COVID-19: BÜYÜK RESMİ YA DA DEKADANS (2)

Sibel ÖZBUDUN

COVID-19: BÜYÜK RESMİ YA DA DEKADANS (2)

II.2) KAPİTALİZMİN BÜYÜK BUNALIMI

 

Covid-19 ile hızlanıp, derinleşerek yaygınlaşan kapitalizmin Büyük Bunalımı’ndan sadece biz değil, IMF de söz ediyor.

IMF’nin, ‘Küresel Finansal İstikrar Görünümü: Covid-19 Zamanında Piyasalar’ (Nisan 2020) başlıklı raporunda, “Covid-19 salgını, küresel piyasalara benzeri görülmemiş bir darbe indirdi” değerlendirmesi yapılıp, “Piyasalar ‘fırtına’ ile karşı karşıya,” diye ekleniyor.[55]

Yine IMF Başkanı Kristalina Georgieva, coronavirüs salgını nedeniyle 2020’nin son derece zor olacağı vurgusuyla, “Büyük Buhran’dan bu yana yaşanan en kötü ekonomik daralmayı bekliyoruz,”[56] demeden edemiyor.

Aynı karamsarlık “Şimdi çığır açacak bir dönemde yaşıyoruz... Başarısızlık dünyayı ateşe verebilir,”[57] diyen Henry Kissenger için de geçerli.

‘The Washington Post’a göreyse, “Kapitalizm krizde: ABD’li milyarderler, kendilerini zengin eden sistemin geleceğinden kaygı duyuyorlar.”[58]

Ancak bu daha başlangıç; “Coronavirüsü gelmekte olan daha büyük krizlerin küçük bir kesiti,”[59] Noam Chomsky’nin ifadesiyle…[60]

Yaşananlar tek başına coronavirüs salgınına bağlanmamalı. Yaşananların tek başına salgına bağlanması, elbette yanlış. Neo-liberalizm zaten iflas etmeye başlamıştı ve bu iflas Covid-19 ile iyice görünür oldu; o kadar...

Büyük bir finansal balon vardı. Bu balon zaten patlayacaktı. Virüs, bu balonu patlatan iğne oldu. İnsanlar, şirketler, devletler çok borçlandırıldı. “Küresel borç stoku, 260 trilyon doları aşmıştı.”[61] Büyük iflas dalgası kapıyı çalıyordu.

Yani 1980’lerden başlayarak “başka alternatif yok” koşullandırmalarıyla sürdürülen küreselleşme efsanesi için deniz tükenmişti.

“Küreselleşme” diye sunulan emperyalist talan ile birlikte kamusal ve toplumsal nitelikte olan eğitim, sağlık, su ve doğal kaynakların tedariki gibi tüm sosyal hizmetler giderek ticarileştirildi, piyasanın arz - talep mantığına dayalı birer ticari metaya dönüştürüldü. Temiz suya, sağlığa erişim, parası olana sunuldu... Sonrası malum!

Küresel ticaretin üçte ikisinin dünyanın en büyük 2 bin oligopolcü şirketin idari kararlarıyla yönlendirildiği; gezegenimizde mal ve hizmet üretiminde çalışan 3.5 milyar insanın yarısının sosyal güvenceden uzak, parçalanmış, güvencesiz istihdam biçimlerinde istihdam edildiği; dünyada en yüksek gelirli yüzde 1’lik nüfusun milli gelirden aldığı payın ortalamasının yüzde 30’a ulaştığı; buna karşın aşağıda yer alan yüzde 50’lik nüfusun aldığı payın ortalama sadece yüzde 12’de kaldığı; 2016 itibarıyla dünyamızda yaratılan servetin yüzde 82’sine dünyanın en zengin yüzde 1’lik nüfus tarafından el konulduğu; daha açık ve özet bir ifadeyle, gelir eşitsizliğinin, fırsat eşitsizliği ile birlikte başat gitmekte olduğu bir küresel düzenden daha başka ne beklenirdi ki?[62]

Covid-19 birlikte, tüm iktisadi ve sosyal kurumları çöküntüye uğratan salgından ve verili tablodan sürdürülemez kapitalizm sorumludur.

Müthiş bir yıkıma yol açan şok dalgasını Fransa Ekonomi Bakanı, “Durum şu an ancak 1929 krizi ile kıyaslanabilir,” diyerek tariflerken; Almanya Ekonomi Bakanı da, “Tüm piyasalar tam anlamıyla çöktü” diyerek durumu özetliyordu.[63] 

‘Deutsche Bank Securities’ baş ekonomisti, “Zaten kâbuslar görüyorduk ve uyandığımızda kâbusun maalesef gerçek olduğunu gördük. Rakamlar, durumun ABD ve Avrupa için inanılmaz derecede ciddi olduğunu söylüyor,”[64] diyerek egemenlerin kaygılarını özetliyordu.

Aslında Fransız bakan, 1930’lara atıfta bulunmakla hiç de haksızlık etmiyor. 2008 krizi sonrası sık sık “1930’lara mı dönüyoruz?” tartışması gündeme gelmişti ki, 1930’lar şiddetli bir sınıf mücadelesinin önemli bir dönemeciydi. Yani Eric Hobsbawm, “Aşırılıklar Çağı”[65] olarak adlandırdığı faşizmin, iç savaşların, devrimlerin, isyanların, emperyalist rekabetin uçlarında yaşandığı alt üst oluş kesitiydi.

