ANAYASA, BAŞKANLIK SİSTEMİ VE LAİKLİK[*]

Temel Demirer

ANAYASA, BAŞKANLIK SİSTEMİ VE LAİKLİK[*]

“Kralların iktidarı hem akla,

hem de ahâlinin ahmaklığına,

ama bilhassa ikincisine dayalıdır.”[1]

 

Yerküremiz yanında coğrafyamız ile bölgemiz tarihin tanık olduğu en ağır soru(n)larla yüzleşmekteyken; bunların ardında yeniden paylaşım ve yapılanmayı devreye sokan sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Bunalım dinamiği yatıyor.

  1. Gramsci’nin, “Eski ölmekte ama yeni doğamıyor, bu geçiş döneminde büyük bir çeşitliliğin hasta belirtileri gözüküyor,” saptamasıyla betimlenebilecek verili tabloda; Sykes-Picot’nun nihayete ermekte olduğu bölgemizde bir yeniden paylaşım söz konusudur. Bu ve bununla bağıntılı faktörlerden doğrudan etkilenen coğrafyamızdaki yeniden yapılanma, III. Büyük Bunalım’ın daha da vurgulu hâle geldiği kapitalizmin sürdürülemezliğinden soyut ele alınamaz, alınmamalıdır da.

Bunlarla bağıntılı olarak coğrafyamızda AKP ile devreye sokulan yeniden birikim modeli; anayasa, başkanlık sistemi ve laiklik üçgenindeki (farklı veçheler içeren) tartışmaları devreye sokuyor.[2]

“Yeni” anayasa üzerinden yürütülen didişme, traji-komik “anayasa takiyyesi”nde somutlanırken; muradın başkanlık sistemi dayatmalarına ve laiklik konusundaki farklı hesaplara yönelik olduğu her adımda ortaya çıkıyor.

Seyfi Öngider’in “Toplumu bir ‘deli gömleği’ içine soktuğu söylenilen 12 Eylül Anayasası’ndan kurtulma söyleminde ‘demokratik ve sivil anayasa’ vurgusu dikkat çekiyor. Gerçekten mümkün mü bu? Yoksa bir yandan böyle söylenip, konuşulmaya başlanıp sonuçta tümden vazgeçilecek veya Erdoğan’ın ‘Başkan Baba’ olmak niyetine ve hevesine uygun bir yanıt mı verilecek?”[3] sorusu tüm yakıcılığıyla gündemdeyken; ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Raşit Kaya, “Anayasa tartışmaları 50 yılı aşkın bir süredir Türkiye siyasal gündeminin önde gelen konusu… Kısacası Türkiye’de hep bir ‘anayasa sorunu’ oldu,”[4] diyor.

“Hep var olan anayasa sorunu”na ilişkin olarak da Prof. Dr. Ergun Özbudun, “Mevcut şartlar altında kuvvetler ayrılığına dayanan bir anayasa değişikliği şu anda mümkün değil”;[5] Cafer Karatepe, “Yani nesnel olarak da bu iktidardan demokratik bir anayasa beklemek boş bir hayaldir”;[6] Hakkı Taş, “Anayasalar devletin bahşettiği, tam da bu nedenle ‘gerek duyduğunda’ geri alabildiği haklar ve bu sistemi sürdüren bir yapı öngörmekten öteye gitmedi”;[7] İbrahim Ö. Kaboğlu, “… ‘Anayasa takiyyesi’ne hayır demek için bilgilenme, örgütlenme ve eyleme geçme, her zamankinden daha acil bir ‘sorumlu yurttaşlık’ görevidir,”[8] saptamalarıyla, üzerine yaygaralar kopartılan traji-komik “anayasa takiyyesi”nin ne olduğunu ortaya koyuyorlar.[9]

 

  1. AYRIM: ANAYASA NEDİR

 

Anayasa, Latince “constituere” fiilinden türetilmiş bir sözcüktür. “Con” ön ekinin başat anlamı, birlikte veya beraber olma; ‘Statuere’ fiili ise kurma, oluşturma, yerleştirme, dikme anlamlarını taşımaktadır. Bu yalın etimolojik bakışla bile anayasa, birden fazla aktörün birlikte kurma, oluşturma, yapma etkinliğine işaret eder.

Dolayısıyla, tek bir aktörün, bir siyasi partinin topluma anayasa dayatma hakkı olamaz. Anayasalar, ülkenin tüm sorunlarını çözen sihirli metinler olmamakla birlikte, toplumları için gerçek bir oydaşmanın kristalize olmuş hâllerini yansıtan toplumsal mimari projesidir.

Dolayısıyla gerçek anlamda bir toplum sözleşmesi niteliği taşıyabilecek bir anayasa için, öncelikle toplumun tüm kesimlerinin özgür iradelerini ortaya koyabileceği bir ortamın oluşturulması yaşamsal önem taşımaktayken; “Anayasaları ‘kurucu meclis’ler yapar!”[10]

Elbette her ekonomi-politik gerçeklik gibi, anayasa, devletin temel kuruluşunu, işleyişini, kişilerin hak ve özgürlüklerini düzenleyen ana kanun olarak, bir toplum sözleşmesi niteliği taşımaktadır. Anayasalar, varoluşsal olarak ideolojiktir; dolayısıyla “ideolojisiz anayasa” kavramı tıpkı “zorunlu seçmeli ders”, veya “anti-militarist ordu” söylemleri gibi (dil bilimcilerin ifadesiyle) bir tür oksimorondur. Yani sıfat, nitelediği ismi çürütür.

“Anayasa ideolojisiz olamaz; hiçbir yasa da ideolojisiz olamaz! Bunun nedeni, başta anayasa olmak üzere tüm hukuk sisteminin varolan üretim ilişkisinin bir üst-yapı ağı olmasıdır. Hâl böyle olunca, bir ülkede uygulanan ekonomik sistemin felsefesi tüm kurumlara ve oradan da temel yasa olan anayasaya ve bir bütün olarak tüm hukuk sistemine yansır. Bundan dolayı farklı üretim sistemleri farklı devlet sistemlerini ve böylece şekillenen hukuk sistemini ortaya çıkarmıştır. Kısacası, her üretim ilişkisi kendi devlet ve hukuk sistemini yaratır ve onun içinde gelişir.”[11]

Anayasaların ideolojisiz olması gerektiği yönündeki söylem, bizzat liberal ideolojinin tartışmalı bir okumasıyken; bu söyleminin kendisi ideolojik bir önermedir. Çünkü sosyal, felsefi, iktisadi vs. hedef ve ilkelerinin teknik normla ifadesi ya da görüntüsü olan anayasalar toplumsal uzlaşmanın hukuki çatısıdır. Böyle olunca devleti tam burada düzenleyici olarak işlevlendiren hukuki metinler olarak ortaya çıkan sözleşmedir...

Tarihinden de anlaşılacağı üzere anayasa denen belge özünde iki kısımdan oluşur: Birincisi temel hak ve özgürlüklerin çerçevesinin belirlenmesi (yani haklar), ikincisi ise, eski bir tabirle teşkilât-ı esasiye yani devletin temel teşkilât yapısına mündemiç yükümlülükler.

 

I.1) ANAYASA(LAR) TARİHİ

 

“Büyük Ferman” anlamına gelen Magna Carta, batı tarihinde ilk anayasal belge olarak kabul edilir.

Bu metin İngiltere Kralı I. John’un 1215’te imzaladığı bir fermandır. Bugün “anayasa” dendiğinde zihnimizde canlanan metinlerle ilişkisi sınırlıdır: İngiltere kralı ile baronların karşılıklı yükümlülüklerini ve haklarını saptayan bir metindir Magna Carta. Ancak kralın haklarını tanımlaması ve sınırlandırması nedeniyle, modern kamu hukukunun öncel metinlerinden kabul edilir. Magna Carta 1295’ten sonra birkaç kez değiştirilmiştir. 1297 versiyonu ise İngiltere’de hâlâ yürürlüktedir.

Fermanın, Papa III. Innocent, Kral John ve baronları arasında imzalanmış oluşuna bakıldığında, onun, özgürlükleri belirlemekten çok toplumda egemen güçler arasındaki dengeleri belirleyen bir işlevi olduğu anlaşılıyor.

Örneğin Magna Carta’daki, “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, malı ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır” şeklindeki hüküm, günümüz hukuk sisteminin de temellerini oluşturdu. Magna Carta Libertatum, daha sonra Amerikan devrimlerinin de fikri ilham kaynağı oldu.

XIII. yüzyılda kralın yetkilerinin sınırlandırılması ile başlayan süreç, XVI. yüzyılda başlayan demokrasi (parlamentarizm) hareketleriyle devam ediyor ve yolun sonu daima anayasacılık anlayışına varıyor. XVI. ve XVII. yüzyılda monarşiler yıkılmaya başlarken, gelişen demokrasi hareketleri kralın yanında bir parlamentonun oluşması gerektiği fikrinde birleşiyor ve böylelikle Magna Carta ile kralın hegemonya alanını daraltan hareketler, artık kralın yanına bir “meclis” koymaya başlıyor ve “meşruti monarşi” dönemine geçiliyor.

İngiliz sömürgeciliğine karşı bir “bağımsızlık” ve “özgürlük” ruhuyla başladığı ifade edilen 1776 ve 1780 Amerikan devrimleri sonucunda ise insanlık tarihi modern anlamda ilk anayasa örneklerine şahit oldu. Amerikan devrimleri sonucunda 1780 yılında Massachusetts Anayasası oluştu. Ancak federal anlamda ilk ABD Anayasası, 1787 yılında imzalandı ve dünyanın en eski modern anayasası olarak tarihteki yerini aldı. Söz konusu anayasa, sert bir kuvvetler ayrılığını öngördü ve temel mantığı hâlâ ABD ve birçok Latin Amerikan ülkesinde geçerliğini sürdürdüğü gibi dünyanın pek çok yerindeki anayasacılık hareketlerine ilham kaynağı oldu.

Amerikan devrimlerinin ardından ve onlardan da esinlenilerek Fransa’da gerçekleşen 1789 Devrimi, Avrupa ve etkisine aldığı tüm coğrafyada modern anlamda anayasacılığın yayılmasına olanak sağladı.[12]

“Anayasa” sözcüğüne bugün yüklediğimiz anlam açısından bakacak olursak; Aydınlanma çağıyla ortaya çıkan temel bir kanun olduğunu teslim etmemiz gerekir. Ama kelime, İngilizce ve Fransızca’daki hâliyle (constitution) çok daha eskidir ve “bünye”, “yapı” gibi anlamlarının yanı sıra, siyasal bağlamda “düzen” veya “nizam” anlamında kullanılmıştır. Bir ülkeyi yöneten kanunların tümüne birden “constitution” deniyordu.[13]

XVIII. yüzyıl sonunda Amerikan ve Fransız devrimleri sonucu ortaya çıkan bu anayasaların en belirleyici özelliği; kamusal hakları bütün (erkek) bireylere yayarak vatandaş eşitliğini getirmiş olmalarıdır. Dolasıyla bu anayasaların ilk modern ulusların ya da ulus-devletlerin kurucuları da olduğu söylenebilir.

Kıta Avrupa’sında, Fransa’dan Danimarka’ya, Habsburg İmparatorluğu’ndan Alman ve İtalyan devletlerine kadar hemen her ülkeyi etkileyen 1848 devrimlerinin bir anlamda anayasa devrimleri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama 1848 devrimleri, birçok ülke de başarısız olurken, başarılı oldukları ülkelerde de farklı sonuçlar doğmuştur. Örneğin Danimarka’da anayasalı monarşiye geçilirken, Fransa’da cumhuriyete geçilmiştir.

