' ÖLMEZ AĞAÇ' ın Katli... Yırca, Yırcalılar...

Vildan Sevil

' ÖLMEZ AĞAÇ' ın Katli... Yırca, Yırcalılar...

Homeros, zeytinin o kapkara gözlerine aldırmadan onu altına benzetti, yağına da “Altın sıvı” dedi.

8 Kasım 2014 Cumartesi günü, Greenpeace'in çağrısına uyarak Soma'nın Yırca Köyüne gittik.

Aylardır, kamulaştırılıp termik santral yapımı için Kolin Şirketine peşkeş çekilen zeytinliklerini kurtarmaya çalışan Yırcalıların yanına.

Şirketin özel güvenlik güçlerince kadın erkek, yaşlı demeden yerlerde sürüklenen, demir çubuklarla dövülen, gençleri dağa kaldırılan, danıştay kararı gelmeden birkaç saat önce, gecenin karanlığında 6000 zeytin ağacı kesilen Yırcalıların yanına.

Kolin Şirketi'nin, yasaları, hukuku hiçe sayarak pür telaş, tel örgülerle çevirip gasp ettiği atalarından yadigâr araziyi “İki kilometre ötedeki boş araziye yapsınlar. Ölümüne burdayız” diyerek korumaya çalışan o yiğit köylülerin yanına gittik.

Varalım yanlarına, sesimizi seslerine katalım, yiğit yüreklerinden öpelim, dedik.

Vardık zeytinliğin önüne. Yuvarlak tel örgülerle çevrilmiş, devrilmiş binlerce ağacın toprağı kapladığı bir alan. Gümüş yapraklı dalların arasından ağlayarak bakan kara kara gözler…

Toplantının yapıldığı küçük alana girdik. Köylülerin “En başından beri yanımızdalar, bizi hiç yalnız komadılar” dedikleri Greenpeace’in yanısıra çeşitli sivil toplum örgütlerinin dayanışmasını vurgulayan pankartları okuduk, kalabalığına karıştık.

Anadolu insanı, kendi açsa bile köyüne geleni aç komaz. Gelen Tanrı misafiridir, doyurulur ille.

Hele de konukları, kendilerini anlayan, seslerini duyan, uzak yakın demeden gelenler olunca…

Yerlerde ateşler yakılmış, iki koca kara tavada kızgın yağ. Köyün yaşlı kadınları ateş başında hamuru şekillendirip kızartmakta. Gençler, getir götür işlerinde ve servis yapma telaşında.

Bir ateş daha. Üstünde kocaman derin bir kazanda aşure kaynamakta. Belki de köyün en yaşlısı bir nine, elinde kepçe, alnından terler sızarak aşureyi karıştırıyor.

Bir başka köşede çay semaveri, kahvaltı sofrası. Kızarmış hamurun yanında zeytin, peynir, reçel…

Kâr hırsı gözlerini bürümüş, devlet destekli şirketin dozerleri, karagözlü zeytinlerin gözünün yaşına bakar mı? Kökünden söküp birer birer devirmiş insanlık tarihinin en eski, kutsal ölümsüzlük ağaçlarını… Milyonlarca kara göz serpilmiş, hepsi toprağa bakıyor, kuruyor gözpınarları, yaşları kara toprağın nemi şimdi. Arada bir bulutlar da gözyaşlarını atıştırıyor.

Zeytinleri dinleye dinleye ilerliyoruz arazide. “Duyuyor musun bizi?” diyorlar, “Duyuyorum” diyorum, acıyla utançla, boğazımda yine o yumruk…

Soruyor ölümsüzlük ağacı, o “ölmez ağaç”lar* soruyor Hz. Adem’in oğlu Şit’e:

-Hani Tanrının emriyle tohumumu 930 yaşındaki baban Adem’in ağzına vermiştin ölmezden önce. Yasak meyveyi yemenin cezası affolmuştu. Onun gömüldüğü Tabor Dağı'nda yeşerdim, altın sıvılar akıttım binlerce yıllardır, çok yaşadım, çok ürettim, nice insanı sağalttım. Hani Tanrıyla insanlar arasında barış sağlanmıştı ve ben barışın timsaliydim. Şimdi nedir başıma gelenler?... Tanrı neden bu insanlara dur demez? Neden kesip kesip betonlar dikerler benim yerime?

Soruyor, ölümsüzlük ağacı:

Nuh Tufanını da bilrim. Nuh’un güvercinine bir küçük dalımı vermiştim gagasına. Tufandan tek sağ kurtulan ağaç bendim. Böyle anlamıştı Nuh, suların çekildiğini. Korkularından sıyrıldı, geldi yerleşti. Çamurlu topraklarda umut oldum ona, bolluğu, esenliği muştuladım. Benim çevremde doğdu tekrar bütün canlılar. Şimdi nasıl kıydınız bana?

Soruyor kadim ve kutsal ağaç:

-Mısır’da Tanrı Ra’ya adandığımı, evlilik tanrıçası İsis’in ağacı olduğumu bilmez misiniz?

Zeytin iktidarda kirlenmekten, insanlığa bela olmaktan korkmuş, ağaçların kralı olma önerisini reddetmiş de kara çalı kral oluvermiş bir zamanlar. Soruyor onurlu ve soylu ağaç:

-Çok daha sonraları bilge, sanatın, bilimin koruyucusu Athena’nın ağacı olduğumu da mı bilmezsiniz, nasıl kıyarsınız bana?

Soruları duyanlar biirlikte ağlıyoruz, köyün muhtarı, erkekleri kadınları, gençleri ağlıyor, ağlıyoruz.

Yırcalı Mehmet, şirkete ve şirketin arkasındakilere inat ilk ağacı elleriyle toprağa dikince, kalkıyor, okşuyor, öpüyor, seviyor genç fidanı. “Nasıl kıydınız, nasıl kıydınız?” diyor.

Nasıl kıydınız?...

Fidanlar dikiliyor, konuşmalar yapılıyor. Greenpeaceli Çek Jean uluslararası dayanışmanın sesi oluyor. “Kolin’i tüm dünya doğaya düşmanlığıyla tanıyacak” diyor. Alkışlıyoruz.

Muhtar, “6000 ağacı kestiler, on bin, on altı bin zeytin dikeceğiz buralara” diyor. Kadınlar “Ölümüne burdayız, dikeceğiz” diye haykırıyor hemen alkışlar arasında.

Remziye ellili yaşlarda sanırım. “Zeytinleri toplasaydınız hiç değilse” diyorum. Gözleri çakmak çakmak… “Toplatmadılar ki” diyor. Anlatıyor Remziye:

-Evvelki akşam Soma’daydık. Sabah geldik ki ağaçların hepsini devirmişler. Deliye döndüm. Aldım taşı yerden, vurdum tel örgülere, vurdum. Ayağına gelir, dediler, gözüm bir şey görmüyor, vurdum, vurdum parçaladım teli, sonra herkes teli kesmeye başladı.

Anlatıyor Remziye:

-Kaymakam geldi. Direnişten vazgeçin, şu karşıdaki tepede daha büyük arazi verelim size, dedi. Biz köylüyüz, aptalız ya… Tepe dediği, şu santralden çıkan küllerden yapılmış, sanki biz bilmiyoruz. Birinci sınıf arazimi alacak, çalı bitmez kül yığınını verecek. Karısı şirketin doktoruymuş. Ben bilmem, öyle diyorlar. Biri bağırdı bizimkilerden kaymakama, karın şimdi rahat çalışsın, dediydi.

“İki dozer duruyor arkada, gördün mü?” diyor Remziye. “Mazot deposunu açmışlar, mazot akmış toprağa. Niye yaptılar kimbilir?” “Aman, farkedilmez de sigara falan atılır, yanar da köylüler yaktı demesinler sonra, kaldırtın bari onları” diyorum. Aklın yolu birmiş ya… Giderken bir gencin, jandarmaya “Şunları buradan aldırın da başımıza bela olmasın” dediğini duyuyorum. Tek fesat ben değilmişim, diye seviniyorum.

Bugünkü ortama baktığımızda, gerek basında gerekse köylüler arasında dolaşan haberler hiç de “Yok canım olmaz” denmeyecek cinsten.

Şirket sahibinin, akaryakıt kaçaklandığından tutuklandıktan sonra salınıp birden iktidarla yakınlaştığı, şirketin ortakları arasında böyyük böyyük birilerinin olduğu falan. Artık hangi taşı kaldırsak altından o böyyük mü böyyük birileri, sülaleleri çıkmıyor mu?

Artık pekçok gerçek, herkesin bildiği sır haline geldi ama bir de şu korkuları yensek, ölü toprağını kaldırsak üzerimizden. Bir avuç Yırcalı ve benzer savaşımı veren ateş böcekleri gibi.

Yırcalılar gibi yurdun dört bir yanında, toprağı için, suyu için öbek öbek direnen ateşböcekleri kıvılcımlar saçıyor. Elbet birgün tüm toplumu da tutuşturacaktır bu kıvılcımlar.

Çevre Etki Değerlendirme Raporları'na (ÇED), Tarım Müdürlüğü'nün birinci sınıf arazi değerlendirmesine, var olan santralin çevreye verdiği zararlar bilinirken şipşak çıkarılan Bakanlar Kurulu kararına karşın tüm yasal haklarını "Ölümüne" kullanmaya kararlı Yırcalılar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kadar gideriz" diyorlar. Yırcalı kadınların dillerine iyice yerleştirdikleri gibi söylersek "Ölümüne"

Çünkü onlar, aşlarına, ekmeklerine, topraklarına, sularına el koyanların kendilerini köleleştirmek isteyen, zenginliklerine zenginlik katan zamane efendileri olduğunu biliyorlar artık.

Belki biz de sizin gibi, zeytin gibi, soğuğa sıcağa, yağmura kara, fırtınaya tufana karşı direnmeyi öğreneceğiz sevgili Yırcalılar.

Gerekirse ölümüne...

*Ölmez ağaç: Artun Ünsal

Kaynakça : Ölmez Ağacın Peşinde/ Artun Ünsal/ YKY

09.11.2014

Vildan Sevil

10.11.2014 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

Oy Madımak, Madımak! Sen Artık Türkülerle Değil, Ateşlerle Anılmaktasın..

SEÇİM SONUCU: UMUT SERPİLDİ, BOY VERDİ

Ah Sevgilim, Aşkım Benim! 14 Şubat’ta Nerelere Gidelim?

Ceren'in Katili Kim ?

“KUŞLAR HAYAL DEĞİLDİR”

KORKULARIMIZIN VE ÖFKEMİZİN DİLİ

SÖZCÜKLERİN İÇ SESLERİNİ DİNLEMEK

Saltuk anısına

Bu dünya kimseye kalmadı.