Tarih yeniden bir “Aşırılıklar Dönemi”ne kapı açıyor; “uçurumdan yuvarlanmak” sözü artık tüm dünya ekonomileri için geçerliyken; salgın, kapitalizmin büyük krizini öne çekiyor.

Egemen sınıfın yöneticilerinin de inkâr edemediği üzere sürdürülemez kapitalizm, 1929’u andıran bir bunalıma sürükleniyor.

Ulaşılan koordinatlar da sürdürülemez kapitalizm, geçici mali krizler ve borç krizlerinden farklı olarak, büyük bir depresyonla yüz yüzeyken; işte kimi gerçekler ve itiraflar: 

* BM raporuna göre, salgının neden olduğu ekonomik hasar, küresel çapta 400 ila 600 milyon insanın daha yoksulluğa itilmesine neden olacak. Küresel yoksulluk son 30 yıldır ilk kez artacak…

* ‘Dünya Ticaret Örgütü’ (WTO) coronavirüs salgınının 2020 yılında ticarette yüzde 13 ila yüzde 32’lik bir azalmaya neden olacağını açıklıyor…

* IMF, pandemi nedeniyle küresel ekonominin 2020’de “keskin bir daralma” yaşayacağını ve bunun 1930’lardaki Büyük Buhran’dan beri en büyük düşüşü tetikleyeceğini söylüyor…

* ABD’de, bir haftada 6.6 milyon kişi işsizlik yardımına başvurdu. Böylece, ülkede üç haftada, bu yardıma başvuru yapanların sayısı 17 milyona yükseldi. Bu daha önce hiç görülmemiş bir sayı. 2008 mali krizinde, çok daha uzun bir sürede 9 milyon kişi işini kaybetmişti…

* ‘Uluslararası Çalışma Örgütü’ (ILO) raporunda, virüs krizi İkinci Dünya Savaşı’ndan beri karşılaşılan en büyük kriz olarak nitelendirildi…[66]

Bu kadar değil; şunlar da eklenmeli!

ILO, Covid-19 krizinin 2020’nin ikinci çeyreğinde küresel olarak çalışma saatlerinin yüzde 6.7’sini ortadan kaldırmasının beklendiğini, bunun da 195 milyon kişinin tam zamanlı işini kaybetmesi anlamına geleceğini bildirdi.[67] Ayrıca coronavirüs krizinin bir de her bir ülke içerisinde tetiklemekte olduğu toplumsal cinsiyet boyutu var. Kriz dönemlerinin hemen her defasında öncelikle kadın emekçileri daha şiddetli etkilediği biliniyor.[68]

1929’daki “Büyük Buhran/ The Great Depression” insanlık tarihinde bir kez oldu bir daha yaşanmaz deniyordu. Yaşananlarla bu “iddialar” da anlamını yitirmiş oldu.[69] Tıpkı Immanuel Wallerstein’ın, “Gerçek krizler sistem çerçevesi içinde üstesinden gelinemeyecek güçlüklerdir,”[70] vurgusundaki üzere…

Ancak bunlara karşın Yeşil Sol Parti Eş Sözcüsü Sinan Tutal’ın, “Emperyalist kapitalist sistem şimdiye kadar kriz dönemlerinde kendini yenileyerek çıkmanın koşullarını sağlamıştır. Bu seferde kendini yeniden inşa etme potansiyeli var gözüküyor”;[71] veya KHK’lı Yrd. Doç. Dr. Ahmet Murat Aytaç, “Kapitalizmi çökertecek tek bir büyük kriz yoktur ve böyle bir felaket beklemek beyhudedir… Maalesef reel sosyalizmin çöküşünden sonra birçok muhalif insan daha iyi bir dünya kurabilmek için doğal felaketlerden veya toplumsal travmalardan medet umar hâle gelmiştir,”[72] deyişleri üzerinde laf edilmesi bile abes olan “fikir(sizlik) temrinleri”dir! Ama yine de bir-iki laf etmeden geçmeyelim: Sinan Tutal sistemin “kendini yeniden inşa etme potansiyeli”ni nerede görüyor? Biraz açsa ya… Ya da Ahmet Murat Aytaç daha iyi bir dünya kurma umudunu toplumsal travmaların dışında nerede görüyor? Örneğin Fransız İhtilali, Paris Komünü ya da Ekim devrimi, “toplumsal travmalar”ın sonucu değil mi?

O hâlde coronadan da var olan kriz hâlinin, yol açacağı siyasi yönetememe durumunun da kaçınılmaz olduğu “es” geçilmeden; Covid-19’un krizle ezen ve ezilenler arasındaki çelişkiyi şiddetlendireceği öngörülmelidir.

Evet Önümüzde evrenselliği, kapsayıcılığı ve derinliği bakımından 1930 dünya krizini aratır bir büyük bunalım ile karşılaşılması olasıdır. Birçok yönden olağan krizlerden ayrı özellikler gösteren mevcut krizi atlatmak kolay olmayacaktır. Kitlesel ölümler, kıtlıklar, savaşlar, devrimler ve karşıdevrimler birer ihtimaldir.

“Kriz-sever kapitalizmin bu krizi de atlatabileceğini söyleyenlerin fena hâlde yanıldığını, bu hayal kırıklığının kolayca restore edilemeyeceğini düşünüyorum… Türkçede ‘Sermayenin Mikropolitikası’ adlı kitabı yayınlanan Jason Read birkaç gün önce ‘XX. Yüzyıl: ya sosyalizm ya barbarlık. XXI. Yüzyıl: ya komünizm ya yokoluş’ diye bir tweet atmıştı, buna şahsen ben de imzamı atarım,”[73] diyen Tuncay Birkan’ın görüşlerini paylaşmamak mümkün değil.

Çünkü sürdürülemez kapitalist gerçek, “XXI. Yüzyılda Ya Komünizm Ya Yokoluş”u “olmazsa olmaz” kılmaktadır.

 

II.3) SÜRDÜRÜLEMEZ KAPİTALİST GERÇEK

 

“Olmaz olmaz” saptamamız, kimilerine uymuyorsa, onlara; Yuval Noah Harari’nin, “Serbest piyasaya duyulan inanç Noel Baba’ya duyulan inanç kadar naiftir”; Julio Cortázar’ın, “Anlamak bizi değiştirir. O andan itibaren, bir dakika öncesinde olduğumuz kişi değilizdir artık; sonsuza dek değişmişizdir,” saptamalarını hatırlatmakla başlayalım.

Evet sürdürülemez kapitalist gerçeğe ilişkin (Noel Baba’vari) hurafeleri bir kenara bırakıp; anlamakla (ve elbette anlatmakla) mükellefiz!

Örneğin “Coronavirüs krizinin boyutu hastalığın tehlikesi kadar sağlık sisteminin organize şekilde bozulmasından da kaynaklanıyordu… Kemer sıkma politikaları sağlık sistemini salgına karşı zayıf düşürdü.”[74] Bunun sorumlusu, “Ama”sız, “Fakat”sız kapitalizmdi…

İnsan(lık) tarihinde bazen 50 milyon gibi çok ağır can kaybına yol açan pandemiler yaşadı. Ama belki ilk kez bir hastalık, insan ile birlikte habitatını da hedef alıyordu! Hangi toplumda? Ekonomi egemen toplum olarak küreselleşmiş kapitalizmde!

Kolay mı? Doğanın milyarlarca yılda oluşturduğu dengelerini altüst eden kapitalizm, yediğimizi içtiğimizi kirletip, ekolojik yıkımın boyutlarını geri dönülmez noktalara sürükledi.

Bu noktada Rosa Luxemburg’un, ‘Sermaye Birikimi’ başlıklı yapıtında,[75] ilksel birikimin kapitalizmin ayrılmaz bir unsuru olduğunda ve yeni pazarlar ve yeni emek kaynakları açmaya ve yaratmaya devam etmek zorunda olduğunda ısrarı asla unutulmamalıdır. Çünkü kapitalizmin bugünlerinde tanık ve taraf olduğumuz felaket ve yıkımın, çok şeyi görünür hâle getirmesi; kapitalizmin saçma sapan mantık(sızlığ)ını ortaya koyuyor.[76]

Sakın ola unutulmasın: Kapitalizm daha fazla kâr amacıyla yönetilen kaos ve düzensizlik imparatorluğudur. Rosa Luxemburg’un ifadesiyle, “Felaketlerin sürekli üretimi için bir makinedir.”

Bu makine -şöyle veya böyle!- çalıştıkça felaket çaplanacaktır. Burada soru(n), “dönüşüm dönemi” imkânını ezilenleri lehine çevirebilmekten geçiyor.

Şimdi düşünüp, yanıtlama zamanı: “Birinci Dünya Savaşı’yla başlayan ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar uzanan dönemi tek bir dönüşüm dönemi olarak düşünmek olanaklıdır. Şimdi yine benzer bir dönemden geçiyor olabilir miyiz?

Öldürücü bir virüs salgını ortasında, tıbbi bir metafor çok uygun düşer: Ya hastanın bünyesi kendini tamir ederek iyileşir ve yaşamaya devam eder ya da hasta, yenik düşerek ölür. Kriz bu iki olasılığın birden ortada olduğu karar anıdır. ‘İki Dünya Savaşı’nı, büyük depresyonu, yeni teknolojilerin doğuşunu, faşizmleri ve devrimci gelişmeleri kapsayan dönemi böyle de düşünebiliriz. Bu son derecede sarsıntılı ve yıkıcı dönem, hem kapitalizmin ufkunu aşma (hastanın ölme), hem de kapitalizmin değişerek yenilenme olasılıklarını gündeme getirmişti… Covid -19, ‘krizin’ adeta kötü ‘sonsuza dönüşmüş’ (giderek dejenere olan) sürecinin üzerine hem bu sürecin bir ürünü hem de dengeleri altüst etmeye aday bir hızlandırıcı olarak geldi.”[77]

Özetle, kelimelerle tarifte zorlandığımız karmaşık krizle yüz yüzeyiz. Öyle ki köklü ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel krizleri doğuracak bir ana krizle! Bu nedenle dünyada ekonomik-sosyal-siyasal hiçbir şey Aralık 2019 öncesi gibi olmayacak. İnsanın Covid-19 ile savaşı ne zaman, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın; tarih, karşıt dinamiklerin görülmemiş yeni bir savaşının taşıyıcı rayları üzerinden hızlanacak.[78]

 

III. AYRIM: YERKÜRENİN COVID-19 HÂLİ

 

Tüm bunlar -yerkürenin Covid-19 hâliyle- tarihi hızlandıracak…

Elias Canetti’nin, “Günlük yaşam, yalanlardan kurulu yüzeysel bir düzendir,”[79] uyarısına rağmen “Nasıl” mı?