 

I.1.1) OSMANLI DA ANAYASA

 

Osmanlı devletinde anayasacılık hareketleri, merkezi yönetimden önce Balkan eyaletlerindeki bağımsızlaşma sürecinde ortaya çıktı. Romanya’nın (Eflak ve Boğdan) 1832 ve 1864 tarihli, Sırbistan’ın 1838 ve 1869 tarihli anayasal belgeleri ve anayasaları Osmanlı devleti tarafından onaylandı.

Ayrıca 1856 Islahat Fermanı gereği olarak Osmanlı cemaatlerinin kendi iç yönetimlerini düzenlemek için hazırladıkları “nizamnameler” de, ilgili cemaatler bakımından anayasal nitelikte belgelerdi.

Burada konuya ilişkin olarak bir parantez açıp, Selçuk Erez’den aktaralım:

“Tanzimat Fermanı nedir? 1839’da Sultan Abdülmecid tarafından hazırlanan, Mustafa Reşid Paşa tarafından okunan ve azınlıkların, can ve mal güvenliğinin sağlanacağını, herkesten gelirine göre vergi alınacağını vb. açıklayan fermandı.

Islahat Fermanı, yine Sultan Abdülmecid zamanında 1856’da yayımlanan, Mehmet Ali Paşa tarafından okunan ve siyasi kuruluşlar, azınlık hakları vb. konularında yapılması tasarlanan değişiklikleri açıklayan padişah fermanıydı.

Sultan Abdülaziz Fermanı? 1860’da padişah tarafından sadrazama hitaben yazılmış, “Halkımın huzur ve mutluluğu en büyük emelimdir. Onların canları, malları, namusları, kanunlarımızla korunacaktır...” gibi sözler içeren bir fermandı.

Hatt-ı Hümayun, yani fermanlar nedir? Padişah’ın yayımladığı buyruklardır... Batıda genellikle “Charter” olarak anılır. Anayasa’dan farkları nedir? Anayasalar, padişah buyruğu olmayıp halkı temsil eden bir meclis tarafından hazırlanırlar ve bu nitelikli bir mecliste ya da bir halkoylamasında kabul edilirler.

Söz konusu kıstaslara göre, II. Abdülhamid tarafından atanan bir kurulca hazırlanmış olan 1876 tarihli Kanun-u Esasi, hukuki biçimi açısından bir anayasa değil, bir fermandı.”[14]

Bu kapsamda Osmanlı merkezi yönetimi bakımından XIX. yüzyılda ortaya çıkan Sened-i İttifak (1808), Gülhane Hatt-ı Hümayunu (1839) ve Islahat Fermanı gibi belgeler, kısmen de olsa iktidarı sınırlayan ve özgürlükleri güvence altına alan belge niteliğinde görülmüştür.

1876’da devletin kurtuluşunu batılı siyasal kurumların benimsenmesinde bulan bir kesimin gayretleriyle ortaya çıkan Kanun-i Esasi, toplumsal gelişmenin ancak anayasalı ve parlamentolu bir rejimle mümkün olabileceği fikriyle savunulmuştu.

Mithat Paşa, Kanun-i Esasi’nin mimarı olarak bilinmekle birlikte, bu metnin ortaya çıkışını tek kişinin çabası olarak görmek doğru değildir. Osmanlı’larda özgürlük ve meşrutiyet düşünceleriyle yetişen Tanzimat Dönemi kuşağı içinde, yönetici seçkinler ve aydınlardan oluşan bir muhalefet hareketi ortaya çıkmıştı. Bu hareket Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve sonrasında Abdülhamid ile pazarlık yapılması gibi baskıcı yöntemleri de kullanarak Meşrutiyet’in ilanında etkili oldu. Meşrutiyet hazırlıklarının Mithat Paşa’ya mal edilmesini istemeyen ve onun hazırladığı metni beğenmeyen padişah, anayasa taslağını hazırlamak üzere Cemiyet-i Mahsusa adlı bir komisyon kurdu. 28 üyeli bu komisyonun 16’sı sivil bürokrat, 2’si asker ve 10’u ulemadandır. Ayrıca bu komisyon üyelerinin üçü Hıristiyan’dı!

Cemiyet-i Mahsusa isimli komisyon, Mithat Paşa’nın hazırlamış olduğu Kanun-u Cedid isimli anayasa taslağını, padişahın isteği üzerine Sait Paşa’nın çevirdiği 1814, 1830 ve 1875 tarihli Fransız anayasalarını, ayrıca Belçika, Polonya ve Prusya anayasalarını dikkate alarak bir tasarı hazırladı. Daha çok Belçika Anayasası’nın izlerini taşıyan bu tasarı, Mithat Paşa’nın başkanlığındaki Heyet-i Vükela’dan geçerek 23 Aralık 1876’da padişah tarafından kabul ve ilan edildi.

Metnin hazırlanması aşamasında temel tartışma konusu, padişahın ve parlamentonun yetkilerinin ne olacağıydı. Mithat Paşa, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi isimlerden oluşan liberal kanat, parlamentonun yetkilerini, Mütercim Rüştü Paşa, tarihçi Cevdet Paşa gibi isimlerden oluşan tutucu kanat ise padişahın yetkilerini arttırma mücadelesi vermiştir. Mücadelede tutucu kanadın kazançlı çıktığı açıktır; Anayasa, padişahı sorumsuz ve mukaddes ilan ederken, parlamentoya hükümeti denetleme yetkisi vermemiş, yasama yetkisini ise ancak padişahın ön izni ve onayına tabi olmak kaydıyla vermiştir. Bu durum, ilk Osmanlı Parlamentosu’nun batı örneklerinde olduğu gibi hükümdarın iradesini sınırlayan bir organ olarak değil, Osmanlı-İslâm geleneği çerçevesinde bir meşveret organı biçiminde tasarlandığını gösteriyor.

1909 Anayasa değişiklikleri ile parlamentonun yetkileri artırılacak ve rejim gerçek bir meşruti monarşi niteliği kazanacaktır.

1876 Kanun-u Esasi’si, 1909 ve 1918 arasında altı kez değişikliğe uğramıştır. Bunların en önemlisi, fiili olarak Şubat 1909’dan itibaren uygulanan ama ancak Ağustos ayında resmileşen ilk değişikliğidir. Hatta bir madde kaldırılmış, yirmi bir madde değiştirilmiş ve üç madde eklenmiş olduğundan, neredeyse bir “1909 Anayasası”ndan bile söz edilebilir. Bu değişiklikleri, Osmanlı devletinde ilk kez parlamentarizme geçiş olarak değerlendirebiliriz.

Toparlayarak özetlersek: 1876 Anayasa’sı ile Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi yönetimi yarı meşruti bir yapıya geçti. Bu yapı içinde çift meclisli bir Meclis-i Umumi’de, daha çok yetkilere sahip ve Padişah tarafından seçilen kişilerden oluşan bir Heyet-i Ayan ve Padişah, Meclis-i Vükela, Şûra-yı Devlet tarafından kuşatılmış halkın seçtiği tek temsilî ve demokratik organ olan Heyet-i Mebusan bulunmaktaydı. Kuşkusuz bu gelişimi İngiliz klasik parlamentarizminin gelişme sürecini ve bu gelişimin sınıfsal tabanlarını gözönüne alarak değerlendirmek doğru olmaz. 1876 Anayasa’sının getirdiği sistemde, monarkın yetkilerinin bir meclisle sınırlanması, yeterli olmamakla birlikte önemli bir gelişmeydi.

Osmanlı İmparatorluğu’nda monarşinin meşruti bir nitelik kazanması, II. Meşrutiyet’le birlikte gelen 1909 Anayasa değişiklikleri ile sağlandı. Bu değişiklikle, ilk kez, yasama ve yürütme organları padişahtan koparak demokratik organlar durumuna geldiler. Heyet-i Mebusan’ın yetkileri artırılarak güçlendirildi. Temsilî niteliği ve yetkileri olan bir meclise karşı sorumlu bir bakanlar kurulu konuldu ve bakanlar kurulu bakımından güvenoyu mekanizması işlemeye başladı. Ayrıca yürütmenin silahı olan “meclisi fesih” yetkisi, padişahın tek başına kullanacağı bir yetki olmaktan çıkarılarak belli koşullara bağlandı. Böylece monarkın yetkileri azaltılarak gerçek bir meşruti monarşiye geçildi. Yasama- yürütme arasında yumuşak bir ayrılık öngörüldü ve düşürme- fesih dengesine dayalı klasik parlamentarizme adım atılmış oldu. Ancak bu çabaların geniş bir halk kitlesine dayanmaması ve İttihat ve Terakki’nin tek parti durumuna gelip ordunun da desteği ile baskı, terör yöntemleri ile muhalefeti sindirmesi, parlamenter sistemin başarısız olmasına neden oldu.

1921 Anayasası ise tamamen ulusal Kurtuluş Savaşı’na özgü nevi şahsına münhasır bir model getirdi. 1876 Anayasası’nın geçerli olan hükümleriyle birlikte çift anayasalı bir dönem yaşandı. Bu dönemde tüm yetki mecliste toplanılarak yasama erki mutlaklaştırıldı. 1924 Anayasası ile getirilen modelle ise meclis hükümeti sistemi ile parlamenter sistem arasında karma bir sisteme gidildi.

 

I.1.2) TEŞKİLÂT-I ESASİYE KANUNU

 

1921’deki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun anayasa olup olmadığı tartışmalı bir konudur. Geniş bir yorumla, yeni kurulan bir devletin (Türkiye Devleti) anayasası olarak görülebileceği gibi olağanüstü koşullarda, olağanüstü bir meclis olarak kurulan Büyük Millet Meclisi’ne özgü, geçici bir kanun olarak da görülebilir. Nitekim, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun hiçbir maddesi, devletin adı ne olursa olsun, anayasalı monarşiyi dışlayan bir düzene gönderme yapmaz. Ayrıca, o sıralarda geçerli olan 1876 Anayasası’nın yerine geçmez.

Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, büyük ölçüde Mustafa Kemal’in eseridir. Ancak TBMM’de İcra Vekilleri Heyeti adına sunulmuş ve Meclis tarafından “Encümen-i Mahsus” adlı bir komisyona havale edilmiştir. Son biçimiyle 18 Kasım 1920’de görüşülmeye başlanan kanun, salt çoğunluk sistemiyle oylanarak kabul edilmiştir.

1924 anayasası, ikinci meclis tarafından yapılmıştır. Söz konusu meclis yasama meclisi olduğundan, Teşkilât-ı Esasiye komisyonunca hazırlanan maddelerin mecliste tek tek tartışılıp oylanması yoluyla yapılmıştır. Maddeler, oturuma katılanların üçte iki çoğunluğuyla kabul edilmiştir. Çalışmalara 9 Mart’ta başlanmış, anayasa 20 Nisan’da kabul edilmiştir. Teşkilât-ı Esasiye komisyonu, Mustafa Kemal’e yakın kişilerin çoğunlukta olduğu bir kuruldu. Bu yüzden, hazırladığı maddeler cumhurbaşkanına önemli yetkeler tanıyordu. Başkomutanlık, geciktirici veto ve meclisi feshedebilme gibi yetkelerin hiçbiri mecliste üçte iki çoğunluğu sağlayamadı.

Ancak söz konusu komisyon hazırladığı “18 yaşını bitirmiş her Türk seçmendir” cümlesiyle kadınları da seçmen yapmak istemiş ama madde bu biçimiyle üçte iki çoğunluğu sağlayamamıştır.

