1915: SOYKIRIM MI, BÜYÜK FELAKET Mİ, KATLİAM MI?

Adil OKAY

1915: SOYKIRIM MI, BÜYÜK FELAKET Mİ, KATLİAM MI?

(Öncesi ve Sonrasıyla 1915: İnkar ve Yüzleşme sempozyumu”nda yaptığım konuşma metni.)

“Der Zor çölünde üç ağaç incir
Elimde kelepçe boynumda zincir
Zincir kımıldadıkça yüreğim incir
Dini uğruna ölen Ermeni”

2006 yılının sonunda ‘Özgür Düşün Kollektivitesi’nin düzenlediği, ‘Aydınlık Sorgular Sempozyumu’nda Hrant Dink’le birlikte konuşmacıydım. Hrant Konuşmasına, “Ağrı dağını bilirsiniz değil mi arkadaşlar" diye başlamıştı. "Dünyanın her yerine zorla dağıtılan Ermenilerin evlerinde, mutlaka Ağrı dağının fotoğrafı vardır. Düşünebiliyor musunuz dört bin yıllık bir tarihin, uygarlığın yok edilişini. Ağrı dağının yerinden sökülüşünü tahayyül edebiliyor musunuz? O Ağrı dağı ki, yüksekliği kadar da kökü vardır yerin altında. Ve siz o kökü söküp atmayı başardınız. O halkı, birlikte yaşadığınız, o toprakların sahiplerini, dört bin yıllık bir kültürü yok ettiniz."

"Ya sonra" diye devam etmişti Hrant Dink. "Hadi o olayların sorumluluğunu Osmanlı'nın üzerine attınız. Ya sonra ne oldu biliyor musunuz? Cumhuriyetin kuruluş aşamasında bu ülkenin nüfusu on beş milyondu. Tehcirden sağ kurtulup, Türkiye'de yaşamaya devam eden Ermenilerin sayısı ise üç yüz bindi. Bu gün itibariyle artan nüfusa paralel olarak, Türkiye'de bir buçuk milyon Ermeni olması gerekiyordu. Oysa kalan Ermenilerin sayısı altmış bin. Ne oldu? Kısır mıydı bu insanlar? Hayır. Cumhuriyet Türkiye'sinde de Ermenilere baskılar devam etti. Ve Ermeniler psikolojik, maddi baskılara dayanamayıp göç ettiler. Hâlâ da ediyorlar. Gözleri arkada kalıyor. Topraklarında. Ülkelerinde."

"Bana göre" demişti Hrant Dink, sempozyumun konusuna gönderme yaparak, "Türk aydını sınıfta kalmıştır. Tarihiyle yüzleşmeyi göze alamamış, Ermeni sorununu tartışmaya açamamış, resmi ırkçı söylemlerden etkilenmiş ya da korkmuş susmuştur. Birkaç istisna dışında. "

Doğruydu Hrant’ın söyledikleri. 1915 Tehcirinden sonra geride kalan bir avuç Ermeni'yi, Süryani'yi, Keldani'yi, Rum'u Cumhuriyet Türkiye'sinde çeşitli baskılara maruz bıraktık, taciz ettik ve kaçırdık. Gönüllü sürgüne yolladık. Bellek tazeleyelim: 1942 varlık vergisi, 20 kura askerlik uygulaması, 6-7 Eylül 1955 talanı, 1974 yılından sonra gayrimüslim vakıf mallarına el konulması, 28 Aralık 1988 tarihli "sabotajlara karşı koruma yönetmeliği"nde potansiyel suçlular arasında "yerli yabancıların" yani gayri-Müslimlerin işaret edilmesi, politikacıların ağzını açtığı zaman, "Ermeni" kelimesini küfürle özdeş tutması ve diğer toplumsal baskılar.

İşte biz, "kardeşlerimiz" dediğimiz Hrant'ları bu uygulamalarla, faşist yasalarla, saldırılarla yorduk, yıprattık, psikolojik olarak katlettik ve kaçırdık. Hadi 1915 tarihte kaldı diyelim ama cumhuriyet Türkiye'sinde, başta Ermeniler olmak üzere tüm gayrimüslimlere eziyet etmeye devam ettik. Onları korumadık. Hrant'ı korumadık. Koruyamadık.

Hrant’ın katledilmesinden iki gün sonra yazdığım bir makalenin sonu şöyle bitiyordu: ‘Ruhun şen olsun Hrant. Bu gecikmiş özrümü kabul et. Senden ve tüm Ermenilerden özür diliyorum.

İşte bizi bir araya getiren bu sempozyumda tarihle yüzleşme ve özür anlamında somut bir adımdır.


Antakya
Çocukluk yıllarım Antakya’da geçti. Ortaokul ve Lise yıllarımda arkadaşlık yaptığım gayrı − Müslimler kadar azdı ki, 1970’lerde kentte artık o övünülen mozaik çatlamıştı. Hangi gayrı Müslim arkadaşım Ermeniydi bilmiyordum. Sanki tüm Antakya anlaşmış gibi, ‘Ermeni’ kelimesini telaffuz etmezdi. Hele hele Türkiye’nin tek Ermeni köyü olan Vakıflı’nın varlığından dahi haberdar değildik. Günün birinde babaannem, zamanında Ermeni komşuları olduğunu anlattı. “Çok iyi insanlardı, yemek alıp verirdik birbirimize ama bir gece evlerine girip o karı kocayı boğazladılar”.


Sonuç olarak Hatay’da, Osmanlı döneminde sayıları 25 bin civarında olan Ermeniler, kıyım ve sürgün sonucu o kadar azaldılar ki bu gün sayıları bin dolayındadır.