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Covid-19 nedeniyle yerkürenin İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en zorlu krizle karşı karşıya olduğunu söylerken; ILO, salgın yüzünden 5 ila 25 milyon kişinin işini kaybedebileceğini ve 860 milyar ile 3.4 trilyon dolar gelir kaybı yaşanabileceğini öngörüyor.

Raporda ayrıca dünyadaki kırsal nüfusun yüzde 50’sinin, kentsel nüfusun ise yüzde 20’sinin sağlık sigortası olmadığına, gelişmekte olan ülkelerin gayri safi yurtiçi hasılasının yaklaşık yüzde 2’sini sağlığa ayırdığına, küresel ortalamanın ise 4.7 olduğuna dikkat çekiliyor.[80]

Yine ‘Oxfam’ın yayınladığı ‘Yoksulluk Değil, Onurlu Bir Yaşam’ raporuna göre, Covid-19 salgını dolayısıyla duran ekonomik faaliyetler sebebiyle küresel nüfusun yüzde 6 ila 8’i yoksullaşabilir; küresel nüfusun yarısı salgın sonrasında yoksulluk sınırının altına düşebilir.[81]

Aynı raporda, coronavirüs salgını sonrası dünya genelinde yaşanan ekonomik durgunluk sebebiyle yaklaşık bir milyar insanın yoksulluk sınırında yaşayabileceğini açıklandı. Buna göre dünya genelinde günlük 1.90 doların altında kazanan ve “aşırı yoksul” olarak tanımlanan 434 milyon kişinin, dünya genelinde 922 milyona ulaşacağı kaydedildi. Bunun yanında yoksulluk sınırı olarak kabul edilen ve günde 5.50 doların altında kazanan kişilerin sayısının ise 548 milyondan 4 milyara çıkabileceği ifade edildi.[82]

Bu veriler ışığında kapitalist dünyada, küresel mülkiyetin dağılımı konusunda yaşanan adaletsizliklerin geldiği boyutu da anlamak açısından ‘2019 Oxfam Raporu’na göz atmak da gerekecektir. Buna göre, 2019’da yerküredeki en zengin 2 bin 153 kişinin serveti, dünya nüfusunun yüzde 60’ına tekabül eden en yoksul 4.6 milyar kişinin toplam servetinden fazla![83] Bir başka deyişle, 2153 kişinin servetinin “kamulaştırılması”, dünya nüfusunun yüzde 60’ının varlığını ikiye katlayabilir!

Rapor dünyanın en zengin 22 erkeğinin Afrika’daki tüm kadınlardan daha fazla servete sahip olduğunu vurguluyor. Yine rapora göre kadınlar ve kız çocukları hiç ücret almadan bir yılda tam 12.5 milyar saat çalışıyor, buna karşılık küresel ekonomiye 18.8 trilyon dolar katkı sağlıyor.

Bu konuda net bir uzlaşma olmamakla birlikte buraya bir de dünya kaynaklarının tam kapasiteyle çalışmalarının dünya genelindeki nüfusa yetip yetmeyeceği tartışmasını eklememiz gerekiyor. Kimi kaynaklara göre dünya kaynakları 11 milyar insana, kimi kaynaklara göre 13 milyar insana yetecek kadar geçim aracı üretebiliyor. Yani en kötü senaryoyu baz alsak bile, şu anda dünya geneline yayılmış kitlesel yoksulluğu, kaynakların adaletsiz dağılımıyla açıklamamız kaçınılmaz. Dünyada kıtlık yok, bolluk var; ama bir yanda milyarlarca yoksul, diğer yanda dünya zenginliğine el koymuş mülk sahibi sınıflar varken; artık bu hâl sürdürülemez!

Bunlara bir de Covid-19’un yıkıcı etkilerini eklemek gerek; neo-liberal hükümetlerin kaynaksız bıraktığı, acımasızca ticarileştirdiği sağlık sistemlerini çökertilmesinin yol açtığı kaotik kapışma gibi…

Coronavirüs salgınıyla birlikte koruyucu malzeme ihtiyacı küresel krize dönüştü. 3 Nisan 2020 tarihli haberlere göre, Dışişleri Bakanı Arancha Gonzalez Laya, Türkiye’de üretilen solunum cihazlarının tesliminin gerçekleşmediğini belirtip, “Coronavirüsle mücadelede lazım olabileceği gerekçesiyle kendilerinde tutuyorlar,” dedi

Almanya Sağlık Bakanı Jens Spahn maske pazarında savaş yaşandığını belirtirken “Tüm dünya maske peşinde. Maskeler altın değerinde” ifadelerini kullandı.

Maske başta olmak üzere koruyucu ekipman sıkıntısı yaşayan bir başka ülke de Kanada. Başbakan Justin Trudeau, ülkedeki hastanelerin 60 milyon maske ve koruyucu malzemeye ihtiyacı olduğunu söyledi, ancak şu anda 11 milyon maskenin temin edildiğini açıkladı. Kanada’da yayınlanan ‘Journal de Montreal’a göre, Quebec bölgesinin Hong Kong’a sipariş ettiği 10 bin koruyucu maske de ABD’nin Ohio eyaletine yönlendirildi. Trudeau ise ortak mücadelede işbirliği vurgusuyla ABD’ye sert eleştiriler yükseltti.

Brezilya Sağlık Bakanı Luiz Henrique Mandetta da Çin’den sipariş ettikleri maskelere ABD’nin el koyduğunu savundu.