“Devletin dini İslâm’dır” ibaresi, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’ndan 10 Nisan 1928’de çıkarıldı. Laiklik ilkesi ise Cumhuriyet Halk Partisinin temel ilkeleri olan altı ok’un diğer maddeleri ile birlikte 5 Şubat 1937’de Anayasa’ya girdi.

Türkiye’de kurucu meclis ve referandum kurumları ilk kez 1961 Anayasası’nın yapım sürecinde kullanıldı. Referanduma sunulan metnin kabul edilmemesi durumunda genel seçimlere gidileceği ve oluşacak yeni meclisin Anayasa’yı yapacağı esası kabul edilmişti.[15]

 

I.1.3) 1961’DEN 12 EYLÜL 1982’YE

 

1961 Anayasası, 1924 Anayasası’nda bulunmayan üç yeni ilkeyi cumhuriyetin nitelikleri arasında saydı. Bunlar “sosyal devlet”, “hukuk devleti” ve “insan haklarına dayanan devlet” ilkeleridir. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde, 1961 Anayasası’nın yeni bir demokrasi anlayışını esas aldığı görülür. 1961 Anayasası’nda milli iradenin temsil edildiği TBMM ve onun desteğine sahip hükümet, ülke yönetiminde tek söz sahibi değildir. Tarafsız bir cumhurbaşkanı, yasaların anayasaya uygunluk denetimini yapan bir anayasa mahkemesi, hükümetin ve idarenin işlem ve eylemlerinin yasalara uygunluğunu denetleyen Danıştay, hükümetten bağımsız meslek kuruluşları, uzman kuruluşlar, idari ve bilimsel açıdan özerk üniversite gibi çok sayıda kamu otoritesi ülke yönetiminde söz sahibi oldu! Dernekler ve sendikalar gibi her türden hükümet dışı örgütler iktidarları etkileme olanağına kavuştu. Bu yapı, çoğunlukçu demokrasi modelinden çoğulcu demokrasi modeline geçildiğini gösteriyordu.

1961 Anayasası ile getirilen sistemde artık güçler ayrılığı belirgin bir biçimde ortaya çıktı. Yasama yetkisi meclis ve senatodan oluşan TBMM’ye verildi. Bu yetkinin devredilemeyeceği açıkça belirtildi. Anayasa’da yürütmeden “görev” olarak söz edildi. Bu sınırlamada meclis hükümeti sistemi ile oluşan geleneğin etkisi vardı. 1961 Anayasasının getirdiği sistem, yasamaya belli bir üstünlük tanıyan parlamenter sistemdi.

1982 Anayasası ise 1961 Anayasası’nın çizgisini tashih ederek yürütmeyi güçlendirme yoluna gidecekti. 1961 Anayasası’nda yürütme sadece bir “görev” iken, 1982 Anayasası ile aynı zamanda bir “yetki” oldu.[16]

1982 Anayasası, 1961 Anayasası’nın getirdiği çoğulcu demokrasi modelini açıkça reddetmez ancak getirdiği düzenlemelerle pek çok alanda otoriter uygulamalara kapı aralar. Devlet yetkilerini büyük ölçüde cumhurbaşkanı ile hükümette toplar! Yasama ve yürütme organlarının faaliyetlerinin yargı tarafından denetimini güçleştirir.

Merkeziyetçi yapıyı güçlendirir. Bireyin özgürlüklerini değil, devletin özgürlükleri sınırlandırma yetkisini güvence altına alır. Kitlelerin depolitizasyonunu sağlamaya yönelik geniş siyaset yasakları getirir. Gelenekçiliği ve tutucu milliyetçiliği güçlendirir. Anayasa’nın hazırlandığı 12 Eylül rejimi döneminde, silahlı kuvvetlerin siyaset üzerindeki vesayetini eskiye oranla çok daha güçlendiren hukuki ve fiili düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.

1982 Anayasası yaklaşık otuz yıl boyunca çok ciddi bir değişime tabi tutulmadan yürürlükte kalmıştır. Özellikle baskıcı ve demokrasi alanlarını tıkayan, bunun yanında toplumun tüm yaşam alanlarını politik olgunluktan soyutlayan bu anayasa; 2010 yılında yine bir 12 Eylül’de referandumla kısmi değişimlere uğradı. Elbette ortaya çıkan sonuç; diğerlerinden farklı değildi. Yine Devlet’in ve elit kesimlerin çıkarları, toplumun önüne konuldu. Hatta askeri vesayet olarak 1982 Anayasası’na rengini veren ritüel, gerçekleşen bu referandumla Anayasa’ya siyasi vesayetin rengini aşıladı. Referandumun yapıldığı tarihlerde toplumun birçok kesiminin, özellikle liberal kesimlerin “yetmez ama evet” nidalarıyla yaklaştığı bu sürecin sonucunda tüm kesimler hüsrana uğramıştır.

 

I.2) “YENİ ANAYASA”YI TARTIŞ-MA(K MIŞ)!

 

İlhan Cihaner’in, “AKP elitleri ile anayasa yapmaya, hatta anayasa tartışmasına girişmek tüm suç ve günahlarını temize çekmeye hizmet eder. Faşizmin yerleşmesine hizmet eder,”[17] notunu düştüğü “yeni anayasa” tartışmaları; nihai kertede bir aldatmacadır; bunun ötesinde bir anlam da ifade etmemektedir.

2013 yılında kaleme alınan Fuat Keyman’ın, “Yaklaşık bir yıl önce, “Yeni Anayasa süreci bitiyor ve bizler aldatıldık” başlıklı bir yazı yazmıştım. Yazım üzerine, Anayasa Yapım Komisyonu üyeleri dahil, milletvekillerinden ve Cemil Çiçek’ten olumlu yanıt almıştım,”[18] feryadı tespitimizi doğrulamaz mı?

Bu noktada siz bakmayın, “Türkiye toplumu seçmiş olduğu Meclis’ten ‘garantili’, ‘riskleri azaltan’ ve ‘güven veren’ bir anayasa bekliyor,”[19] hezeyanlarına; “yeni” denilen anayasa konusunda İzzettin Önder’in altını çizdiği gibi, “Tabii ki bir anayasa yapabilir, ama her eser yapımcısının karakteri üzerinde yükseliyorsa, bu ortamda yapılacak anayasa demokratik bir anayasa olmaz, kesinlikle olamaz. Eğer siyasi ortam demokratik değilse, var olan anayasa dahi bu ortama geniş geldiğinden dolayı uygulanamıyorsa, o zaman tasarlanan anayasanın niteliği bizi ürkütmez mi!”[20]

Güven Gürkan Öztan’ın, “Sermaye-iktidar kol kola yeni anayasaya”[21] betimlemesini hak eden girişim; yani dönemin TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in “Toplumun bütün kesimlerince benimsenecek daha katılımcı, şeffaf ve demokratik” yeni anayasa “temennisi” de lafta kaldı.

Çiçek’in başkanlığını yaptığı TBMM Uzlaşma Komisyonu, “kurumların sıkıntıya düşmemesi, toplumda kutuplaşmaya ve kamplaşmaya yol açmaması” gerekçesiyle, siyasi partiler, sivil toplum ve meslek örgütleri ile üniversitelerin yeni anayasa konusundaki önerileri ile ilgili gizlilik kararı alarak, TBMM’nin web sitesinden kaldırılmasını kararlaştırdı.[22]

 

ANAYASA YAPIMINDA ÖRNEKLER[23][24]

GÜNEY AFRİKA

1997’de Güney Afrika Anayasası’nın hazırlanma sürecinde, halkın anayasanın içeriğine dair görüşlerini alabilmek amacıyla bir dizi yöntem uygulandı. Anayasanın halk açısından çok önemli bir fırsat olduğunu bildiren çarpıcı sloganlarla reklam kampanyası başlatıldı. Çalışmaları hakkında halkın birinci elden bilgi edinmesi için, Kurucu Meclis üyelerinin katıldığı sempozyumlar düzenlendi. Yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri seferber edilerek atölye çalışmaları yapıldı. Özellikle kırsal kesime yönelik ‘anayasal eğitim programı’ geliştirildi. Vatandaşlardan 2 milyona yakın dilekçe toplandı, bunlardan yaklaşık 10 bin öneri dikkate alındı. Halkın süreçten haberdar olması için haftalık bir resmi bülten çıkarıldı. Radyo ve televizyon programlarına katılan Kurucu Meclis üyeleriyle sorulu-cevaplı tartışmalar yapıldı. Vatandaşlar için anayasa telefon hattı ve bir web sitesi oluşturuldu.

İZLANDA

İzlanda anayasasının hazırlanış süreci de katılımcı demokrasinin önemli bir örneğidir. İzlanda halkı 1944’ten kalan anayasalarını neredeyse hep beraber değiştirebilme şansına sahip oldu. 522 gönüllü aday arasında yapılan seçimle Anayasa Komisyonu’nu oluşturacak 25 kişi seçildi. Komisyonun görevi, daha önceden adanın farklı bölgelerinden rastgele seçilmiş, 18 yaşından büyük 950 kişinin talep ve ihtiyaçları temel alınarak hazırlanan 700 sayfalık araştırmayı değerlendirmek, yasa formuna sokmak ve geniş katılımlı olarak yurttaşların yorumuna açmaktı. Anayasa yapım sürecinde internet ve sosyal medya önemli bir rol oynadı. Komisyon Facebook, Twitter, Youtube ve diğer sosyal paylaşım siteleri üzerinden yeni anayasayı halkın yorumuna açtı ve maddeler eleştirilere göre yeniden şekillendi. Parlamentoda taslak üzerinde yapılacak çalışmalardan sonra, halkın içeriğini hazırladığı metin referanduma sunuldu. İzlanda halkı anayasasının maddelerinin oluşturulmasından, onayına kadar her sürece katıldı.

 

Yani Egelilerin ifadesiyle “Kuru kıpırtı”dan, yani nafile çabadan başka bir anlam taşımadı.

 

I.2.1) “YENİ” ANAYASA = MADE BY ERDOĞAN

 

Erdoğan hergün “yeni anayasa” (pardon başkanlık sistemini de) temcit pilavı gibi önümüze sürse de; başbakanlığı döneminde, partilerin 2013’ün Mart ayı sonuna kadar yeni anayasada uzlaşmamaları hâlinde kendi taslaklarını Meclis’in ve milletin önüne koyacaklarını söylese de;[25] bunu yap(a)mamıştı!

Binbir çeşit başkanlık modelinden (yanlışlarla, çarpıtmalarla dolu) kokteyl (aşure mi deseydik?) Erdoğan söylemi için “… ‘Sivil anayasa’dan ‘yerli ve milli anayasa’ya geçiş, on yıllık evrime mi işaret eder?”[26] diye soran İbrahim Ö. Kaboğlu’nun altını çizdiği gibi, “Kurulmak istenen müstakbel rejimin ‘Türk tipi’ değil, kişiye özgü olacağı’ ne denli doğru bir saptama ise, Anayasa’nın etkililiği için ‘Türk tipi’ düzenlemeler yapma gereği de o denli gerçekçi”dir![27]

 

İSLÂM ÜLKELERİNDE ANAYASAL ÖRNEKLER[28]

Lübnan anayasası dışında bütün Arap ülkelerinin anayasaları İslâm’a gönderme yapar ya da İslâm şeriatı bizzat anayasadır. Maşrık (Ortadoğu) ülkelerinde “İslâm hukuku (şeriatı) pozitif hukukun kaynağı”dır.

Magrep (Kuzey Afrika) ülkelerinde İslâm devlet dinidir ama İslâm hukuku ile devletin hukuku arasında belirgin bir örtüşme zorunluluğu yoktur. Ama hepsinin anayasasında İslâm dini yer alır: 1- İslâm hukuku yasal düzene tam anlamıyla egemendir; 2- İslâm hukuku, pozitif hukuka esin kaynağıdır; 3- İslâm hukuku ile pozitif hukuk arasında belirgin bir ilişki yoktur.