Beyrut ve Paris
Ben ilk kez göğsünü kabartarak ‘Ermeni’yim’ diyen bir insanla, Kirkor’la, Beyrut’ta savaşın içinde tanıştım. Bir bacağını çatışmada kaybeden Kirkor’da, benim gibi bir 12 Eylül sürgünüydü. Daha sonra Türkçe bilen Lübnanlı Ermeni Agop’la tanıştım. Filistin kamplarında Agop ve Kirkor’la, Şıwan ve Mehmet’le omuz omuza aynı ideal uğruna İsrail işgaline karşı savaştık. İsrail havan topları ve uçakları kamplarımızı döverken, ölülerimizi gömerken, Sarı gelin’i Türkçe ve Ermenice söylerken o kadar iç içeydik ki, Filistinliler bizi kardeş sanıyorlardı. Ve ‘Sarı Gelin’ türküsünün aslında bir Ermeni ağıtı olduğunu Beyrut’ta, savaşın içinde öğrendim. Sadece Sarı Gelin değil, ‘daha yüzlerce türkü. Agop bana, “sadece canımızı, malımızı almadınız aynı zamanda türkülerimizi de çaldınız” diye takılmıştı.

Ve derken Paris. Sürgünün insanın içine işleyen, tedirgin eden, yeni kurulan tüm evlerin iğreti olduğu ve olacağı duygusunu çağrıştıran etkisini Avrupa’da hissettim. Ve o zaman tanıştığım Ermenileri bir kez daha anladım. Zira sürgünler anılarını canlı tutan her şeyi arkada bırakıp yola çıkmışlardı, günün birinde geri dönüp bulabileceklerini düşleyerek. Ve öyle bir an gelmişti ki, nereye giderlerse gitsinler, yanlış zamanda, yanlış adreste olduklarını, bundan sonra evsiz, vatansız, köksüz, istenmeyen bir konuk gibi yaşamaya mahkûm olduklarını anlamışlardı. Tenleri ve tinleri, evleri ile birlikte yanan sürgünlerin ruh hali her daim karabasandı. İşte Milyonlarca Ermeni’nin yaşadığı bu duyguları, şimdi aramızda olan sürgündaşım Temel Demirer ve benim gibi 30 bin 12 Eylül sürgünü, uzun yıllar yaşadık.


Af söylentisi ve tek gidişlik pasaport
1992 yılıydı. 12 Eylül zadeler için bir af söylentisi çıkmış, birçok sürgün umutlanmıştı. Türk konsolosluklarının kapıları açılmış, isteyen Türkiye’ye dönebilir, kaçak, mülteci olanlar da pasaport alabilir deniyordu. Kaybedecek bir şeyimiz yok diye biz de bir grup olarak Türkiye’nin Fransa konsolosunda pasaport başvurusu yaptık. Bir ay sonra cevap geldi. “Halen arandıkları için Pasaport verilemez ama lesse passe alabilirler” deniliyordu. Yani tek gidişlik pasaport. Bu da ülkeye ayak atar atmaz tutuklanma anlamına geliyordu. İşte geçtiğimiz günlerde okuduğum Sait Çetinoğlu’nun “Pasaportu Eline Vermek” / Resmen Kovulmanın Hikayesi” başlıklı yazısı bana tüm bunları anımsattı.

“Hagop Handjian’ın 1924 yılında düzenlenen tek kullanımlık pasaportu elime geçmeden önce ‘pasaportu eline vermek’ deyiminin üzerinde pek düşünmemiştim. T.C. vatandaşı Hagop, Temmuz 1924 tarihinde ülkesinden ayrılırken eline tek kullanımlık / geri dönüşsüz pasaport tutuşturularak doğduğu ve yaşadığı topraklardan ilişiği kesilmiştir. Handjian, tek kullanımlık pasaportunu eline aldığı an ne düşünmüştür bilmiyoruz ancak tarihsel ata topraklarından sökülen Ermenilerin toprakları ile ilgili hasret kokan devasa edebiyat ürünlerini göz önüne aldığımızda neler düşündüğünü tahmin etmek zor değil.

Sürgün yıllarımda Paris'te tanıştığım, sonra aile dostları olduğum Türkiye Ermeni'si Vahan ve Liza'yı anımsıyorum. Vahan'ın günün birinde bana bir sır gibi mahcup ve öfkeli bir biçimde söylediği sünnet olayını. "Biliyor musun Adil" demişti Vahan, "Ben Hristiyanım ve sünnetliyim. Neden sünnet oldum? Türkiye'de askerde Ermeni ve Hıristiyan olduğum anlaşılıp baskı görmeyeyim diye babam sünnet ettirmiş. Asıl adım Gabriel ama nüfus cüzdanımda Cebrail yazar. " Sarsılmıştım bunu öğrenince. Bir insanı istemediği, inançlarına aykırı olduğu halde sünnet olmaya zorlayan, adı konulmamış toplumsal baskıyı düşünebiliyor musunuz?

Tehcirden sağ kurtulan Ermeniler, hayatlarının sonuna kadar bu acı anılarla yaşadılar. Ve adalet beklediler. Tehcir kurbanlarının çocukları, Vahan’lar, Liza’lar hala adalet bekliyor.


Dersim veya 12 Eylül soykırım ise…
Biz, 12 Eylül dönemini mikro soykırım olarak tanımlarken, Dersim katliamı için soykırım denirken, başbakan Erdoğan İsrail’in Gazze’de yaptığı katliamları soykırıma benzetirken, Azerilere karşı gerçekleştirilen Hocalı katliamı soykırım olarak adlandırılırken, 1995’te Srebrenica’da çoğunluğu çocuk 8 bin kadar Boşnak’ın katledilmesi soykırım sayılırken, yüzbinlerce sivil Ermeni’ye karşı yapılan, insan aklının anlamakta, kabul etmekte zorluk çektiği katliamlara neden soykırım demiyorduk. Bunun sorgulanması gerekmektedir. Bu yaşananlara karşılıklı katliam da denilemezdi. Zira güçler arasında eşitlik yoktu. Bırakınız eşitliği, yer yer baş kaldıran Ermeniler yenilmiş ve silahsızlandırılmışlardı. Sonuçta savunmasız sivil halk katledildi.