‘Der Spiegel’ daha önce Almanya’nın sipariş ettiği 6 milyon maskenin transfer sırasında Kenya’da kaybolduğu haberine yer vermişti. Öte yandan Alman ve Fransız yetkililer, ABD’nin Çin’deki üreticilere piyasanın çok üzerinde fiyat teklifi vererek Avrupa ülkelerinin söz konusu üreticilerle yaptığı anlaşmaları bozduğunu iddia etti.

Fransız bir doktor, sipariş verdikleri maskeleri ABD’li alıcıların kendi önerdiklerinin üç katı fiyatlar teklif ederek aldığını kaydetti. Ayrıca dört AB ülkesi arasında da maske krizi çıktı. İsveç şirketi Mölnlycke, Çin’den İspanya ve İtalya’ya gönderilmek üzere ithal ettikleri maske ve eldivenlere Fransa’nın el koyduğunu duyurdu.[84]

Bu duruma ilişkin kapitalizm konusunda denilebilir ki: “La Belle Époque/ Altın Çağ” bitti; “Siyah Kuğu” sendromu başladı!

Hatırlayın: “Bu pandemi tipik bir tarih kazası” diyor Berlusconi yıllarının liberal ekonomi bakanı Giulio Tremonti ve sözlerine I. Dünya Savaşı’na yol açan “Saraybosna gibi tıpkı” diyerek devam ediyor:

“Saraybosna (Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Arşidük Ferdinand’ın öldürülmesiyle) kıvılcımı çaktığında, kimse bunun eski Avrupa’nın sonunu getiren bir Dünya Savaşı yaratacağını beklememişti. Ne ki öyle oldu. Saraybosna ile (XX. yüzyıl başındaki gelişme ve iyimserlik dönemi) ‘La Belle Époque’ kapandı. Şimdi Covid-19 da günümüzün bir nevi Saraybosna’sı.

Orada da olduğu gibi tıpkı bu salgın da altın bir çağı, küreselleşmenin altın çağını bitirdi. Pazar ekonomisine kutsallık atfeden XX. yüzyılın son ideolojisi ‘piyasacılığa’ son verdi. Pandemi elbette bilim tarafından alt edilecek. Ama yaşanan trajedi küreselleşmenin sınırları ve zaaflarını göz önüne koydu. Sokağa çıkma yasağı bitip, dışarı çıktığımızda kendimizi büyük bir enkaz önünde bulacağız.”

Bu sözlerin liberal ekonominin İtalya’daki en büyük gurularından birisi tarafından telaffuz ediliyor olması, çok şaşırtıcı ve çarpıcı. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”ci Berlusconi düzeninin bir numaralı ismi dahi bunları bugün söylüyorsa, varın gerisini siz hesap edin...[85]

Demiştik ya: “La Belle Époque” bitti. Eski tüfek sosyalistlerden Ugo Intini, yaşanları “Siyah Kuğu” sendromu ile anlatıyor. Lübnanlı matematikçi Nesim Taleb’in 2000’ler başında ortaya attığı “Siyah Kuğu” kuramı, yaşadığımız çağı ve tarihi beklenmedik badirelerin şekillendireceğini ifade ediyor. Bilim, ekonomi, teknolojinin olağan akışının aksine ülkeler ve insanlığın yazgısını, ender olguların belirleyeceğini belirtiyor.

“Siyah Kuğu”ların varlığına çağlar boyunca inanılmamış. Taleb, varlığı sorgulanan “Siyah Kuğu”nun oysa sürpriz bir zamanlamayla karşımıza çıkarak dünyayı başımıza yıkabileceğini söylüyordu.

Taleb’in kuramına atıf yapan Intini, 26 Mart 2020 tarihli ‘Il Dubbio’daki başyazısında: “Siyah Kuğu sonunda çıkıp geldi,” diyor: “Üstelik yalnız değil. Donald Trump başta olmak üzere kendisine öngörülmez ve tehlikeli liderler eşlik ediyor… Arkada kalan dönemi (Birinci Dünya Savaşı öncesinin vur patlasın çal oynasın tasasızlık dönemini çağrıştıran) bir ‘La Belle Époque’ olarak anabiliriz. O günlerin artık yalnız yasını tutabiliriz.”

“Siyah Kuğu şoku”, İtalya’nın ruh hâlinin özeti gibi![86]

Nihayet tüm bunlara eklenmesi gereken: “Sosyal isyan korkusu... İtalya Başbakanı Giuseppe Conte’nin masasına konan istihbarat raporları bu belirsizliğin uzaması hâlinde sosyal isyanın kaçınılmaz olduğu”nu belirtiyor..[87]

 

III.1) COVID-19’UN MERKEZ ÜSSÜ: EMPERYALİST ABD

 

Covid-19 depreminin merkez üssü emperyalist ABD iken; “Amerikan Rüyası” diye pazarlanan kâbusa ilişkin, “Herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vaktinin geleceğini bilmiyor musun?” diyen Søren Kierkegaard’ın uyarısını anımsamak/ anımsatmamak mümkün mü?

Coronavirüs, emperyalizmin gerçek yüzünü ortaya sererken; emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerinin dünyayı felaketin eşiğine sürüklediğini ve öte yandan da kapitalistlerin insan(lık) sağlığını ve yaşamını değil, şirketlerin çıkarlarını ve sömürüleri korumakla mükellef olduğu gerçeğini gözlerimizin içine soktu.

Kim ne derse desin; Covid-19 salgını, dünya kapitalist sisteminin gerçek yüzünü gösterdi. Zengin ülkeler, emperyalist efendiler, virüse karşı mücadele edecek, insan hayatını kurtaracak insanî önlemler almaktan tümüyle uzakken; her biri, artarda, tekelleri koruyacak, rant sağlayacak “ekonomik” önlemler açıklamanın ötesine geçmedi/ geçemedi. Emekçilerin payına ise, ürettikleri artı değer ve ödedikleri vergielle misliyle ödedikleri “sefalet destekleri” oldu.

Yine kim ne derse desin; yerkürenin tamamına yayılan pandemi emperyalist-kapitalist sistemin üretim ilişkilerinin bir sonucu olarak yaşanmaktadır. Kapitalizm “daha fazla kâr” için daha fazla üretim yasasını işletmeye başladığında, bu yasayı hayata geçirmenin önündeki engellere yöneldi. Üretim çılgınlığı tüketim çılgınlığını, ekolojik dengeyi, doğayı, toplum yaşamını alt-üst ederek ilerledi. Pazarlar bu yıkımlarla büyüdü ve gelişti. Kurulu sistemin tıkanıklığı Covid-19’la patlak verdi. Her şeyin metalaştığı, kâr amacına hizmet eder hâle getirildiği, sağlık da dahil olmak üzere bir dizi alanda özelleştirmelerin yaşandığı sistemde iflas bayraklarının çekilmesi de kaçınılmaz olmuştur.

Pandemi evet bir yanıyla emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerinin bir sonucu iken diğer yanı ise bu tür salgınların toplumlar tarihinde genel olarak yeni karşılaşılan bir mesele olmamasıdır yani bir yanıyla doğanın bağrında olan bir durum olmasıdır. Ancak üzerinde durulması gereken sorun; salgınlar, doğal afetlerle mücadelede ve bunlara karşı gelişmiş bilim-teknoloji olanaklarına rağmen “Ortaçağ döneminin” yetersizliklerini andıran bir gerçekliği ortaya çıkmış olmasıdır.

Bunlar işin bir yanıyken; öteki yan da coronavirüsün ortaya döktüğü gerçeklerin acil durum sinyalleri veriyor olmasıdır; coronavirüsün kapitalizme ve neo-liberal politikalara vurduğu ağır darbenin kanıtıdır bu sinyaller...

Söz konusu durumda emperyalist kapitalist sistemi aşan örgütlü iradi bir müdahale olmadıkça, yerli yerinde kalacaktır; “sonsuza dek” toplumu çürütmeye devam edecektir.

Bilinir: Rekabete ve kâr hırsına dayalı bir sistem olarak kapitalizm, krizlerle iç içedir. Kapitalist krizlerin yarattığı alabora artık yerküreyi ve tüm canlılığı tehdit eder düzeye ulaşmıştır. Bu gidişata “Dur!” denilmezse, sürdürülemez kapitalizm kendi yıkımıyla birlikte insanlığın yok oluşunu da devreye sokacaktır.

 

III.2) TRUMP’LI AMERİKAN FELAKETİ

 

Başkan Donald Trump’ın, “Biz hiçbir şey yapmasaydık 2.2 milyon insanın ölmesi bekleniyordu ama bunun çok altında olan 100 bin ila 200 bin ölümle bu süreçten çıkarsak, iyi bir iş çıkardık demektir,”[88] ifadesiyle betimlenen Amerikan felaketine gelince…

Hatırlanacağı üzere coronavirüs salgını başladığında Trump umursamaz açıklamalar yaptı. Ocak 2020 sonunda bir muhabirin sorusu, “Her şey kontrolümüz altında. Sadece Çin’den gelen bir kişi var ve o da kontrolümüz altında. Her şey gayet iyi,” diye yanıtladı.

Salgın hakkında 10 Şubat 2020’de “Görünen o ki Nisan’da, teorik olarak, havalar ısındığında, mucizevi bir şekilde yok olacak,” dedi.

Şubat 2020 sonunda vakalar görülmeye başladığında ise, “Önümüzdeki kısa sürede sadece 1-2 kişide olacak. Çok şanslıyız,” derken; 17 Mart 2020’ye gelindiğinde, “Bu bir salgın. Ben daha salgın ilan edilmeden bunun bir salgın olduğunu hissetmiştim,” diyebildi!

Sonra da 28 Şubat 2020’de Güney Carolina’daki konuşmasında, Demokratların coronavirüsü kendisini yıpratmak için kullandığını belirtti -ve bunu da “Onların yeni bir gülünç yalanı” (hoax) olarak niteledi. Muhaliflerinin, kendisini kötü göstermek için bu durumu “siyasallaştırdığını” belirtti.