1959 tarihli Tunus Anayasası madde 1: Tunus özgür, bağımsız ve egemen bir devlettir; dini İslâm, dili Arapça ve rejimi cumhuriyettir.

Cezayir Anayasası madde 2: İslâm devletin dinidir.

Fas Krallığı Anayasası giriş bölümü, Fas Krallığı’nın bir İslâm devleti olduğunu yazar.

Libya’da 1969 anayasasına göre İslâm devlet dinidir. 1977 anayasasında ise Kur’an’ın cemahiriye halkının yasası olduğunu yazar.

Mısır Anayasası madde 2: Devletin dini İslâm, resmi dili Arapçadır; İslâm şeriatının ilkeleri yasamanın temel kaynağını oluşturur.

Suriye Anayasası madde 3: 1) Cumhurbaşkanının dini İslâm dini olmalıdır, 2) İslâm hukuku yasamanın temel kaynağıdır.

Ürdün Krallığı Anayasası madde 2: İslâm devlet dinidir ve resmi dil Arapçadır.

Suudi Arabistan Krallığı Temel Yasası madde 2: Suudi Arap Krallığı egemen bir İslâm devletidir; dini İslâm’dır; Kur’an ve Peygamber sünneti anayasadır.

Yemen Anayasası madde 2: İslâm devletin dinidir.

Kuveyt Anayasası madde 2: İslâm devletin dinidir.

Bahreyn Anayasası madde 2: İslâm devletin dinidir.

Katar 2003 anayasası madde 1: İslâm Katar’ın dinidir.

Birleşik Arap Emirlikleri Anayasası madde 7: İslâm, Birliğin resmi dinidir.

Irak Anayasası (madde 2) İslâm, demokrasi ve insan hakları arasında bir bağlantı kurmaya çalışır: 1) İslâm’ın ilkelerine; 2) Demokrasinin ilkelerine; 3) Anayasanın öngördüğü temel hak ve özgürlüklere aykırı yasa çıkarılamaz.

 

Edward Gibbon’un, “Yasama erki yürütme erki tarafından atanırsa, özgür bir anayasanın ilkeleri bir daha geri alınamaz biçimde yitirilir,” vurgusu eşliğinde bir şey daha: “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlâli kararına, saygı duymadığını ve uymayacağını söyleyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bununla da yetinmeyip daha ileri giderek şunları da sözlerine ekledi: ‘Aslında onlarla ilgili kararı veren mahkeme kararında direnebilirdi. Eğer direnmiş olsaydı AYM kararı boşa çıkacaktı...’

Söz konusu karara Cumhurbaşkanı’nın uyup uymamasının kıymeti harbiyesi yok. Çünkü AYM verdiği ihlâli tespit kararıyla, Cumhurbaşkanı’na bir yükümlülük yüklemiyor. Yalnızca, ihlâli yapan yargı merciine bu ihlâli giderme yükümlülüğünü getiriyor ki, o da bunun gereğini, tahliye kararı vererek, yerine getirmişti…

Peki, acaba Erdoğan’ın, AYM’nin kararlarına uyması gerekenleri uymamaya teşvik yetkisi var mıdır? Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkileri ile ilgili olan anayasanın 104. maddesi şöyle der: ‘Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milleti’nin birliğini temsil eder. Anayasanın Uygulanmasını, Devletin organlarının düzenli çalışmasını gözetir.’

Demek ki Erdoğan 153. maddeye göre, AYM kararlarına uyulmasını gözetmek durumundadır, uyulmamasını tavsiye etmek durumunda değil… Yasalara ve anayasaya bakmayın! Oralarda, anayasaya uymama ve başkalarını da böyle bir eyleme teşvik etme yetkisi veren bir hüküm yok. Tam tersine 104. madde ona anayasaya uyulmasını gözetme görevini vermiştir.

‘Hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz’ diyen ve egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğunu söyleyen anayasanın 6. maddesine göre, Erdoğan bu davranışıyla milletin egemenlik hakkını gasp etmektedir. Erdoğan’ı anayasaya uydurmak mümkün olmadığına göre, bu durumu gidermenin tek yolu, anayasal bir düzenleme ile onun iradesini anayasa yerine ikame etmektir.

Böylelikle Tayyip’e ‘Yasa da anayasa da milli irade de benim!’ demek imkânı sağlanmış, keyfiliğe de ileri demokrasi demenin yolu açılmış olur. Meclis’te hazırlatılmak istenen yeni anayasanın hikmeti vücudu da budur,”[29] diyor Ali Sirmen, haklı olarak…

 

I.2.2) AKP VE CHP SÖYLEMİ

 

AKP’nin “yeni anayasa” yaygaraları, nihai kertede, başkanlık sistemi dayatmasının başka bir anlam ifade etmemektedir.

Ahmet Altan’ın, “AKP, yeni anayasa sözü vermekten vazgeçmeyen ama yeni anayasayı da bir türlü hazırlayamayan bir parti”[30] diye tanımladığı Erdoğan’lı “AKP, ısrarla yeni anayasa konusunu başkanlık ya da partili cumhurbaşkanlığı meselelerine indirmek isteyerek menfur bir sürecin içine girmiştir,”[31] notunu düşen Eser Karakaş önemli bir gerçeğin altını çizerler…

İş bu nedenle de, “Mevcut AKP siyasetini ‘anayasasızlaştırma’ gibi yeni bir kavramla izah etmek ve yeni anayasadan vazgeçtik, 1982 anayasasını daha beter bir hâle getirmeyin, uyun, saygı duyun yeter!”[32] denecek noktaya gelinmiştir!

Gerçekten de “Yasama, yargı, yürütme, hepsi biziz”[33] diyen AKP patentli söyleminin “Özgürlükçü Anayasa vaadiyle çalışmalarına başlayan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda, iktidar partisinin 1982 Anayasası’nın gerisine düşen maddelerin de yer aldığı teklifleri tartışma yarattı. AKP’nin teklifi kabul edilirse, polisin trafikte çevirdiği çiftlere bile evlilik cüzdanı sorabilecek”[34] nitelikler içermektedir…

Ayrıca AKP iktidarının “Dindar nesil yetiştirmek” gayretleri de, “Özgürlükçü Anayasa” istikametinde bir anayasa hazırlığı olduğuna inanmayı imkânsız kılıyor.

Dini eğitim teşvik ediliyor. Bir zamanlar İmam Hatipler aleyhindeki girişimler, tersine döndü. Bu defa da bütün düz liseler İmam Hatipleştirildi. Liseye geçiş sınavında yeterli puanı tutturamayan öğrenci, Anadolu Lisesi’ne, Fen Lisesi’ne, Sosyal Bilimler Lisesi’ne giremeyince, tek seçeneği İmam Hatip kalıyor. Dış politika bile “Sünnî kardeşlik” esasına göre şekilleniyor. Zaman zaman Başkanlık sistemi ile Halifelik mukayesesi yapılıyor.

Kaldı ki, AKP eski İstanbul İl Başkanı, şimdi İstanbul milletvekili Aziz Babuşçu’nun 2013’te sarf ettiği sözler var:

“10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Geçtiğimiz 10 yıl içinde, bir tasfiye süreci ve bir tanımlama özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı. Onlar, şu ya da bu şekilde, her ne kadar bizi hazmedemeseler de, -mesela liberal kesimler- bizimle paydaş oldular. Ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak. Dolayısıyla o paydaşlar bizimle beraber olmayacaklar. Çünkü inşa edilecek Türkiye ve ihya edilecek gelecek onların kabulleneceği bir gelecek ve bir dönem olmayacak.”

Tayyip Erdoğan da, Refah Partisi İl Başkanlığı döneminde “Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz” demişti.[35]

Nasıl unutulabilir?!

Ya CHP mi? “Yeni anayasa” konusundaki CHP söylemiyse, 12 Eylül’ün darbe anayasasının “ilk dört maddenin değiştirilemeyeceği ve parlamenter demokrasiyi esas alan” noktaya çakılıp kalmıştır.[36]

Kemal Kılıçdaroğlu, dönemin Başbakan Davutoğlu’na “Anayasa’nın ilk dört maddesinin nesini değiştireceksiniz? Çıkın şunu millete anlatın,” diye seslenirken;[37] TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın anayasa uzlaşma komisyonu davet mektubuna verdiği yanıtta da, “Tercihini başkanlık olarak ortaya koyan AKP ile yürütülecek bir çalışmanın sonuç getirmeyeceği açıktır. Patronlu başkanlık rejimine kapı açan bir çalışmanın parçası olmamız düşünülemez,”[38] diye eklemektedir.

Yani CHP’nin “yeni bir anayasa” konusunda görüşü yoktur.

 

I.2.3) HDP’NİN (MUHTELİF) SÖYLEM(LER)İ

 

Anayasa konusunda en faal parti HDP’nin, konuya ilişkin tavrı, çeşitli konjonktürlerde farklılık arz etmiştir.

HDP Eş Genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ tarafından TBMM Başkanlığı’na gönderilen mektupta, yeni anayasa çalışmalarının, CHP’siz olamayacağı belirtip, “Anayasa çalışmaları hiç bir vesayet altına alınmadan Meclis’te grubu bulunan dört siyasi partinin de katılımıyla devam etmelidir. Partimiz, Türkiye’nin çoğulcu, demokratik yeni Anayasaya olan ihtiyacının farkında olarak hareket edilmesinin gereğine inanmaktadır,” denilmesi yanında;[39] Figen Yüksekdağ, 19 Kasım 2015 tarihinde İstanbul’daki bir toplantıda yabancı gazetecilerin ‘Başkanlık sistemini içeren ve yerel yönetimlere daha fazla güç getiren yeni anayasa reformunu destekleyecek misiniz” sorusunu “Belki” diye yanıtlamıştı.[40]

Figen Yüksekdağ ile Demirtaş, 1 Kasım seçim sonuçlarını değerlendirirlerken; “Parlamentoda ilkelerimize yakın gördüğümüz uygun politikalarla yapıcı bir muhalefet sergileyeceğiz. Yeni anayasa, özgürlükçü, sivil bir demokratik reform ve barış çözüm konusunda ilkeli duruşumuzu sürdüreceğiz,”[41] demeleri yanında; HDP İmralı Heyeti üyesi Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder de, dönemin başbakanı Davutoğlu’nun yeni anayasa için HDP’yi ziyaret etmeden önce çatışmaları durdurması gerektiğini vurgusuyla, “Yoksa kaçak çayını içer gider,” demişti.[42]

Veya HDP’nin Anayasa Komisyonu Üyesi ve Mardin Milletvekili Prof. Dr. Mithat Sancar, “Anayasa yapma sürecinin de asli öznesi ve aktörü toplumdur. Eğer gerçekten çoğulcu demokratik bir düzende barış içinde bir arada yaşamak istiyorsak, anayasayı da buna hizmet eden bir toplumsal sözleşme olarak görmek zorundayız.O zaman da, anayasa yapım sürecine toplumun en geniş ve etkili bir şekilde katılımını sağlamamız gerekiyor,”[43] vurgusunun altını çizerken; Demirtaş da, “Gelin, anayasa yapalım, diyorlar. Eğer karşımızdaki zihniyet bu şekilde bir anlayış olmasa biz bundan mutluluk duyardık. Darbe anayasasından kurtulmak bizim ideallerimiz arasındadır. Fakat böyle bir devlet ‘gelin anayasa yapalım’ dediğinde bin defa düşünmek zorundayız. Bunlar nasıl bir anayasa, nasıl bir özgürlük, nasıl bir demokrasi anlayışıyla anayasası yapacaklar,”[44] diye ekliyordu.