Mustafa kemal 1 ağustos 1926 da Los Angeles Examiner’e verdiği röportajda tehcirde yapılan kırım ve failleri hakkında şunları söyler. “Milyonlarca Hıristiyan uyruğumuzun acımasızca kitleler halinde evlerinden sürülüp katledilmesinden sorumlu tutulması gereken bu eski jöntürk fırkasının artıkları…” Keza, 1918−1920 yıllarında İstanbul’da yayınlanan ‘Alemdar’, ‘Tasfir−i Efkâr’ ve ‘İstiklal’ gazetelerinde yayınlanan yazı ve haberler, Ermenilere karşı uygulanan kırımın itiraflardır. 1919 yılında İstanbul Alemdar gazetesinde, dört bölüm halinde yayınlanan Çerkez Hasan Bey’in makaleleri, kırımın kanıtları arasında sayılır. Keza 1919 yılında bir Osmanlı mahkemesi kırım suçlularının bazılarını yargılamıştır.

Falih Rıfkı Atay’da konu ile ilgili olarak şunları yazmıştır: "İzmir'i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk. Birinci Dünya Har-binde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, yine bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelen bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da tesiri var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hıristiyan veya yabancı olmak, mutlaka bizim olmamak kaderinde idi. Bir harb daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir'i arsalar halinde bırakmış olmak, şehrin Türklüğünü korumaya kâfi mi gelecekti?"

Aslında Ermeni kırımı (veya soykırımı) 1915 ten önce ve sonra da devam eden bir süreçtir. Siz bakmayın o, ‘Osmanlı’da 1915’e kadar var olan hoşgörü, cumhuriyet Türkiye’sinden çok daha iyiydi, Osmanlı’da Gayrı Müslimler parlamentoya giriyor, üst düzey bürokrat oluyorlardı’, safsatalarına. Bunların tümü görecelidir. Osmanlı döneminde merkez bankası müdürü belki Ermeni kökenli olabiliyordu, mecliste bir dönem Ermeni mebuslar vardı, el üstünde tutulan kaymak tabaka Ermeni tüccarlar, mimarlar, sanatçılar vardı ama Osmanlı’da da gayrimüslim ahali (dolayısıyla Ermeniler) özel türden baskılara maruz kalıyordu. Örneğin: “Hıristiyanlar, ibadetlerini Müslümanları rahatsız etmeyecek şekilde yapmak zorundaydılar. (…) Ayrıca ata binmeleri, silah taşımaları, bir Müslüman ile karşılaştıkları zaman kaldırımda yürümeleri yasaktı. (…) Hamamlarda takunya giymeleri yasaktı. Peştamallarına çıngırak takmaları gerekiyordu. … Müslümanların evlerinden daha yüksek ev yapmaları yasaktı. Evlerin, Müslüman mahallelere bakan taraflarına pencere yapmaları yasaktı. Ermenice konuşmak ve öğrenmek yasaklanmıştı.” Ermenice yedi kelime küfür sayılıyor ve ceza öngörüyordu. Ve benzeri.


1915 öncesinde 200 bin Ermeni katledilmiştir
Osmanlı, Balkan halklarının bağımsızlığa kavuşmasından sonra Ermeniler ve Anadolu Rumları üzerideki baskıyı arttırmıştı. Abdülhamid yönetiminde Ermeni nüfusunu azaltmak, Türk burjuvazine Ermeni mallarını peşkeş çekmek bir devlet politikası olmuştur. 1894−1895’te, bu iki yıl içinde 200 bin Ermeni katledilmiştir. Abdülhamit katliamlarda, bu günkü koruculuk sisteminin bir benzeri olan Hamidiye alaylarında örgütlediği Kürtleri kullanmıştır.

“Ermeni Sorunu Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülmesi sürecinde Balkanlardaki uluslaşmalara benzeyen Ermeni siyasal talepleriyle birlikte ortaya çıkmıştı. Şu farkla ki, Balkan milliyetleri toprak temeline sahiptiler ve o topraklarda çoğunluktaydılar. Ermeniler ise dağınıktılar, hiç bir vilayette ya da sancakta çoğunlukta değildiler. Diyelim ki müsatkil (bağımsız) ya da muhtar (özerk) olacaklardı, milli sınırları neydi ve o sınırlar içindeki milli ya da etnik çoğunlukları var mıydı? [1913’te Van’daki, Gayrimüslim sayısı yüzde 40, Bitliste 34’le bölgedeki en yüksek orandı. İslamiyet faktörü nedeniyle Kürtler, Türkler, Türkmenler, Zazalar, Araplar, diğer Müslüman etniler Ermenilere karşı birleşiyorlardı. Ayrıca Ermeni Tehciri geldiğinde Yahudilerin “hayırhah tarafsızlık”la verdikleri desteği de unutmamak gerekir.]”

İttihat ve terakki dönemine gelindiğinde ise, Alman emperyalizminin desteği ile Ermenilere yönelik saldırılar bir imha politikasına dönüştü. Van’daki olaylar bahane edilerek, İstanbul’da Ermeni toplumunun önde gelenlerden 235 kişinin tutuklandığı gün olan 24 Nisan 1915, birçok tarihçi, araştırmacı ve politikacıya göre Ermeni soykırımın başlangıç tarihi kabul edilir. Bu tarih ve bu olay bir sembol olduğu için her yıl 24 Nisanda dünyada ve Türkiye’de soykırım tartışmaları yeniden alevlenir. Türkiye’de ‘Ermeni Soykırım’ından söz etmek halen suç sayılmaktadır. Bu nedenle 24 Nisan 1915’te başlayan olayların soykırım olduğuna inanan yazarlar –Fikret Başkaya, Taner Akçam, Temel Demirer gibi birkaç istisna dışında− yazılarında dikkatli bir üslup kullanırlar.