Özetle 22 Ocak 2020’de “pandemi değil”; 10 Şubat 2020’de “Nisan’da biter”; 27 Şubat 2020’de “Mucize gibi bir anda bitecek” diyerek salgını sürekli küçümseyen Trump, gerçekte salgından memnundu. Çünkü salgının rakibi Çin’in ekonomisini yıkacağını düşünüyordu. O kadar ki ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross, 30 Ocak 2020’de “Çin’deki Covid-19 salgını Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” diye seviniyordu![89]

Trump’lı Amerikan felaketinin bu “sevinçleri”nin(!?) içerideki karelerine gelince…

Öncelikle ABD’de sağlık hizmetlerine erişemeyen, sağlık sigortası olmayan 86 milyon insanın olduğu ve buun da nüfusun yaklaşık üçte biri olduğu unutulmamalıdır![90]

ABD’deki pandeminin merkezi olarak kabul edilen New York eyaleti valiliği ve belediyesi’nin açıkladığı verilere göre, Latinler New York şehrinin toplam nüfusunun yüzde 29’unu, virüs yüzünden hayatını kaybedenlerinse yüzde 34’ünü oluşturuyor. Nüfusun yüzde 22’sini oluşturan Afrikalılar Amerikalılar yani siyahlarsa virüs yüzünden ölenlerin yüzde 28’ini oluşturuyor. Ölümler en çok gelir düzeyinin en düşük olduğu mahallelerde görülüyordu.[91]

Bunun yanında New York’ta Mt. Sinai Hastanesi’nde çalışan sağlık görevlileri, yeterli koruyucu kıyafet olmadığı için üzerine çöp torbası geçirerek “korunuyor”larken; “Benim annem gözden çıkarılabilir değil. Sizin anneniz gözden çıkarılabilir değil. İnsan hayatının üzerine dolar işareti koymayacağız. Eğer bu, ekonomiye karşı halk sağlığı meselesi ise tek seçenek halk sağlığıdır. İnsan hayatına değer biçemezsiniz. Kimse borsa uğruna Sosyal Darwinizm’den söz etmemeli” diye haykırıyordu New Yok Valisi Andrew Cuomo...

Ayrıca corona salgınının 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’ndan daha fazla işsizlik krizi yaratacağını öngörüyordu Warwick Üniversitesi’nden ekonomist Prof. Dr. Roger Farmer...

New York’un Çin Mahallesi’ndeki dükkânına müşteri gelmediği için işçilerini çıkardığını, bu durumun bir aydan fazla sürmesi hâlinde işyerini kapatacağını anlatıyordu esnaf...

ABD Merkez Bankası’nın (FED) hesabına göre 47 milyon Amerikan üç ay içinde işini kaybedebilir. Bu durumda ABD’deki işsizlik oranı yüzde 32’yi aşmış olacak…[92]

ABD’de sadece Mart 2020 sonundaki haftada 3 milyondan fazla kişi işsizlik maaşı almak için başvuruda bulundu. 2009’daki mali kriz sırasında işsizlik oranı rekor kırarak yüzde 10’a ulaşmıştı. İşsizlik oranının 2020 Mayıs’ına kadar yüzde 13’e kadar çıkabileceği söyleniyor. Federal Reserve Bank of St. Louis’den bir ekonomist ise, 2020 Haziran sonuna kadar işsizliğin yüzde 32’ye varabileceğini açıkladı…[93]

Ücretli hastalık izni olmayan dev uluslararası şirketler listesinin en tepesindekiler: Sonic, Applebee’s, Pizza Hut, Burger King, Subway, Domino’s Pizza, Dunkin Donuts, Wendy’s, McDonald’s, Taco Bell’di...

Ve “Araba kazalarında da her yıl Covid-19’dan daha fazla insan kaybediyoruz ama üretimi durdurma çağrısı yapmıyoruz. Herkes işine dönmeli,” diyebiliyordu hâlâ Trump![94]

Bu kadar da değil; ABD’nin Los Angeles kentinde Covid-19 belirtileriyle başvurduğu sağlık ocağından “sigortası olmadığı” gerekçesiyle geri çevrilen ve ardından Antelope Valley Hastanesine giden genç, hastanede geçirdiği 6 saatin ardından hayatını kaybetti![95]

Nihayet “Kapitalizmin ölüm koşulu ürettiği” vurgusuyla Silvia Federici, “Bugün Amerika’da 20 bin kişinin corona virüsten öldüğü konuşuluyor. Bu berbat bir şey, korkutucu… Fakat 2019 yılında 48 bin kişi kendi canına kıydı, intihar etti, çünkü bu yaşam giderek daha üzücü, daha zor hâle geliyor… Amerika’da 2017-2018 yılları arasında 60 binden fazla insan influenzadan/gripten hayatını kaybetti ve yaklaşık yarım milyon insan kanserden öldü. Binlercesi de diyabetten ölüyor. Bu istatistikler, savaşlar bir yana, kapitalist sistemin hâlihazırda sürekli bir ölüm koşulu ürettiğini gösteriyor. Toplumun hedefi refah ve iyi yaşam olmalı, özel kâr değil,”[96] diye ekliyordu!

Tüm bunlar yetmezmiş gibi… İktidar ilişkilerinin seçkinlerinin, özellikle ABD’de Covid-19 salgınıyla mücadele ederken alınan önlemler karşısında artık sabrı taşmaya başlamış. Bunlar salgına değil, adeta ölüm kültüne dönüşmüş sermayenin çıkarlarına odaklanmak istiyorlar!

‘Fox News’, “… ‘Sosyal mesafe’ kararları doktorlara bırakılamaz”, “Tedavi hastalıktan beter çıktı” diyor!

Teksas Valisi’ne göre, “Yaşlılar, gençler için ekonomiyi kurtarmak uğruna ölmeye hazır”!

Trump, Fox’un iddiasını tekrarladıktan sonra ekliyor: “ABD ekonomisi kapatılmaya uygun değil”![97]

İşte “Amerikan Rüyası” denilen kâbus…

 

III.3) CORONA YIKIMI HER YERDE!