Ya da HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen, yeni anayasa çalışmaları kapsamında başkanlık sistemi dahil tüm modellerin tartışılabileceğini söylerken;[45] yine Demirtaş, başkanlık adı altında farklı sistemlere evet demeyeceklerini vurgulayarak, “Şimdi tartışmaya hazırlarsa diğer partiler de buna açıksa biz, yeni ve özgürlükçü bir Anayasa’yı bütünlüklü olarak tartışmaya hazırız,”[46] vurgusuyla, “Demokratik bir tartışma zemininin olmadığı yerde yeni anayasa da olmaz. Gerçek, sahici, demokratik bir anayasa tartışmasına ihtiyacı var Türkiye’nin. Demokratik katılımcılığın önünün açılması gerekiyor. Biz teklif ediyoruz buyrun. Eğer yasalar çıkarılacaksa, kararnameler çıkarılacaksa oturalım anlaşalım, sivil toplum örgütlerinin katılabileceği, bütün parlamento içindeki partiler değil sadece dışındaki partilerin katılabileceği, halkın katılabileceği bir demokratik anayasa tartışma sürecini koruma altına alacak yasalar çıkaralım meclisten. Senin bilmem kaç milletvekili elde ettiğin çoğunluğa dayanarak anayasayı kafana göre oluşturma, ondan sonra referanduma götürme çoğunluğunu elde etme yoluyla çıkarılacak bir anayasanın demokratik olduğunu nasıl iddia edecekler,”[47] diyordu.

Söz konusu gelgitlerin ardında “barış süreci”, “diyalog” gibi yanılgılar yatarken; Okan Müderrisoğlu da, “Anayasa sürecinde HDP’nin ıslahı”ndan söz ediyordu![48]

Tüm bunların yanında görülmesi geren bir diğer nokta da, Kürt ulusal hareketinin anayasa ile demokratik özerklik/ özyönetimi aynı düzlemde ele almasıdır.

Dönemin BDP milletvekili Emine Ayna’nın, ‘Demokratik Özerklik’in tartışılma ihtimali olmadığını, Kürtler’in “Artık senden talep etmiyorum. Ben yapıyorum. Sana düşen; beni tanımaktır”;[49] dönemin BDP Grup Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Özerklikten dönüş yok… Hakkâri’ye Türk bayrağı özerklikle olur”;[50] dönemin BDP milletvekili Bengi Yıldız’ın, “Bu Mustafa Kemal’in ‘İsmet, yarın sabah cumhuriyeti ilan edeceğiz’ demesi gibi bir şey. Cumhuriyet ilan edildiğinde tüm kurumları hayata geçmemişti. Bu da bizim nasıl yönetilmek istendiğimizle ilgili bir irade beyanıdır,”[51] biçiminde tanımladığı demokratik özerklik/ özyönetim konusunda temel belge,[52] Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) 14 maddelik özerklik açıklamasıydı.[53]

Eski BDP Genel Başkanı Demirtaş, “Türkiye, coğrafi ve nüfus olarak büyük bir ülke, tek bir merkezden, tek bir başbakanla yönetilemez” diyerek kendi demokratik özerk yönetimlerini kuracaklarını söyledi.

Demirtaş, Ankara’nın Hakkâri’ye uzak olduğunu söyleyerek “Buradan Ankara’nın bürokrasisini aşmak neredeyse imkânsız hâle gelmiş. O yüzden biz diyoruz ki: İl genel meclislerine, bölge meclislerine yetki verilsin. Buradaki yatırımcı, buradaki işini, il genel meclisi ve bölge meclisi ile çözsün. Bu yüzden bizim önerdiğimiz demokratik özerklik yönetim modeli, aslında bütün bu sorunların çözümüdür. Her şey Ankara’dan yönetilemez. Türkiye, coğrafi ve nüfus olarak büyük bir ülke, tek bir merkezden tek bir başbakanla yönetilemez,” dedi.

Kendi demokratik özerk yönetimlerini kuracaklarını söyleyen Demirtaş, “Anadilimizle, kültürümüzle kendi topraklarımızda yaşayacağız. Onuru olan hiçbir halk, kendi dilinden, inancından ve kültüründen vazgeçmez. Şimdi şu okulda Kürtçe eğitim yapmak bu köye zarar verir mi? Biz diyoruz ki bu çocuklar Türkçe de öğrensin, ama kendi anadilinde eğitim yapacak” diye ekledi.[54]

DTK Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk da, “Kürt sorununu devlet çözmezse yine bunu Kürt halkı çözecek. Bizden çağrı bekleyenlere şunu diyoruz, Kürt meselesinde muhatap Öcalan’dır. Ölümlerin olmasını istemiyorsanız, uzatılan barış elini tutun. Öcalan’ın elini tutarsanız, Kürtlerin haklarını hukuksal güvenceye alırsanız, çözüm ortaya koyarsanız neden çatışma olsun. Gerçekten bir çözüm istiyorsanız halkın iradesine saygı duyun. Hiçbir şeye saygı duymuyorsanız ölülerimize saygı duyun. Kendi kendimize çözeriz derseniz, Kürt halkı buna izin vermeyecek. Kendi özerk demokratik yapımızı kuracağız,” vurgusuyla konumlarını izah etti.[55]

 

I.3) NE YAPMA(MA)LI?

 

Coğrafyamız, gündemi AKP’nin belirlediği “Yeni Anayasa” tartışmasına kilitledi; bu iyi bir durum olmadığı gibi, “Yetmez ama evet”ci liberallerin kavrayamadığı dezavantajlı bir pozisyondur da.

“Ne olması gerektiği”ni gündemden düşüren bu açmaz; “yeni bir cumhuriyet” ihtiyacını perdeleyerek, unutturuyor.

Kaldı ki Anayasa hukukçusu Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Murat Özdemir’in ifadesiyle, “… ‘Yeni Anayasa’ tartışması bu hâliyle doğru sonuçlar üretemez. Yeni anayasadan önce, yeni bir cumhuriyet projesi lazım. İş tersten kurulmaz.

Çünkü ‘Anayasa verili bir Cumhuriyet projesinin normatif ifadesidir’. Yani önce bir cumhuriyet projeniz olması lazım. ‘Cumhuriyet projesi nedir?’, diye sorulabilir. Cumhuriyet projesi, kendisi verili bir şey olmayan toplumsal bütünlüğün, onca çelişkiye, sınıfsal yarıklara, acılara rağmen neden istenilebilir olduğunu bize anlatan bütün bir söylemler, değerler, semboller topluluğudur.

Eğer Anayasa belirli bir Cumhuriyet projesinin normatif ifadesi ise Anayasa yapabilmeniz için önce bir Cumhuriyet projeniz olması lazım. Bu projenin hâkim hâle gelmesi de lazım. Hâkim hâle gelebilmenin ön koşulu projenin kendisini kendi muarızlarına dahi ehvenişer kabilinden sunabilmesidir. Türkiye’de bugün en büyük sorun hâkim bir cumhuriyet projesinin bulunmamasıdır. Bu da toplumsal bütünlüğün parçalanma tehlikesini beraberinde getirir. Çünkü projenin eksikliğinde ‘geleceği neden birlikte üreteceğiz’ sorusu açıkta kalır, ikna edici bir yanıtla karşılanmaz.

Türkiye’nin anayasaya değil, toplumun kahir ekseriyetinin ehvenişer kabilinden de olsa kabul edebileceği bir bütünleştirici cumhuriyet projesine ihtiyacı var. Projenin eksikliğinde akdedilecek yeni anayasa -içinde ne olursa olsun ama ne olursa olsun- önceki Anayasa gibi ciddi meşruiyet problemleri yaşar. Meşru olmayıp da hukuki/yasal olacak olan bir metni üretmenin gizli bir mantığı olabilir. Ancak bu yolla siyasetin krizinin aşılamayacağı aşikârdır.”[56]

Bu altı çizilmesi gereken birinci önemli noktadır.

İkincisine gelince: Herkes 82 Anayasasını sadece bir darbe anayasası olduğu için reddediyor. Sadece 82 Anayasasının reddine dayanan bir “anayasa perspektifi”yle yol alınamaz…

Çünkü “82 Anayasası’na ilişkin duygularınız yeni anayasayı nasıl yapacağınızı öğretmez. Dolayısıyla, Türkiye’de var olan anayasa konusunda bir ölçüde anlaşılır bir genelleşmiş hüküm bulunmakla beraber anayasa politiğine dair ciddi bilgi ve bilinç ortada yok. Ve bir anayasa eylemine hazırlandığımız bugünlerdeki en önemli sorunlarımızdan birisi tam da burada. Anayasa yapmayı düşünüyorsak bunun yapılması koşullarını nasıl tanımlamamız gerekir?

Jürgen Habermas, ideal bir tartışma için dört önkabul sayar. Bunlar, tartışmada açıklık, diğer bir deyişle tartışmaya anlamlı katkıda bulunabilecek hiç kimsenin tartışmadan dışlanmaması, tartışmaya katılan herkesin eşit konumda olması, tartışmayı etkileyebilecek ve sonucu belirleyecek hiçbir baskının bulunmaması ile tartışmacıların içtenliğidir.[57]

Demokratik bir anayasa yapılabilmesi için anlamlı olması bir tarafa isteyen herkesin bu sürece katılımının koşulları sağlanıyor mu? Herkesin sürece dahil olması mümkün değil ise de bu noktada rol almak isteyenlerin, kapıların ardına kadar açık olduğunu bilmeleri gerekir. Çünkü anayasa yapımı bir gruba ya da devlete ihale edilecek bir iş değil. Bunun için ifade özgürlüğünün ve bu özgürlükle doğrudan bağlı olan diğer temel hakların her kişi ve gruba eşit olarak tanınması gerekir.”[58]

Üçüncüsü de, anayasa yapmanın iktisadi bir mesele olduğu gerçeğinin öne çıkartılmasına ilişkin noktadır.

Dördüncüsü: “üst kimliksiz”, “anayasal yurttaşlık” esas alan anayasanın, aynı zamanda ortak kimlik belgesi niteliği de taşımasına dikkat edilmeli.

Beşincisi: “Anayasa konuşulurken çalışma yaşamına ilişkin haklar ve özgürlükler gözardı edilmemesidir.

Yani “Sol ve sosyalistler için mesele, yeni anayasada hangi maddenin nasıl yazılması gerektiğinden çok böyle bir anayasanın işçi ve emekçilerin çıkarlarına olup olmayacağını tartışmak, olmayacaksa onlara bunu göstermek ve bu sürece çıkarları tamamen farklı başka bir taraf olarak katılmalarını sağlayacak bir örgütlenme yaratmak olmalıdır. Kimileri bunun bir sinizm, hadi olmadı Marksist bir ortodoksluk olduğunu ileri sürebilir, ama kesinlikle öyle değil. Tersine, egemenlerin kullandığı kavram ve anlamlara teslim olup onların kavramlarıyla tartışmaktır asıl sinizm. Çünkü önerdiğimiz şey, ‘arkana yaslanıp izlemek’ anlamında antipolitik bir tutum olmadığı gibi, her şeyi ekonomiye indirgeyen bir tavır hiç değil. Tam tersine, hem kültürel-kimlik sorunlarının gerçekten barışçıl çözümüne yönelik hem de ekonomik alanda işçi ve emekçilerden yana bir politika geliştirerek bizlere sunulan demokrasi ve özgürlük kavrayışından daha ileri, daha gelişmiş bir anlayışı gündeme sokmaktır… Kültürel haklar tanınmadan olmaz, üstelik egemen sınıfların yüklediği anlamlardan daha ileri bir biçimde, ama taşeronlaşma, esnek çalışma, özelleştirme vb. yoluyla işçi ve emekçilerin hak gaspları gırla giderken ne demokrasi, ne özgürlük olur ne de ‘demokratik anayasa’...”[59]

“İyi de ne yapmalı” mı?

Anayasa “kişisel iktidarı” değil, toplumu oluşturan yurttaşların özel ve kolektif temel ve özgürlüklerini korumalıdır.

İnsan haklarına ve onuruna saygı duymalıdır.

Ayrım gözetmeksizin “eşit yurttaş ve eşit haklar” ilkesiyle toplumsal çoğulculuğu barış ve huzur zemininde buluşturmalıdır.

Anayasa tüm bunları güvence altına almalıdır.

Yani Anayasa her bir yurttaşın hakkını korumak ve güvence altına almak zorundadır. 78 milyon yurttaşa eşit ve aynı gözle bakmalıdır.

Anayasa’nın içeriğine ve uygulamalarına baktığımızda çokça tuhaflıklar görürüz.

Anayasa’nın en temel insan haklarına, zerre kadar saygısı olmadığı gibi, kâğıt üzerinde yazılı olan hükümlerin hiçbir kıymeti ve geçerliliği kalmamıştır.

Somut örnek mi istiyorsunuz?

Vereyim: TC Anayasasının 2. Maddesinde yer alan yalanlar!

“İnsan haklarına saygılı” diyor. Yalan!

En temel insan hakları olarak bildiğimiz sağlık, eğitim, yaşam, barınma, düşünce, inanç, basın gibi haklarımızı Türkiye’de kullanırken devletten ve iktidardan “saygı” görmenin mümkün olmadığı gibi, zulmün mağdurları hâline getirildik. İktidar kendisinde olmayan herkese nefret, ayrımcılık, dışlama ve şiddet politikalarına sığınmıştır.

Anayasa Türkiye’nin “demokratik devlet” olduğu iddia ediliyor! Yalan!

Tekçi, otoriter ve mezhepçi bir rejime “demokratik” demek mümkün olmadığı gibi, en temel demokratik hakların kullanılmasını yasaklayan, devletin tüm ideolojik ve şiddet aygıtlarını iktidar elitinin güvencesi ve zorla iktidarı elinde tutmasına hizmet ettiği bir ülkede demokrasiden bahsedilemez.

“Hukuk devleti” deniliyor! Yalan!

İktidarın tekeline geçmiş, iktidarın emrinin dışında karar vermeyen, hukuksal kararların yerine, ideolojik, siyasi ve mezhepçi kararların verildiği bir ülke için “hukuk devleti” diye bahsetmek mümkün mü?

Halkın demokratik haklarını ve yurttaşlık temel haklarını, Anayasal hakların korunması yerine, Sarayın iktidar güvenliğini koruyan keyfi, fiili uygulamalara göz yuman ve hukukunun hukuk dışılığına tanık olduğumuz yargı sisteminden nasıl bir “hukuk devleti” çıkabilir ki?

Başka bir iddia ise, Türkiye’nin “laik devlet” olduğu iddiasıdır. Yalan!

Türkiye’de hiçbir hükmü ya da yaptırım gücü olmayan ve en çok itibarsızlaştırılan şey, Anayasa’da yazılı olan “laiktir” tanımıdır!

Güya “laiklik anayasal güvence altında” imiş! Laiklik bu ülkede yine Anayasa’da yer alan zorunlu din dersleri ve Diyanet kadar korunmamış ve kollanmamıştır.!

Dinin mezhepçilik ekseninde Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı aracılığı ile AKP hükümeti tarafından kurumsallaştırıldığı, kamu hizmetlerinin, yayınlarının, eğitimin mezhepleştirildiği bir ülkeye “laik” diyebilir miyiz?

AİHM tarafından hukuk dışı ve dinsel ayrımcılık olarak görülen zorunlu din dersleri ve laiklik karşıtı odak olan DİB Anayasal güvence altındadır!

Birde Anayasa’da “sosyal devlet” yazıyor. Yalan! İki kutu makarna ve dört torba kömür ile halkın kendi parasını ona “sadaka” olarak veren bir sistem sosyal olabilir mi? Sosyal devlet demek, her yurttaşa ve aileye asgari geçim standartlarında göre gelir güvencesini sağlamaktır. İşsizin, yoksulun ve dar gelirlinin asgari geçimi kamu bütçesinde nakit olarak, her ay hesabına yatırılmalıdır. Bu ise dört kişilik aile için her ay yoksulluk sınırı olan 4 bin 443 liranın hesabına yatırılmasıdır. Üç koli sosyal yardım değil, sadakadır! Devlet sadaka dağıtmaz sosyal hak dağıtır!

Özetle Anayasa’nın yazılı maddelerinin, iktidarın sözlü fetvaları ve dayatmaları kadar hükmü yoktur.

Ne yapmalı?

AKP ile anayasa yapılmaz!

Anayasa için halka kendi söz, yetki ve kararını kullanabileceği ortam ve süreçler yaratılmalıdır. Bu ise AKP ile olmaz![60]

“Bu yolda ileri adımlar nasıl atılır” mı?

Öncelikle, “Eğer niyet gerçekten demokratik bir anayasa ise, öncelikle antidemokratik yasal düzenlemelerin acilen kaldırılması ve demokratik bir anayasa için ilk önkoşulların sağlanması gerek,”[61] uyarısını “es” geçmeden; anayasa kazanımlarını değersizleştirmek ve öğütmek için her fırsatı kullanan çevrelerin oyununa gelmemek için, üç düzlemde çalışmak gerekir: i) Öncelikle, ‘sivil anayasa emeği’ günışığına çıkarılmalı… ii) Sonra, bugüne kadar yapılan değişikliklerin bilançosu çıkarılmalı… iii) Nihayet, “anayasa süreci” sosyalleştirilmeli. Bunun için “katılımcı anayasa” kavramı üzerinde de durulmalı…[62]

Ancak en önemlisi her şeyden önce bir “toplum”, bir “rejim” tahayyülünün ortaya konulmasıdır. Bir başka deyişle “nasıl bir toplum, nasıl bir düzen için hangi Anayasa?” sorusuna net bir yanıt verilmelidir. Bu yeterince kutuplaşmış ve tutunumu fazlasıyla bir toplum için, elzemdir.

Ve konuya dair unutulmaması ve hep anımsatılıp/ anımsanması gereken bir uyarı: “Bir halk her zaman anayasasını gözden geçirip düzeltme, ıslah etme ve değiştirme hakkına sahiptir. Bir kuşak, gelecek kuşakları kendi yasalarının hükmü altına alamaz,” der 1793 tarihli Fransa Anayasası’nın 28. maddesi…

 

  1. AYRIM: BAŞKANLIK SİSTEMİ

 

“Yeni Anayasa” söylenceleriyle kamufle edilen (made by Erdoğan patentli) başkanlık sistemi konusunda -taa 2012’de- eski Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, “Anayasa değişmese de yarı başkanlık olacak,”[63] derken; Murat Sevinç’in, “2000’lerin anayasa serüveninde AKP, ‘tek adam’ın isteği, rüyası doğrultusunda başkanlık sistemine odaklanmış durumda”;[64] Muhammed Nureddin’in, “Türkiye başkanlık sistemi yolunda”[65] notunu düştükleri “Yeni ve sivil bir anayasa sorunu, artık bir demokratikleşme sorunu olmaktan çıkmış, bir olağanüstü rejimin tesis edilmesi sorunu hâline gelmiştir.”[66]

Görülmesi gerek: “Erdoğan kendisini iktidara mahkûm hâle getirdi. Başkanlık’ı isteme sebebi, sadece daha fazla güç elde etmek değil; aynı zamanda, iktidarını daha kalıcı hâle getirmektir.”[67]

Durumun böyle olması; coğrafyamızı, Denis Diderot’nun, “Dema tu bikevî riyek xelet, tu çi qas lêz bikî, tuyê ew qas winda bibî,”[68] diye betimlediği bir sarsıntıya mahkûm ederken; AKP patentli baskıların yoğunlaşarak yaygınlaşmasını devreye soksa da; unutmamakta yarar var: “Nulla tempestas magna perdurat/ Şiddetli fırtına uzun sürmez”!

4 seçmenden 1’inin oy kullanmadığı, yüzde 74.13 katılımlı, 10 Ağustos 2014 tarihli cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçlarına[69] istinaden devreye sokulmak istenen “Yeni Osmanlıcı Türkiye tipi başkanlığa geçiş”in[70] siyasal tonları konusunda Turan Eser’in saptamaları açıklayıcı olduğu kadar, öğreticidir de:

“Eğer kişisel iktidarınızı kurarak halka hükmetme hırsı aklınızı ve ruhunuzu zehirlemişse, makamları ‘Kral’ ya da ‘Halife’ gibi kullanmayı hedeflemişseniz, kişisel kurallarınızı dayatırsınız. Hatta bu yolda birlikte ıslandığınız kardeşlerinizi bile gözden çıkarırsınız. Çünkü Osmanlı geleneği böyle buyurmuştur!

Bugün ‘Türkiye için zaruret’ olarak dayatılan ‘Türk Tipi Başkanlık’ için kurulan ‘Anayasa Komisyonu’, aslında kişisel bir hırsı tatmin etmekten öte gitmeyecektir.

‘Ecdatlarımızın tarihinde başkanlık sistemi var’ diyen zihniyet, padişahlık dönemine dayanıyor.

Kişisel iktidar hırsı öyle bir hastalıktır ki, bu hırs mevcut Anayasal hükümleri ve hukuksal kuralları bile hiçe sayar.

Denetimi sınırlandırılmış, yargı, yasama ve yürütme erklerinin tek bir şahsın elinde toplanmasına zemin sağlayacak ‘Türk Tipi Başkanlık’ sistemi, aslında Osmanlı tipi Hilafet makamıdır.”[71]

Bu tür bir baş

16.08.2016 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

NEFRETİN, AYRIMIN BOY HEDEFİ: ÖTEKİLEŞTİRİLEN ALEVÎ(LER)

İKTİSADÎ ÇÖKÜŞ, BEŞERÎ ÇÖZÜLME

1 MAYIS’A GİDERKEN

ANIN YAZARI: ADALET AĞAOĞLU

KARDEŞİM(İZ)İN “DAVA”SI (MI?)![*]

SAHNE (DURUŞU) PERFORMANSININ POLİTİKASI

YEDİ NOKTA YA DA YETER ARTIK

YAZMAK SERÜVENİNE BİR BAKIŞ

ÇİN DEYİNCE...

KLASİK MÜZİĞİN ÖNEMİ[*]

ÖZGÜRLÜK YERKÜREYİ KURTARIP, GÜZELLEŞTİRME UMUDU VE İRADESİDİR

KAHVERENGİ TONLU COVİD-19 GÜNLERİNDE (C)EZAEVLERİ

“İŞÇİ SINIFI” DEYİNCE

ANILAR, SESLER, ŞARKILAR

ÖZGÜR İFADE “HAZIR OL”DA DUR(A)MAZ

MİZAH/GÜLMECE ŞAH(LAR)I MAT EDER

DEDE EFENDİ’Lİ, İTRÎ’Lİ, LİMONCİYAN’LI KLASİK MÛSİKÎ

EKONOMİK VAZİYET(İMİZ) İLE BEŞERİ TABLO(MUZ)[1]

“ADINI SİZ KOYUN” 3

“ADINI SİZ KOYUN” 2

“ADINI SİZ KOYUN”

“AZ YAZIP ÇOK SÖYLEYEN” CEMAL SÜREYA

İSYAN SANCAĞINI YÜKSELTENLERİN KUŞAĞINDANDIR GENÇLİK

ÖRNEKLERİYLE -OLMASI GEREKEN- AYKIRI[*]

YAPITLARIYLA HAFIZALARDAN SİLİN(E)MEYEN AGNÈS VARDA

“ŞİMDİLERDE KARAMSARLIĞI DAHA İYİ ZAMANLARA BIRAKALIM”

GOMİDAS’LI HALK MÜZİĞİ(MİZ)

ŞAİRLER GALERİSİ

RUMLARA DAİR TARİH (B)İLGİSİ

GEÇMİŞTEN (BUGÜNDEKİ) GELECEĞE

IRKÇILIK/ FAŞİZM SUÇU

COVID-19 GÜNLERİNDE SORU(N)LAR, SORUMLUKLAR

V. İ. LENİN VE EKİM DEVRİMİ

HÂLÂ ONLARLAYIZ; ONLARDANIZ

“MED CEZİR”Lİ ‘ÇETİN’ KALEM

AYDIN DURUŞU VE SORUMLULUĞU

VATAN’IN F3’ÜNDE DÖRT GÜN

SORU(N)LAR, YANIT(SIZLIK)LAR

TRUMP KÂBUSU VE EMPERYALİST ABD

DOĞAN HIZLAN VESİLESİYLE ELEŞTİRİ VE YAZMAK ÜSTÜNE

BİR “İZMİRKOLİK”İN SERÜVENİ

TÜRKÜLER(İMİZ) VE BİZ

HAYALLERİMİZİ EMZİREN YAZMAK EYLEMİ

LAİKLİK ZARURETTİR

15-16 HAZİRAN İŞÇİ SINIFININDIR; ÖĞRETEN TARİHİMİZDİR ( 2 )

15-16 HAZİRAN İŞÇİ SINIFININDIR; ÖĞRETEN TARİHİMİZDİR

DOĞAN GÜNÜN OZANLARI

SURUÇ’UN 33’LERİ VE ONLARIN ÇAĞDAŞ AYDIN’I

ARKADAŞ(IMIZ) Z. ÖZGER

“DİNEN BİR FIRTINA”YI ANLA(T)MAK

“MODAYI BİLİP DE ONA KAPILMAYAN”DI AHMET OKTAY

ÖZLEMLERİN İSYAN ÇIĞLIĞIDIR ŞİİR

PINAR YOLDAŞA KALKAN ELLER KIRILIR

BİR SEVDADIR TİYATRO

ÖMER ŞERİF’İN OYUNCULUĞU

2020’NİN 18 MAYIS’INDA ONA DAİR

YER İLE GÖK ARASINDAKİ UYUM: KLASİK MÜZİK

6 MAYIS HAKİKÂTİ ÖLÜMSÜZDÜR

ÖLÜM ORUCUNUN 320. GÜNÜNDE İBRAHİM GÖKÇEK İÇİN

COVID-19 YERKÜRESİ İLE COĞRAFYAMIZDA 1 MAYIS 2020 ( 2 )

COVID-19 YERKÜRESİ İLE COĞRAFYAMIZDA 1 MAYIS 2020

ÖĞRENCİSİ OLDUĞUM ‘İNSANCIL’A DAİR

BUGÜNÜ VE SONRASI İLE COVID-19

“DUVAR”(LAR)I AŞAN O; HÂLÂ “UMUT”LA “YOL”DA, BİZİMLEDİR ( 2 )

“DUVAR”(LAR)I AŞAN O; HÂLÂ “UMUT”LA “YOL”DA, BİZİMLEDİR

UNUTAMADIĞIM FİLM(LER), YÖNETMEN(LER), OYUNCU(LAR

HAPİSHANE(LERİN) HÂL(LER)İ ( 2 )

HAPİSHANE(LERİN) HÂL(LER)İ

TARIM(IN) HÂL(LER)İ

KLASİK MÜZİĞİN FARKLI İKİLİSİ: MOZART İLE STRAUSS

AŞIKTI, “GARİP”Tİ, HALK DERVİŞİ NEŞET ERTAŞ

TARİH(İMİZ)E HAYRANLIKLA, MİNNETLE, SAYGIYLA

ÇOKSESLİ MÜZİĞİN DEVRİMCİ DEHASI BEETHOVEN

SİNEMAMIZIN DERVİŞİ: AYTAÇ ARMAN[*]

EYGİ VESİLESİYLE -BALIK HAFIZALILAR İÇİN- 50 YIL SONRA “KANLI PAZAR

19 ARALIK’IN (C)EZAEVLERİ GERÇEĞİ! ( 2 )

19 ARALIK’IN (C)EZAEVLERİ GERÇEĞİ!

KRİZ İLE GELEN(LER)

USTANIN KADİM DOSTU, YADİGÂRI BALABAN

DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR? ( 3 )

DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR? (2)

DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR?

IŞIĞIN RESMİNİ ÇİZEREK, TARİHİ ZAPT ETMEK

KRİZ KISKACINDA: YERKÜRE, COĞRAFYAMIZ VE İŞÇİLER ( 2 )

KRİZ KISKACINDA: YERKÜRE, COĞRAFYAMIZ VE İŞÇİLER

EMPERYALİZM ÇAĞINDA BARIŞ SAVAŞ DEMEKTİR, SAVAŞ DA BARIŞ! ( 2 )

EMPERYALİZM ÇAĞINDA BARIŞ SAVAŞ DEMEKTİR, SAVAŞ DA BARIŞ!

BLUES, CAZ, ROCK VE ÖTESİ ( 2 )

BLUES, CAZ, ROCK VE ÖTESİ…

“YDD” EŞİTSİZLİĞİ VE GÖÇ(MENLİK) ( 2 )

“YDD” EŞİTSİZLİĞİ VE GÖÇ(MENLİK)

EKONOMİK HÂL(İMİZ) Mİ ( 2)

EKONOMİK HÂL(İMİZ) Mİ?!

HAS BİR TİYATROCU: CÜNEYT TÜREL

AHMET KAYA VARDI, VARDIR, VAR OLACAKTIR

KAVGADAN BESLENİP; ONU ÇOĞALTAN ŞİİRİN ŞAİRİ: ADNAN YÜCEL

33’LER İLE ÇAĞDAŞ’INDAN ÖĞRENDİKLERİM(İZ)[*]

ULUSLARARASI KAOSUN GELECEĞİ

İMPARATORLUĞUN TRUMP’LI ENCAMI ( 2)

İMPARATORLUĞUN TRUMP’LI ENCAMI

POLİTİK (DEVRİMCİ) MÜZİK ( 2 )

POLİTİK (DEVRİMCİ) MÜZİK

KÖLELİĞE KARŞI MÜCADELENİN BİRLİĞİ İÇİN (YA DA “NE OLUYOR; NASIL; NE YAPMALI” MI?)

ELEŞTİREL ARABESK HİKÂYESİ

SÖZÜN MİLİTAN EYLEMİ; HAKİKÂTİN BEDELİ ÖDENMİŞ SÖZCÜSÜ

KIPIR KIPIR, NEŞE DOLU “DELİ KADIN”: AYŞEN GRUDA

CUMHURİYET İLE MÜZİK(İMİZ)

BAŞKALAŞANLARDAN DEĞİL, GELİŞENLERDENDİ GÜLRİZ SURURİ

KİTLE ÖRGÜTLERİ VE DEMOKRATİK İŞLERLİK

“SANAT UZUN, YAŞAM KISA”YDI MELİH CEVDET İÇİN

ZOR(UNLU) BİR MESELE: ALTERNATİF DEVRİMCİ-HALKÇI YEREL YÖNETİM

YAZDIĞINIZ YAŞAM YA DA SAFSATADIR!

HALKIN -BAŞKALDIRAN- ARZUHÂLCİSİ: YAŞAR KEMAL

ERMENİ SOYKIRIMI’NIN BELGESİ VAR (MI?)[2]

ERMENİ SOYKIRIMI’NIN BELGESİ VAR (MI?)

MAYIS KIZILLIĞINDA ‘71 KOPUŞU VE KAYPAKKAYA

BUGÜN(ÜMÜZ)DE FAŞİZM(LER)

SİNEMANIN MÜSTESNA İSİM: METİN ERKSAN

İNSAN OLMAK ZORKEN, ‘İNSAN’DI ZEKİ ALASYA

ÖLÜMSÜZLÜK BAĞLAMLI KIZILDERE(MİZ)

SAİT FAİK’İN DÜŞ(ÜNCE)LERİ

İSYANA DÖNÜŞ(EME)YEN İTİRAZ VEYA MÜSLÜM GÜRSES HİKÂYESİ (Mİ?

“ÖN SAVUNMA(M)”: USÛL İLE ESASA MÜNDEMİÇ İTİRAZ VE KANAATLERİM ( 3 )

“ÖN SAVUNMA(M)”: USÛL İLE ESASA MÜNDEMİÇ İTİRAZ VE KANAATLERİM ( 2 )

“ÖN SAVUNMA(M)”: USÛL İLE ESASA MÜNDEMİÇ İTİRAZ VE KANAATLERİM

EGEMEN MEDYAYA İTİRAZ VE ALTERNATİF ( 2 )

EGEMEN MEDYAYA İTİRAZ VE ALTERNATİF

YAŞAM(A) HAKKI MÜCADELESİ (MAHMUT KONUK ÖRNEĞİ) 2

YAŞAM(A) HAKKI MÜCADELESİ (MAHMUT KONUK ÖRNEĞİ)

DİZELERİYLE REFİK DURBAŞ ÖYKÜSÜ

AFORİZMALARDAN BUGÜN(ÜMÜZ)E UYARILAR

‘KEL MAHMUT HOCA’ + ‘YAŞAR USTA’ + ‘TURŞUCU KAZIM’ + ‘AYYAŞ EMİN’Dİ O…

hatırlamiyorum-nakaratlarina-hatirlatalim

“NETAMELİ BİR KONU”: ULUSAL SORU(N)

VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI ( 3)

VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI ( 2 )

VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI

ABD EMPERYALİZMİ VE VENEZÜELLA 2019

AYKIRI DİZELER, ŞAİRLER

ÇEŞİTLİ VECHELERİYLE BEŞERİ (EKONOMİ-POLİTİK) KRİZ

“BÜYÜK FOTOĞRAFÇI”NIN GERÇEĞİ VE DRAMI

KRİZ “İMKÂN, TEHDİT VE KARAR” BİLEŞKESİDİR

İNSANI İNSANLAŞTIRAN DEĞERLER: AŞK, SANAT, BAŞKALDIRI, MÜCADELE

HİÇLEŞTİRİLME KAYGISINDAN ÖFKEYE SARI YELEKLİLER

68 HAREKETİ, MAYIS(IMIZ), KAYPAKKAYA VE 1971

KAPİTALİZM, EKOLOJİK YIKIM VE MARKSİZM ( 2)

KAPİTALİZM, EKOLOJİK YIKIM VE MARKSİZM

NBC SİNEMASI (MI?)