Ancak sonuç ne olursa olsun, namuslu yazarların−araştırmacıların şu gerçeği görmezden gelmeleri mümkün değildir: 24 Nisanda İstanbul’da başlayan tutuklamaları takiben, Doğu vilayetlerinde yüz binlerce Ermeni’nin tehcir ve imhası mayıs ayında başlamış, Ağustos ayına kadar sürmüştür. Doğu Anadolu’nun yerlisi olan bir halk, Ermeniler, tarihte eşine az rastlanır bir vahşetle yok edilmiştir. “Fotoğraflarla açıktır: Tehcir adı altında silahsız yüz binlerce kadın, erkek, çocuk, kadın büyük çoğunluğu yaya, diğerleri kağnılarla yollara sürülmüşlerdir. [Aynı fotoğrafları Nazi rejiminde de görüyoruz.] Sadece kuzeybatıdakiler tren vagonlarına konulmuşlardır. Talat Paşa’ya bildirilen rakam not defterinde vilayet vilayet yazılıdır, toplam 978.000 dir.” ‘Ermeniler ihanet ettiler, bizi arkamızdan vurdular ‘iddiası ise temelsiz bir savunma argümanıdır. Hatta dolaylı olarak soykırım itirafıdır. Varsayalım ki bir bölgede Ermeniler, Ruslarla anlaşarak ayaklandılar. Ama yenildiler. Peki, ama ayaklanma olmayan bölgelerdeki Ermenilerin, kadınların, yaşlıların ve çocukların toplu halde katledilmesi nasıl açıklanabilir. Ayrıca Bulgarlar da, Araplar da Osmanlı’ya karşı en doğal hakları, yani bağımsızlık için ayaklanmışlardır.

Silahlı Ermeni grupların Kürt ve Türk köylerine saldırdıkları, insan öldürdükleri doğrudur. Onlar siyasi talepleri için -o zamanki deyimle "komitacılık" ya da "çete harbi" denilen - silahlı mücadeleye girişmiş siyasi teşekküllerdi. (İttihatçılar da "komitacı" idiler. Bunlardan Mahmud Celal Bey başvekilliğe ve Cumhur reisliğine kadar gelmiştir.) Fakat o silahlı çatışmalar Ermeni Toplumunun tamamını tehcir ve tenkil etmenin bahanesi olamaz. (…) O dönemde “bütün imparatorluklar yıkılıyordu, Osmanlı da yıkılacaktı. Balkan Devletleri de, Ön Asya Arap Devletleri de kurulacaktı. Düvel-i Muazzama arasındaki kapışmada onların Osmanlı’nın harabelerinden pay (üstüyle, altıyla toprak + Pazar + ucuz işgücü) kapma yarışı çözülmenin nedeni değil sonucuydu. Bugün Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan --eski Genç Slav cumhuriyetleri-- Romanya, Arnavutluk, Mısır, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, S. Arabistan, Yemen, Katar, BAE, Libya, Filistin devletleri niçin var diyor muyuz? Onların self - determinasyon haklarını tanımıyor muyuz? O halde, İmparatorluk yıkılmasaydı da diyemeyiz. Bu konudaki asıl mesele İmparatorluk niçin yıkldı sorusu değil, niçin bu kadar büyük insan yıkımlarına, felaketlerine sebep oldu sorusudur.”

Kaldı ki Ermeniler Osmanlıya (birkaç bölge dışında) başkaldırmamış, tersine İttihat ve Terakki’nin reform vaatlerine inanıp içinde yer almışlardır. 1908’de ihtilal olduğu ve Ermeniler üzerindeki tüm yasak ve baskıların kalkacağı söylentileri üzerine Ermeni köylerinde bayram yapılmıştı. Daşnak’lar son ana kadar İttihat ve Terakki ile işbirliği yapmış, bu nedenle de ‘Bağımız Sosyalist Ermenistan’ ülküsü olan Hınçaklar tarafından eleştirilmişlerdir.


Kaybolan Ermeni çocuklarının dramı.
Ya kaybolan Ermeni çocuklarının dramı. 300 bin kadar Ermeni çocuğu tehcir sırasında kaybolmuştur. Büyük çoğunluğu anne ve babaları katledildikten sonra evlat edinilmiş, bir bölümü ise hizmetçi olarak Türk ve Kürt evlerinde kalmıştır. Onbinlerce genç kız başlık parası sorununun yaşandığı doğuda zorla evlendirilmiştir. Ya ölüm ya evlilik gibi dayatmalar sonucu gelin olan Ermeni kadınların suskunluğu bir ömür sürmüştür. Yalçın Yusufoğlu’nun ifadesiyle “Tehcirin yoğun olduğu Doğu ve Güneydoğu’lular kuşaktan kuşağa anlatılanları duymuşlardır. Ben onlardan biriyim, çocukluğumda katliam öyküleriyle büyüdüm. Benim gibi bütün yaşıtlarım, okul arkadaşlarım daha nice öyle anlatılar dinledikleri için “katliam oldu mu?” onların sorusu değildi. Soyu tüketmek için çocuklar hedef alınmış ve öldürülmüşlerdir. Örneğin yaşı uygun Trabzonlulara, Samsunlulara sorunuz, çocuklar Doğu Karadeniz’de takalara, mavnalara doldurulup açığa götürülmüşler, denize dökülmüşlerdir. Ölmekten kurtulmak için Ermeni kızları Müslüman (Türk, Kürt, Arap ya da Zaza) ailelere verilmişlerdir. Bugünkü kuşaklar o tarihlerde “bir şeylerin olduğunu” yeni duyuyorlar.”

Ermeni çocuklarının Müslüman gibi yaşamaya zorlandığı, kuma yapıldığı, hizmetçi yapıldığı veya evlat edinilip Türkleştirildiği o evlerde sessiz bir suç ortaklığı kurulmuştur. Sibel Özbudun’un söylediği gibi “Bu suç ortaklığını ilk kırmaya cesaret eden, bastırılmışlıklarımızın duvarlarını tuzla buz eden, Fethiye Çetin oldu. Yaşı 60’ı aşkın her T. C. yurttaşının bildiği “sır”rı hepimize haykırıverdi: Büyükannesi, katliamlardan her nasılsa kurtulup bir Müslümanla evlendirilmiş bir Ermeniydi! Onun bu keşfini, kısa süre içinde Türkiye’nin hemen her köşesinde pek çok “torun” tekrarlayacaktı. Ermeni “büyükanne”ler (ve sayıca çok daha az olan) “dede”lerin büyük kısmı suskun ve küskün, geçip gitmişti bu dünyadan. “

Evet, konuşmaya başladı “torunlar”. Ve onlar konuştukça, “gayrı resmi tarih”imizin mahrem köşe - bucakları, üstü örtülü gerçekleri, sırları, bir bir saçılmaya başladı ortalığa. Kabuk tuttu sanılan yaralar, bir kez daha kanamaya koyuldu. Ama bu kez, yararlı bir kanama bu. Böylelikle, tehcir edilenlerin, katledilenlerin, bir buçuk milyon, bir milyon, altıyüzbin, üçyüz bin yani rakamlar değil, bize değen öyküleri olan insanlar olduğunu görebiliyoruz. Bazılarımızın “Ermeni dölü” olduğunu keşfediyoruz. Bu hayırlı bir şey. Çünkü insanın insana açtığı yarayı, yine insan sıcağı sağaltır. Sağaltabilmek için ise hem bilmek, hem de empati kurabilmek gerek.”


Türk olduğum için ne kadar sorumluyum
1915’ten bu yana işledikleri insanlık suçları yanlarına kâr kalan linç ordusu bu gün de serbestçe dolaşmaktadırlar. Dün Trabzon’da Türk solcularını, İzmir’de Kürtleri, Edirne’de Çingeneleri linç etmeye kalkışan güruh, Enver ve Talat’ın mirasçılarıdır. Dünün Enver’ine, Talat’ına, Doktor Nazım’ına sahip çıkanlar bu gün de bu linç ordusuna ve Ogün Samast’lara sahip çıkıyorlar. Ancak bir noktanın altını çizmekte yarar var: O kadar eziyet çektikten sonra bile tehcirden sağ kurtulan Ermeniler Türk halkına karşı nefret duyguları beslemiyor. Tehcirden sağ kurtulan Artvinli Nektar Gaspanyan, kendisiyle yapı-lan bir söyleşide, “Şunu da söylemeliyim ki, bütün Türkler kötü değildir. Onların içinde iyileri de vardır. O ittihatçıların tertiplediği bir olaydı.” diyordu.

“1915 ve sonrasında bu topraklarda yaşayan Hıristiyan halklar tasfiye edildi. Bu işi emekçi halk yapmadı. Zaten halkın böyle bir şey yapması mümkün değildir. Halkın bu tür patolojik işlere teşebbüs etmesi, insanlık suçu işlemesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu işi İttihatçılar yaptı ve bir kesim de yapılan etnik ‘temizlikten’ nemalanıp zenginleşti ve katliamcıların suç ortağı oldu... İttihatçıların işlediği insanlık suçuna bu halkı ortak etmek, asıl katilleri aklamak anlamına gelir. (…) O halde yapılması gereken şey zor değil: Birincisi, resmi tarihin ve resmi ideolojinin yüz yıllık yalanından kurtulmak, gerçeği kabullenmek, şeyleri adıyla çağırmaya cesaret etmek; ikincisi de ırkçı-milliyetçi hezeyanlara prim vermemek gerekiyor. Aksi halde vicdanlar kirlenmeye, kirletilmeye devam edecektir.“

Unutulmamalı ki bu ülkede sadece eli kanlı katiller yoktur. Tehcir ve kırıma direnen ve sorumluların cezalandırılmasına çalışan Türkler, Kürtler ve Arap’lar da vardı. Hacı Halil, Ahmet Refik, Nesim bey, Çerkez Hasan amca, Ayan meclisi başkanı Ahmet Rıza, bir yolculuk esnasında Ermenilerin katlinde önemli rolü olan Bahattin Şakir’in elini tanımadan sıkmak zorunda kalınca “bana eli kanlı bir katilin elini sıktırdın” diye arkadaşına sitem eden Halide edip Adıvar, masum insanları öldürmenin Kuranda yeri yoktur diyen Boğazlıyan müftüsü Abdullah zade Mehmet Efendi, Ermenilerin tehcir esnasında saldırıya uğramalarını önlemeye çalışan Trabzon polis şefi Nuri, sekiz kişilik bir Ermeni ailesini bir yıl evinin çatısında saklayan Urfalı Hacı Halil, “Komşularımızın ölüme götürülmesini istemiyoruz” diye, valiliğe yürüyüş yapan Kastamonu’nun Müslüman ahalisi, 1918 yılında yazdığı ‘Osmanlı Vilayat−ı Şarkıyyesi’ başlıklı eserinde, ittihatçıları tehcirdeki facialar nedeni ile şiddetle eleştiren Diyarbakırlı Emiri Efendi. Ermenilerin tehciri ve öldürülmelerini soruşturmakla görevlendirilen Tedkik−i Seyyiat komisyonuna yazılı olarak verdiği ifadede, devlet görevlilerini açıkça suçlayan Vehip paşa. Ve diğerleri.

Trabzon İttihat ve Terakki milletvekili Hafız Mehmed Emin, “Ermenilerin kayıklara doldurulup samsun’a gönderilmek bahanesiyle denize döküldüklerini, katledildiklerini kendi gözlerimle gördüm, valiye, dahiliye nazırına söylediğim ve üç yıl uğraştığım halde sorumlular hakkında bir şey yaptıramadım” diye mecliste konuşma yapmıştır.


24 Nisan 1915 ten 12 Eylül 1980’e katliamlar
Burada, Ermenileri denizde boğan katiller örgütünün, Mustafa Suphi ve 15 yoldaşını da Karadeniz'de aynı yöntemle katlettiklerini hatırlatmak istiyorum. Mustafa Suphi’nin karısının kaçırılıp aylarca tecavüze uğradığını ve sonunda, −tecavüzden kurtulmak için, elele, ‘katillere karı olmayacağız’ diyerek Fırat’a atlayan Ermeni kadınlar gibi − intihar ettiğini hatırlatmak istiyorum.