 

Sadece ABD’de mi? Elbette değil! Corona yıkımı yerkürenin her yerinde…

‘London Imperial College’nın modellemesine göre, “Covid-19 salgını, dünya nüfusunun yüzde 90’ını enfekte edebilir ve virüse karşı önlemler alınmazsa 40.6 milyon insanı öldürebilir,”[98] denilen İngiltere’de kişisel koruyucu ekipman eksikliği nedeniyle çöp torbaları giyerek hastalara bakmak zorunda kalan 3 hemşirenin coronavirüs testlerinin pozitif çıktığı açıklandı![99]

Yunanistan’da 2500 kişinin kaldığı Ritsona Kampı’nda coranavirüs salgını baş gösterdi![100]

Öte yandan salgın nedeniyle birçok ülkede sınırlar kapatılırken; İsviçre’de salgın nedeniyle iş yerleri kapanan göçmen işçilerin ülkeyi terk etmeleri isteniyor![101]

Ve Covid-19 ilgili açıklamasında ambülansların artık yaşlı bakım evlerine gelmediğini belirten Paris Belediye Başkan Yardımcısı Emmanuel Gregoire, “Acil yardım çağırıyoruz ancak Acil ‘gelmiyorum’, ‘yapamam’ diyor ve hastalar odalarında yapayalnız kalarak ölüyor,” dedi![102]

Özetin özeti Lady Gaga’nın bile, “Evet, birliktelik duygusu çok hoş. Yalnız, şu an eziyet gören, çocuğu olan, işini kaybetmiş bir kadının verdiği mücadele ile benimki aynı değil. Aynı gemide olmak o yüzden yanıltıcı bir ifade,”[103] demek zorunda kaldığı koordinatlarda kapitalizm bir kez daha dökülüyor; her zamankinden de vahim ölçeklerde…

Malum; 2001-2020 yılları arasında dünya çapında binden fazla salgın ortaya çıktı

‘Dünya Sağlık Örgütü’ (WHO) verilerine göre, sadece 2001-2016 kesitinde 168 ülkede halk sağlığını tehdit eden binden fazla salgın ortaya çıktı. Söz konusu kesitte “halk sağlığı krizine” yol açan dört hastalık küresel bir tehdit oluşturdu. Bunlar: SARS, (2003), pandemik H1N1 (Domuz gribi, 2009), MERS-CoV (2012-2015), ebola (2014) idi. Şimdi beşincisiyle karşı karşıyayız: COVID-2019.

Küreselleşmenin ve küresel kapitalizmin koçbaşı IMF de “XXI. Yüzyılın Küresel Sağlık Tehditleri” başlığında ilk sırada “Pandemi riski”ni anıyor (diğerleri çevresel tehlikeler, bulaşıcı olmayan hastalıklar ve ruhsal bozukluklar ve antibiyotik direnciydi).

Meselenin ekonomik boyutuyla ilgilenen IMF, 2013 rakamlarını esas alarak şiddetli bir grip pandemisinde küresel GSYİH’de yüzde 4.8’lik düşüş yaşanabileceğini ve bunun da 3.6 trilyon dolara eşdeğer olduğunu belirtiyordu belirtmesine ama; kapitalist küreselleşme ile birlikte enfeksiyon hastalıklarının da hızla yayılımı söz konusu artık...[104]

XXI. yüzyılda yeni tehlikelerle geliyor: İklim krizi ve pandemiler, bu yüzyılın yeni halk sağlığı tehditleri arasında ilk sıralarda ve kapitalistlerin bunlara önlem alması mümkün değil!

Yeni çalkantılar kaçınılmaz. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e göre, “Salgının ve ekonomik etkilerin istikrarsızlığı, karmaşayı ve çatışmaları artırabilecek.”[105]

İnsan(lık)ın salgınla mücadelesinde, salgının sadece bir sağlık meselesi değil; sınıfsal olduğunu gündelik pratiğinde yaşayarak öğrenecek.

Bu bağlamda tarihi iyi bilmek, önceki salgınlardan ders çıkarmak da sağlık önlemleri kadar gerekli ve vazgeçilemezken; şu veya bu biçimde, corona salgınıyla birlikte sosyalizm umulmadık mecralarda üstü kapalı dillendirilmeye başladı. Köprüler kamulaştırılsın diyen mi ararsınız, su- elektrik bedava olsun diyen mi? Elbette hiç birisi sosyalizm lafını ağzına almadığı gibi, geçmişte bu taleplerle ortaya çıkanlara ne yaptıklarını da söylemiyorlar.

O hâlde “İnsanlar gün gelir gemilerini yakar ve geri dönmezler,”[106] denilen bir güzergâhtayız ve Stefan Zweig’ın, “Tüm acılar korkaktır, kendisinden daha güçlü olan yaşama isteği karşısında geri çekilir,”[107] uyarısını kulaklarımıza küpe etmeliyiz.

DEVAM EDECEK

26.05.2020 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ ( 2 )

ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ

KİMİNİN DÜŞÜ, ÖTEKİNİN KARABASANIDIR

İKTİDARIN “KAYIKÇI DÖVÜŞÜ”: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

KADINLAR “SAVAŞ GANİMETİ” Mİ?

PANDEMİYLE GELEN(LER): DİSTOPYA MI, ÜTOPYA MI?

KAPİTAL’İN DİYALEKTİK MATERYALİST YORUMU

GEZİ/ HAZİRAN HAKİKÂTİ

“KADIN(LIK) BİLİNCİ” Mİ? (GENÇ BİR KADIN ARKADAŞIN SORUSUNA YANIT