DÖRT GÜNLÜK “Bİ ŞEY”

ISINMANIN ÖTESİNDE -YANIYOR!- YERKÜRE

YEŞİLÇAM’LI TÜRK(İYE) SİNEMASI

YAZMAK EYLEMİNE MÜNDEMİÇ NOTLAR

SANAT (VE TİYATRO) İLE HAYAT

EYYAMCI DEĞİL, HER DEVİRDE İNSANDI TARIK AKAN

YIKA YIKA YARATARAK YAZMAK

SIRILSIKLAM BİR ÂŞIK: BEDRİ RAHMİ

İŞÇİ SINIFININ “BUGÜN”ÜNDE SENDİKA(LAR) ( devam)

İŞÇİ SINIFININ “BUGÜN”ÜNDE SENDİKA(LAR)

ÖNCESİYLE 15-16 HAZİRAN’DAN BUGÜN(ÜMÜZ)E

HAKKÂRİ’DEKİ PARİS’Lİ: FERİT EDGÜ

TİYATRONUN UNUTULMAZ İNSAN(LAR)I

KARL MARX İLE MARKSİZMİ

LATİN AMERİKA VE EDEBİYAT ve GRUP YORUM'la dayanışma videosunu

ÜTOPYALAR(IMIZ)IN TARİHSEL ZEMİNİ

TÜKETİLE(MEYE)N İNSAN(LIK

KAPİTALİST KENT(LEŞMEMİZ)İN HÂL-İ PÜR MELALİ

KRİZİN, SAVAŞIN, VAHŞETİN “YDD”Sİ

POLİTİK SİNEMA İHTİYACI BÜYÜRKEN

O SES PEŞİNDEN SÜRÜKLENEN YILDIZ KENTER

MART’IN 10 KIZIL KARANFİLİ (VE ANIMSATTIKLARI

“DERİN AŞKLARIN, BAĞLILIKLARIN, HASRETLERİN, ŞEFKATİN ŞARKILARINI SÖYLEDİ” YILMAZ GÜNEY

DEVRİMCİ BİR DERVİŞ: OKTAY ETİMAN

İTİRAZ EDEN MÜLKSÜZLER İÇİNDİR LE GUIN

İRAN SOKAKLARININ BAŞKALDIRISI

SAF IŞIĞIN, ŞEFFAF SİMGELERİN ŞAİRİ: TOMAS TRANSTRÖMER

KAPİTALİZM KİRLİDİR, KİRLETİR

HRANT’IN KOLEKTİF KATLİNİN ANATOMİSİ

OHAL’(LERİN)İN EKONOMİ-POLİTİK DÖKÜMÜ

ŞİMDİLERDE ŞİİRE DAHA ÇOK MUHTACIZ GİRİZGÂHI

İSYANCI ŞEYH BEDREDDİN GERÇEĞİ

ORTADOĞU SARMALI VE T.“C”

DÜŞÜN(ECEĞİZ), YAZ(ACAĞIZ), KONUŞ(ACAĞIZ), SUSMA(YACAĞIZ)![

FAŞİZM(LER)İN GÜNCELLİĞİ VE IRKÇILIK

AŞK -İNSAN(LIK)A DAİR- HER ŞEYDİR![

EKİM DEVRİMİ İLE TARTIŞMALI “TARTIŞMALAR”I

GÜNCELDEN TARİHSELE İŞÇİ SINIFI

KAPİTALİST İKTİDARIN EĞİTİM(SİZLİĞ)İ VE COĞRAFYAMIZ

YENİ(DEN) ‘68’İ ANIMSA(YALIM)

AN-KARA’DA BİR KIPKIRMIZI CUMARTESİ

GÜLTEN AKIN: KENDİ GİTTİ, ŞİİR(LER)İ KALDI

BOYACI HALİL’İN MÜŞFİK KENTER’İ

EMPERYALİST YERKÜREDE BARIŞ (YALANI) VE SAVAŞ (GERÇEĞİ )

SİNEMA VE YÖNETMEN(LER)

PARİS KOMÜNÜ(MÜZ) HÂLÂ GÜNCEL

KAPİTALİZM VE TARIM(IMIZ)

“DUYARLILIĞIN İNCELİĞİN ESENLİĞİN YAZARI”: OKTAY AKBAL

KAPİTALİZMİN YARATTIĞI TABLO MU DEDİNİZ?

ÖĞRENCİ HAREKETİNİN TOPLUMSAL MÜCADELEDEKİ YERİ VE ROLÜ

HAYAT(LAR)IMIZA DOKUNMUŞ BİR MÜZİSYEN: ATTİLLA ÖZDEMİROĞLU

ADALETSİZLİK KARŞISINDA DEVRİMCİ SANATIN KONUMU VE İŞLEVİ

KATLEDİLDİĞİMİZ SURUÇ’LA ÇOĞALDIK

ŞİİRE KOÇAKLAMA

ÖZGÜRLÜĞE MUHTAÇ VE MAHKÛMUZ!

AYDIN/ ENTELEKTÜEL MESELESİNE DAİR

ŞİİR GİBİYDİ JOHN BERGER

SEVDİKLERİMDENDİR ÜÇÜ BİRDEN

YAZMAYI YAZMAK YAPAN

BAHAR(LAR)IN HALKI: ROMANLAR

ESKİ(MEYEN) SESLER, TINILAR

ORHAN KEMAL: USTADIR, YERİ AYRIDIR, MÜHİMDİR

“CULPA VACARE MAXIMUM EST SOLATIUM”

UNUTUL(A)MAZLAR YA DA HATIRLAYIN ONLARI

FİRARİ YAŞAM(IN)IN YAZMAK EYLEMİ

15’LER DAİR: GEÇM(EM)İŞ BUGÜNÜ(MÜZÜ)N ÖNSÖZÜDÜR !

SATIRLARDA AKAN YAŞAMIN BİLGELİĞİ

İNKÂRA ORTAK OLMA(K)!

“EVET”(İN EKONOMİSİN)E HAYIR!

ALAYINA İSYAN: “EVET”İN REFERANDUMU’NDA “HAYIR”![

“ÖZGÜRLEŞME DİLDE BAŞLAR”[

İNSAN(LIK), ONA İNANAN ŞAİR(LER)İN ŞİİR(LERİN)E MUHTAÇ

ALAYINA İSYAN, HEPSİNE “HAYIR”![

EKİM’İN 100. YILINDA KAVRAMLAR, GERÇEKLER

ZULA(NIZ)DAKİ ŞİİR, MAVZER(İNİZ)DEKİ MERMİ GİBİDİR

İKTİDAR, EĞİTİM, ÜNİVERSİTELER VE GENÇLİK

AKP’NİN -KAPİTALİZM PATENTLİ- ÇEVRE PRATİĞİ

“TEKÇİLİK” GÜZERGÂHINDA NEYİ, NASIL YAPMALI?

KÖTÜLÜK(LER) TABLOSU MU? “PANTE REI”![

ŞEYH BEDREDDİN: “SÖZÜ, BAKIŞI, SOLUĞU ARAMIZDAN ÇIKIP GELECEKTİR

UMUDU -TÜKETMEDEN- ÇOĞALTANDI SENNUR SEZER

“KIRIK MOZAİK”(İMİZ)İN PARÇASI SÜRYANÎLER

ORTADOĞU: BÜYÜK FOTOĞRAF İLE “KÜÇÜK” AYRINTI(LAR)

“İNSANLIK HÂLİ”NİN TERCÜMANI: FRANZ KAFKA

RESİM “SÜS” YA DA “AKSESUAR” DEĞİLDİR, OLAMAZ!

FUTBOL: GERÇEK VE BAĞINTILARIYLA TARTIŞALIM MI, TARTIŞMAYALIM MI?

EKİM’İN LENİN, LENİN’İN EKİM DESTANI

EGEMEN KLİKLER ARASI HESAPLAŞMA VEYA 15 TEMMUZ’UN ŞECERESİ[*]

SİYONİZM KARŞISINDA FİLİSTİN İLE ARAFAT’I[*]

ZEKÂ, YARATICILIK KADAR YÜREKLİLİKTİR KARİKATÜR(İST)[*]

BARIŞ (=HAYAT) İLE SAVAŞ (=ÖLÜM) HÂLİ[*]

TARTIŞILAN ASLÎ SORU(N) ÖZGÜRLÜKTÜR[*]

EGE MAVİSİNİN -HALİKARNAS- BALIKÇISI[*]

101. YAŞINDA AZİZ NESİN USTA[*]

68 BAŞKALDIRISI VE ÖĞRENCİ HAREKETİ[1]

“ÇORUMLU ‘BAUDELAİRE’PEREST”: SAİT MADEN[*]

KARAR VERİN: “SİZİN MUHAMMED ALİ’NİZ HANGİSİ?”[*]

HAYAT VE SANAT = GENÇLİK VE MÜCADELE[1]

GİDEN(LERİN) İKİ(SİN)DEN KALAN(LAR)[*]

BAŞYAPITI ‘GABO’NUN KENDİSİYDİ, HAYATIYDI[*]

YAZMAK EYLEMİNİN KADINLARI[*]

MİLLİYETÇİLİK VİRÜSÜ VE FUTBOL[*]

33’LER SURUÇ’TUR; BİZ 33’LERİZ![*]

SYRIZA: NEYDİ? N’OLDU?![*]

“GEZİ”(/HAZİRAN) SANATI[*]

YENİDEN -VE BİR KEZ DAHA- FAŞİZM[*]

TÜRK(İYE) PATENTLİ PANOPTİKON HÂLİ[1]

ÇÖZÜLME, PARÇALANMA VE KUTUPLAŞMA GÜZERGÂHINDA[*]

DİK DURAN NİKBİNLİK: SABAHATTİN ALİ[*]

AŞKLARIN, KAVGALARIN, BARUT KOKAN DİZELERİN ŞAİRİ: HASAN HÜSEYİN[*]

SOYKIRIMDAN SÜRGÜNE ÇERKESLER[*]

44 YIL SONRA ONLAR YANİ SONSUZLAR[*]

AŞK, TRAVMA, TOPLUMSAL İNŞA VEYA DEVRİM, KAPİTALİZM, SOSYALİZM[1]

PEKİYİ YA İSYANCI KAZIM’DAN SONRA BİZ?![*]

TARİHSELDEN GÜNCELE İBRAHİM KAYPAKKAYA[1]

HAYATI ÖRGÜTLEYEN AŞKINLIKTIR SANAT (İLE TİYATRO)[*]

KAPİTALİZMİN “ÇEVRE”Sİ YA DA EKOLOJİK KÂBUS![1]

BUGÜN(ÜMÜZ)DE ENTELEKTÜEL, EĞİTİM, AKADEMİ[*]

MÜLKİYET, İKTİDAR, DEVLET (=DEMOKRASİ) VE…[1]

RADİKAL SOSYALİZM HÂLÂ GÜNCEL!

2015 1 MAYIS’INDAN 2016’YA YİNE, YENİDEN, ISRARLA TAKSİM!

KIZILDERE TARİHİ(MİZ) HEPİMİZİNDİR[1]

KÜLTÜREL YOZLAŞMA KARŞISINDA DEVRİMCİ SANAT[1]

KOMÜN’DEN EKİM’E ESKİ(MEYEN) SOSYALİZM

YALNIZLIĞIN ÇOĞUL SENFONİSİ: SAİT FAİK ABASIYANIK[*]

SAVAŞIN BATI CEPHESİNİN SORU(N)LARI İLE “DOĞU”[*]

ORTADOĞUDA T.CNİN HÂLİ VE ROJAVA

SANATIN SINIFI VEYA SANAT SİYASAL VE SINIFSALDIR

ORTADOĞUNUN KANAYAN YARASI FİLİSTİN

VERİLERİYLE DEMOKRASİ (MÜCADELESİ) VE DÜZEN(SİZLİK) ÜZERİNE

FAİLİ MEÇHUL -OLMAYAN- KAYIP(LAR)

80'Lİ YILLAR = İNSAN(SIZLIK) + UMUT(SUZLUK) + EYLEM(SİZLİK)

ERMENİLERİN BUGÜNÜ=HRANT+KAMP ARMEN

KÜRTLER VE ORTADOĞU

chavez venezüella'sında ne(ler)oluyor? bolívarcı halkçılık mı, sosyalizm mı