Aynı katiller örgütünün, 12 Eylül faşist darbesinden sonra bir milyon insanı zindanlara doldurduklarını, 17 yaşındaki delikanlıları astıklarını, çoğunluğu Kürt kökenli 17 bin insanı katlettiklerini ve adlarına ‘fail−i meçhul’ dendiğini hatırlatmak istiyorum.

1915’te korkunç işkencelere maruz kalan ve baş eğmeden ölmek isteyen bazı Ermenilerin , Osmanlı cezaevlerinde kendilerini yaktığını, 1982 Yılında da Cumhuriyet Türkiyesinde Kürt tutsakların, dayanılmaz fiziki ve psikolojik işkenceye baş eğmemek için Diyarbakır cezaevinde kendilerini yaktığını hatırlatmak istiyorum.

Osmanlı zindanlarında, “şahadet getirin, padişahımız çok yaşa deyin”, diye işkence yapan ittihatçı artıklarının, 12 Eylül 1980’den sonra da tutsak devrimcilere zorla İstiklal marşı söyletmeye, onuncu yıl marşını ezberletmeye çalıştıklarını hatırlatmak istiyorum.

İttihatçılar, Haziran 1915 de Sosyal Demokrat Hınçak partisi yöneticilerini evlerinden toplamış, Askeri Mahkemede bir günde idama mahkum etmiş, başta PARAMAZ (Madteos Sarkisyan) olmak üzere içlerinden 20 yöneticiyi Beyazıt Meydanı'nda idam etmişlerdi. Paramaz idam sehpasında: "Siz yalnız bizim vücudumuzu ortadan kaldırabilirsiniz, bizim ideallerimizi asla, ideallerimiz sosyalizmdir..." diye slogan atmıştı. Aynı ittihatçı artıklarının, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerinden sonra onlarca Türkiyeli devrimciyi idama yolladığını, Türkiyeli devrimcilerin de İdama giderken Paramaz gibi ‘yaşasın sosyalizm ve halkların kardeşliği’ sloganları attıklarını hatırlatmak istiyorum.

Osmanlı döneminde Ermenice konuşmayı yasaklayan zihniyetin, cumhuriyet Türkiye’sinde de Kürtçeyi yasakladığını, Kürt annelerin tutsak çocuklarıyla Kürtçe konuşmasına yasak getirildiğini, Kürtçe bir kelime hatta harf kullanmanın hapis cezası öngördüğünü hatırlatmak istiyorum.

Demem odur ki Türk devleti, 1915’te Ermeni tehciri ve kırımı, 1920 ve 1930’larda Kürtlere yönelik katliamlar üzerine inşa edilmiştir. 1915’ten 6−7 Eylüle, 12 Marttan, 12 Eylüle, Susurluktan Ergenekona kadar aynı zihniyetin ve çetelerin dolaylı dolaysız iktidarı sürmüştür.

Demem odur ki katiller yargılanmadığı, bir dönem aydınlatılmadığı için bu bezirgân saltanatı iktidarını sürdürmüş, teşkilat− mahsusa ad değiştirip faaliyetlerine devam etmiştir.


Özür ama nasıl

“Bakkal garabet’in ışıkları yanmış
Affetmedi bu ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini
Fakat seviyor seni
Çünkü sen de affetmedin
Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına”

Nazım Hikmet’in yukarıdaki şiiri de bir özür sayılır. Konuşmamın başında belirttiğim gibi, ben de Hrant Dink’in katli üzerine, daha ‘özür diliyorum’ imza kampanyası başlamadan önce, ‘Ermenilerden özür diliyorum’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Ancak bunun yetmeyeceğini Fikret başkaya, Ragıp Zarakoğlu, Sait Çetinoğlu, Taner Akçam ve Temel Demirer gibi aydınların herkesin sustuğu bir dönemde konuşup yazdıkları, birçoğunun soykırım tezini yüksek sesle telaffuz ettiği için 301’den yargılandığı bir dönemde ben ne yapmalıyım diye düşündüm. 2009 yılında yazdığım ve 15 kentte sahneye konulan, ‘Karanlığın İçinde Aydınlık Yüzler – Ölülerimiz Konuşuyor’ adlı tiyatro oyunumda, Hrant Dink’e ve Ermeni meselesine bir bölüm ayırdım. Bu da bir özürdü.

“Devlette ve Hariciye’de görev almış yöneticiler arasında Emekli Büyükelçi Volkan Vural’ın doğru yolu gösterdiğine tanık olduk: Vural Neşe Düzel’e verdiği mülakatta Ermenilerden özür dilenmesi gerektiğini söylüyordu. Diğer emekli büyükelçiler, Elekdağlar, Öymenler, Bölükbaşılar, Aktanlar ise tam tersini yapıyorlar ve Türkiye'yi bu konuda büsbütün yalnızlığa itecek tutumu tırmandırıyorlardı. Bugün 22 devlet soykırımı tanımış durumda. Önümüzdeki beş yıl içinde bunların sayısı artacak ve 2015’e kadar inkârın etrafındaki çember daralacak. Alınan kararları Diyasporaya bağlamak da yanlış: ABD ve Fran-sa dışında kayda değer bir Ermeni nüfus yok. İsveç’te ise sadece Asuri var. Ayrıca dikkat edilirse Avrupa’da kararların alınmasında rol oynayan partiler Sol, Merkez Sol, Çevreci partiler. Yani siyasal yaşamda hümaniteryen ve libereter tutumlarıyla tanınan akımlar. Çoğu da iktidarda değiller, hatta koa-lisyon ortağı bile değiller. Tersine, o devletlerin çoğu Türkiye ile menfaat ilişkilerinden dolayı “o keli-meyi” telaffuz etmemeyi diplomasi gereği sayıyorlar.”

Bir Kürt aydını olan Berzan Boti, Türk aydınlarının olayın adını koymadan özür dilemeye çalıştıkları bir zamanda, “özür dilemek yetmez, daha fazlasını yapmak gerekir” diyerek, Asur halkına ait, dedeleri tarafından 1915 soykırımı sırasında el konulan ve kendisine miras kalan köydeki toprakların tapusunu Süryaniler adına Seyfo Vakfına, İsveç parlamentosunda 13.05.2009 tarihinde yapılan resmi bir törenle devretti.” İşte bu onurlu tavır da bir özürdü.

