Ah İbrahim/ Kara gözlü İbrahim/ Göklerden mi geldin?/ Yıldızlardan mı?...

Ah İbrahim/ Kara gözlü İbrahim/ Göklerden mi geldin?/ Yıldızlardan mı?...

Ah İbrahim/ Kara gözlü İbrahim/ Göklerden mi geldin?/ Yıldızlardan mı?...

Güllü, sağ koltuğunun altına sıkıştırdığı, avaz avaz bağıran, kıyameti koparan İbrahim’i kucağıma fırlatırcasına bırakıyor.
Ranzanın alt katında, sırtımı yastığa dayayarak oturmuş kitap okuyorum.
Kadınların bağrış çağrışı, şakalaşma, kavga, tencereye vurularak çıkarılan dümbelek eşliğinde şarkı türkü sesleri…
Bangır bangır bir TV, kadınların ellerindeki radyolar…
Bunalan, istekleri bitmeyen çocukların ağlayışları, oyun çığlıkları, kahkahaları…
Bir cümbüş, bir cümbüş…
Dört bir yanı yüksek duvarlarla kaplı, üstü açık iç avlu buz gibi. Sıcak olsa bile aynı gürültü oraya taşınacaktır. Tek farkı gökyüzü ve dışardaki hava. Çaresiz içerdeyiz. Bu koşullarda okumaya alışmak büyük çaba gerektiriyor, zonklayan beynime söz geçirmek zor ama sürekli yün örmek, dedikodu, dert dinlemek, sivil mahkûmların kimine mektup, kimine dilekçe yazmakla da zaman dolmuyor. Zamanı bölüştürüp kullanmaya çalışıyorum.
Anasının fırlattığı İbrahim’i tutacağım diye kitap elimden yere düşüveriyor.
İbrahim’den kurtulan Güllü, kitabı alıp kucağıma koyarken söylenip duruyor bir yandan da...
-Bu bi türlü susmuyooo be abam... Kaç saattir seeen de duyuyooosundur çığırmasını. Koğuşu ayağa kaldırdı be abaaam... Dedim, abam sustuuurur sustuuurursa...
Pantolonunun belini aralayıp, bezini kokluyorum İbrahim’in.
-Koklaaama be abacığım, sana verir miyim altı kirli, döversin beni billa... Şincik temizledim, iki gööözüm önüme aksın, Allaaah çarpsın...
-Peki tamam Güllü, tamam... Karnı ne alemde?... Doyurdun mu?
-Doooyurmam mı be abam... Her bişii tamam... Sana getirceem diye üstünü bilem değiştirdim billa... Susmuuuyo işte piç kurusu... Bana kızıyon ama canıma tak dedi artıkın Allah çarpsın. Vurdum kıçına kıçına...
-Yine mi vurdun? Hadi, yıkıl karşımdan Güllü, kaybol! Biz anlaşırız İbrahim’le.
Güllü, ufak tefek, kapkara, yirmili yaşlarının sonunda ama dişlerinin çoğu dökülmüş bir çingene. İbrahim’i susturacağım diye, kaç çocuk emzirmiş, iyice kuruyup sarkmış memesinin biri hep dışardadır, ağladıkça İbrahim, tıkar ağzına o kuru kara memeyi.
Güllü, mahpushaneyi mesken tutanlardan. Mesleği hırsızlık. Aile geleneği...
Hırsızlığı meslek edinmiş çingene kadınlar, gebelik dönemlerinde kendilerini tutuklatma zamanlamasını öyle iyi yaparlar ki içerde yatma süresini en az zararla hatta kârla atlatırlar.
Hangi teknikle hırsızlık yaptıkları, hangi ailelerin hangi tekniği kullandığı, işe çıktıkları bölge polis tarafından gayet iyi bilindiğinden yakalanmaları kaçınılmazdır. Onlar da bu süreden kârla çıkmanın yolunu böyle bulmuşlar.
İçerdeyken bebeğin zor zamanları geçirilmiş, karınları doymuş, memeler sütlenmiş olur.
Dışarda kalan, yalınayak başı kabak, kıçları açıkta, elinde bir dilim kuru ekmekle koşturan diğer çocuklara ya en büyük çocuk ya da aileden birileri bakar. Bebek geldiğinde bu çocuklardan beş yaşından küçüğü varsa o da annenin yanındadır. Çoğunlukla mutlaka vardır bir çocuk daha. İki çocuk arasında yaş farkı, iki üç yılı geçmez genellikle.
Güllü bu kez, tek çocukla içerde nasılsa…
-Yahu Güllü, yapmasanız olmaz mı şu işi?... Yılın yarısı içerde, yarısı dışarda... Çekilir mi bu hayat?... Bir sürü de çoluk çocuk dışarda... Öyle ser sefil…
-Ne yapaaam be abam?... Ekmek Kuran çarpsın, burdaki yemek yok dışarda be abam... Karavana maravana, üç öğün yiyoooz işte... Bizim herifler girse çıkarmak bilmiyolar. Hepten işten kalıyoooz, aç kalıyoooz. İş kadınlara düşüyoo. Başka iş mi var be abam? Olsa alıyooola mı? Sülalemiz bellenmiş bi kere. Yapmasak yine bizi tutarlar Allah çapsın. Bööle gelmiş, bööle gidiyo işte...
İbrahim’in derdi, uyku saati geldiği halde uyuyamaması. Nasıl uyusun zavallı? Aylardır dört duvar arasında. Tıkış tıkış kadın dolu, havasız, pis kokan, gürültülü, sayısı altmışın altına düşmeyen bir koğuş. İyice bunalmış yavrucak.
Sağ kulağını kapatacak biçimde sol kolumun üstüne yatırıyorum İbrahim’i. Güllü sık sık aynı gerekçelerle kucağıma attığından kokuma alıştığı için mi bilmiyorum, İbrahim’in çığlıkları azalıyor yavaş yavaş. Sağ elim, sol kulağı, başı ve sırtı arasında düzenli bir ritim ve sırayla dolaşıyor, dolaşıyor…
“İbrahim” adının bolca geçtiği, onun için uydurduğum müthiş ninniyi geniş ağız hareketleriyle, gözünün içine baka baka, gülümseyerek söylüyorum.
Ah İbrahim
Kara gözlü İbrahim
Göklerden mi geldin İbrahim?
Yıldızlardan mı geldin İbrahim?
Kara gözlü, tombik yanak
İbrahim
Yeller mi getirdi seni İbrahim?
Denizler mi, ırmaklar mı?
Ah İbrahim
Kara gözlü İbrahim
İbrahim sesini kesiyor. Kapkara yüzündeki kapkara gözleri, gözlerimle ağzım arasında gidip geliyor. Başparmağı ağzına gidiyor İbrahim’in. Göz kapakları ağır ağır inip, ağır ağır kalkıyor. İnip kalkıyor... İnip kalkıyor… Uyku, bütün ağırlığınca geldi çöktü artık o kapkara gözkapaklarına.
Avucumu, İbrahim’in yüzünün açıkta kalan bölümüne ve kulağına kapatıyorum bastırmadan. Gece gezen, kocaman, yirmi beş otuz santim boyundaki, ıslak, leş kokulu, simsiyah lağım fareleri, pek seviyor bebelerin körpe burnunu, körpe kulağını.
Şimdi İbrahim mışıl mışıl uyuyor.
Bense farelere karşı nöbetteyim bu gece.

11.01.2011
Vildan Sevil

16.08.2014 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR