

AKP’NİN “BAŞKAN”LIĞI[*]

GÜNDEM’E, DÜNE VE BUGÜNE DAİR…[1]

RECEP’İN TÜRKÜ(/ŞİİR)LERİ[*]

AKP’NİN MUHAFAZAKÂRLIĞI, İSLÂMCILIĞI, NEOLİBERALİZMİ VE KADINLAR[*]

İBRAHİM KAYPAKKAYA VE KÜRT SORUNU[1]

“BİR DAHA ASLA” DİYEBİLMEK İÇİN: GÖZALTINDA KAYIPLAR[*]

“ESKİ(MEYEN)/ YENİ TÜRKİYE”DE BARIŞ (MI?)![*]

VAHŞETİN ALTERNATİFİ VAR ELBETTE![*]

GERÇEKTEN DE NEDİR “TERÖR”?[1]

1 MAYIS 2016 DERS(LER)İ[1]

LATİN AMERİKA’NIN DESAPARECIDO’LARI[*]

TANTALOS’U YARATMAK[1]

“KÜRESEL KÜLTÜR” MÜ?[*]

2016'DAKİ 1 MAYIS('IMIZ)

"İNSANLAR, BİR ŞİİR OKUDUKLARI, BİR RESME BAKTIKLARI İÇİN İSYAN ETMEZ!"

KAPİTALİZM, KÜLTÜR, DİRENİŞ[*]

“SUSMA, SUSTUKÇA SIRA SANA MUTLAKA GELECEK!”[1]

NİCE ONYILLARA ‘YENİKAPI’LI YOLDAŞLAR[*]

AKADEMİNİN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN[1]

SUSMA! SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK...[1]

HANGİMİZ ÖZGÜRÜZ Kİ?[1]