Ermeni tehcir ve kırımı hakkında tek bir devletten özür geldi. II. Dünya savaşında Yahudilere karşı yapılan soykırımdan dolayı uzun zaman önce özür dileyen Almanya, 2005 yılında da Ermeni kırımındaki rolü için özür diledi.

ABD, II. Dünya savaşı döneminde Japonlara uyguladığı tehcirden dolayı özür diledi. Avustralya, yüz yıl sonra Aborjinlerden özür diledi. İsviçre hükümeti 1995 yılında dünya Yahudilerinden 2. Dünya savaşı yıllarındaki politikalarından dolayı özür diledi. Srebrenica’da 1995’te çoğunluğu çocuk 8 bin kadar Boşnak’ın katledilmesi soykırım sayılıyordu. Sırbistan Parlamentosu 31 Mart 2010 da kurbanların ai-lelerinden özür diledi. Bu özür listesi her geçen gün artıyor.

Sonsöz:
Bizim devletimiz de işkencede öldürülen Metin Göktepe ve Engin Çeber için özür dilemişti. Bu da önemliydi. Ben de bu özre, tiyatro oyunumda bir replikle yanıt vermiştim: “Bir özür yeter mi, bir özür yeter mi, bin can için bir özür yeter mi?”. Bu replik 12 Eylül karanlığında katledilenler için yazılmıştı. Peki ya bir milyon can için bir özür yeter mi? Belki yetmez ama önemli bir adım olabilir. Soner Önder’in, Avustralya’nın Aborjinlerden yüz yıl sonra özür dilemesi üzerine yazdığı güzel yazıda söylediği gibi: ‘Travmanın oluşumunda, “katilin” yaptığı eylemi inkar etmesi kadar, olaya tanıklık eden “üçüncü kişi/ toplum ve devletlerin” suskunluğu belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu nedenle “tanınma, kabul ve özür” gibi tarihi adımlar, travmatik bir tarihi sona erdirip yeni bir dönemin kapısını aralamaktadır. (…) Dün gözyaşlarını dökmekten utanmayan siyah bir Aborjin’dim… Yüreğimin yarası bir nebze iyileşiverdi. Hrant Dink’in eşinin söylediği gibi, “acılarla akraba” olmaktan bir an çıktım.
Ama ne yazık ki yüreğim halen yaralı, halen post-travmatik sancılarla kuşatılı… Bir “özür” için yalvarmıyorum, sadece hakkım olanı istiyorum. Yüzyıl gecikse de… Hakkım olanı!’

“Ermeni Sorunu, toplumsal, tarihi bir sorun olması yanında; “Tarihle yüzleşmenin ‘olmazsa olmaz’ iki şartı olarak özür dileme ve tazmin etme”yi de içeren politik bir meseledir. Dolayısıyla, Hrant Dink’in de altını çizdiği gibi, geçmişle hesaplaşmak, kapanmayan ve hala kanayan yaraların sağaltılması için önce resmi olarak özür dileyip diğer adımları atmak gerekmektedir. Ki özrün samimi olduğunu Ermeni’ler anlayabilsin.

Not: 2010 Yılında sunulan tebliğin güncellenmiş halidir.
okayadil@hotmail.com

18.04.2015 (Adil OKAY)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

DÜNYA YANIYOR… PEKİ KİM NASIL SÖNDÜRECEK !?

Mersin gümüşkum tabiat parkında ölüm makinesi

30-yildir-cocuklarini-arayan-mektup-arkadasim-mehmet-gok-tarsus-hapishanesinde-hayatini-kaybetti

SİYASİ İKTİDARLA SERMAYE SINIFI SANATA DÜŞMANLIKTA YARIŞIYOR

Sanat cesaret ister...

“ZAMANA ADANMIŞ YÜZLERİMİZ”*

"TUTSAKLARIN DÜŞLERINI GÖRÜNÜR KILMAK... "

İçeriden Dışarıya Fotoğraf TUTSAKLARIN DÜŞLERİNİ GÖRÜNÜR KILMAK

Hapishanede yasaklanan romanım hakkında

Hapishaneden gelen kitap tanıtımı

Bir bebeğin tutsak babasını anlattığı yazı: BABAMA KAVUŞMANIN DİĞER ADI PERŞEMBE

Evrim Konak yazdı : Gebze Kadın hapishanesinde İşkenceye uğruyoruz!

Yazar Adil Okay'ın yasal kitabı Gaziantep Hapishanesinde yasaklandı

AÇLIK GREVLERİ VE NE YAPMALI

Politikada "Kiç", Ekranlarda "Kiç", Aşk'ta "Kiç"*

DEVLET AKLI KÖTÜLÜK ÜRETİYOR*

hapishaneden gelen bu feryada kulak veriniz

YENİ AÇILACAK CEZAEVLERİ VE MAHPUSLARA DAYATILAN MODERN KÖLELİK*

"SINIRLAR, TOPRAĞIN YARA İZLERİDİR".

John Berger'i uğurlarken

YAZIK ÇOK YAZIK

"NE ALLAH NE HUKUK KORKUSU VAR. BİZE KALAN DİRENMEK ELBETTE. "

Eylül’e Çirkinleme…

VEDAT TÜRKALİ'NİN EVİNDE GEÇİRDİĞİM 3 GÜN ve "SEVDALINIZ KOMÜNİSTTİ"

ASLI ERDOĞAN, İNAN KIZILKAYA VE ZANA KAYA İLK DEĞİLLERDİ...

NE MİNARE GÖLGESİ NE POSTAL SESİ... AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE...

WERNİCKE KORSAKOFFLULAR'LA GEÇİRDİĞİM BİR HAFTA...

SOYKIRIMIN TANINMASI VE ÖZÜR MESELESİNDE DOĞRU TAVIR NEDİR

İNKÂR YA DA KÖTÜLÜĞÜN ABADI

MİNE KIRIKKANAT BU KADAR GERİCİ VE BU KADAR CAHİL MİYDİ?

LAİKLİK... AKP'NİN AMACI NE Kİ... NE YAPMALI..

'KELAM' ve 'SUSKUNLUK' HAKKINDA DEĞİNİLER*

Müebbetlik Tutsak Zeynep Avcı'dan mektup var

Ganime Gülmez'in yeni kitabım ' hapishanelere esinti yollayalım' için yazdığı makale

HAPİSHANELERE ESİNTİ YOLLAMAK

T.C. KİMLİĞİ İŞKENCE TECAVÜZ VE ONUR!..

KUŞLAR BİLE TEDİRGİNKEN

HAPİSHANELERDE BASKILAR NEDEN ARTIYOR

ANKARA KANA BOYANDI DEVLET KAYBOLDU

DEFNE NEDEN İNTİHAR ETTİ? ( 8 MART İÇİN)

DUVARIN İKİ YANINDA FOTOĞRAFLA EDEBİYATIN BULUŞMASI

CUMHURBAŞKANI BENİ - BİZİ HEDEF GÖSTERMİŞ

Hapishanelere Esinti Yollayalım

SİBEL ÖZBUDUN'A SELAM

MİCHEL TOURNİER VE TAHSİN YÜCEL'İ KAYBETTİK

BU GÜN KARNE GÜNÜYMÜŞ

DİHA'nın benimle yaptığı söyleşi

AÇLIK GREVİNE KATILIYORUM...

BEN DE HASTA TUTSAKTIM BİR ZAMANLAR

batıdan neden ses çıkmıyor diye sormayın artık

2015'İN SON YAZISI GANİME GÜLMEZ'DEN.

TKPML, MLKP ve DHKP-C davalarından toplam 10 kadın tutsak- mektup

15. YILINDA BAŞKA BİR 19 ARALIK'TA!

RAHMET DİLEKLERİM TÜKENDİ HASAN PULUR'A KALMADI

BU ÜLKEDE YÜZLERCE GAZETECİ ZİNDANLARA TIKILDI

EDEBİYATIN DİRENİŞİ Mİ... DİRENİŞ EDEBİYATI MI...

CİZRE'DEN SONRA ŞİMDİ DE SİLVAN'DA KATLİAM

SANATÇI TARİHE NASIL NOT DÜŞER VE 'SOL' SOSUNA BANMIŞ ELEŞTİRİLER

KİME NEDEN OY VERECEĞİM

SURUÇ'TAN AĞRIMIŞKEN ŞİMDİ DE ANKARA

SENNUR ABLA'YI (SEZER) KAYBETTİK

SAVAŞ BARIŞ ve SANAT *

BABAMIN DAKTİLOSU*

İSRAİL TÜRKİYE - GAZZE - CİZRE VE ÖLÜ BEDENLERİ BUZDOLABINDA SAKLANAN ÇOCUKLAR

EKİN VAN İÇİN YAZDIKLARIMA TEPKİLER VE TEHDİTLER HAKKINDA...

HAPİSHANELERE ESİNTİ YOLLAYALIM!

ÖLÜ BEDENİMİZİ ÇIRILÇIPLAK SOKAĞA ATANLAR

YAZ SICAKLARI VE OKUMAK

EREN KESKİN'E ÖDÜL

siz siz olun MHP'liler değişti demeyin.

ÇEVREMİZDEKİ YARATIKLAR!

BEN BİR AĞAÇ'TIM'... *

HASTA TUTSAKLAR REHİN OBJESİ DEĞİLDİR!

HASTA TUTSAK AYNUR'UN YEŞİL YAPRAĞI *

DÜNYA MÜLTECİLER GÜNÜ için 18 YILLIK MÜLTECİDEN BİRKAÇ SÖZ

DAĞ KOKUSU' VEYA 'KALBİNİ ARAYAN KAVMİN ÖYKÜLERİ'

BİR YAZARDAN CUMHURBAŞBAKANA AÇIK MEKTUP

MAHPUS HAKLARI EL KİTABI'NA DİPNOT

ÜMRAN DÜŞÜNSEL'İN ' KIRIK PATİKA'LARI *

HDP'YE SALDIRILAR HAKKINDA

FATMA TOKMAK ÖLÜYOR... DUYUYOR MUSUNUZ...

UTANGAÇ KAPİTALİZM SAVUNUCULARI !

BU GÜN 700 MÜLTECİ BOĞULDU... DONDU.. ÖLDÜ...

İMZA GÜNLERİ, YAYINEVLERİ VE SANATÇIYA SAYGI HAKKINDA

ÖMER LEVENTOĞLU VE 'DAĞ MEDENİYETİ' YA DA 'ANTİ- TAHAKKÜM'

SEKS İŞÇİLİĞİ Mİ SEKS KÖLELİĞİ Mİ YOKSA HEPSİ Mİ?

ADI ÖZGECAN'DI...

YENİ YIL MESAJIM...2015 Dileklerim

ALTTA KALANIN CANI ÇIKSIN = NEOLİBERALİZM

FİKRET BAŞKAYA 'KADAVRA AKADEMİSYENLER'E KARŞI

FETHULLAH GÜLEN'E SALDIRI MI... ÇETELER SAVAŞI MI?

' ELLER VE YÜZLER '

BİRGÜN, CUMHURİYET, EVRENSEL VE ÖZGÜR GÜNDEM YASAKLANDI MI?

Müebbet hapse mahkum kadın :Resmiye Vatansever

VALİZİNİ KARISINA HAZIRLATAN ERKEK ' FAŞİST ' SAYILIR MI ?!

' ÖLÜM VARDİYASI' VE 'KARAELMAS PUSUDA'

40 ŞAİRE SORDUM 40 KAPININ TILSIMINI

ADİL OKAY'IN "KAPILAR" FOTOĞRAF SERGİSİ "40 ŞAİR 40 FOTOĞRAF