YÖNETENLER YÖNETEMEZ OLUP, YÖNETİLENLER YÖNETİLMEK İSTEMEYİNCE

Sibel ÖZBUDUN

YÖNETENLER YÖNETEMEZ OLUP, YÖNETİLENLER YÖNETİLMEK İSTEMEYİNCE

“Her romanda olduğu gibi her devrimde de en önemli maharet,

 nasıl başlanacağı kadar nasıl bitirileceğini de bilmektir.”[2]

 

Gerçekten de dünya 2019’da emekçi hareketleri açısından “bereketli bir yıl” geçirdi: Yüzbinlerin katıldığı kitlesel protestolar, sokak barikatları, grevler, işgaller…

Geriye bakıp bir anımsayalım mı? Kıta kıta yol alalım, dilerseniz…

Önce Avrupa: 2018 Kasım’ında başlayan Sarı Yelekliler eylemi, 2019 boyunca tüm Fransa’yı kasıp kavurdu. İlk kıvılcımın akaryakıttan alınan vergilerin arttırılması teşebbüsüyle çakıldığı protestolar, çok kısa sürede bir yandan ülke sathına yayıldı, bir yandan da örgütlü emeğin katılımıyla talepler açısından çeşitlendi, eylemler açısından radikalleşti.

Fransa Avrupa’daki eylemliliklerin en çarpıcısına ev sahipliği yaptı, ama 2019 yılında kitlesel gösterilere sahne olan tek Avrupa ülkesi değildi. Belçika ve Almanya Sarı Yeleklilerden etkilenerek hareketlenen coğrafyalar arasındaydı. Ama bu kadar değil. Örneğin Finlandiya’da 400 posta işçisinin işten atılmasını protesto için 100 bin işçinin katıldığı genel grev… İtalya’da Şubat 2019’da sendikaların çağrısı üzerine yüzbinlerce işçinin katılımıyla “İş ve gelecek için” şiarıyla Roma’da gerçekleştirilen protesto gösterisi; Mart ayında Milano’da düzenlenen 250 bin kişilik ırkçılık karşıtı gösteri, Ekim sonunda sendikaların çağrısı üzerine % 22’lik KDV artışı ve sosyal kesintilere karşı gerçekleştirilen genel grev… Macaristan’da Györ kentinde binlerce Audi işçisinin ücret artışı talebiyle üretimi durdurması ve bunu izleyen otomotiv sektörü grevleri… Hırvatistan, Hollanda, Çek Cumhuriyeti’nde kötü çalışma koşullarını protesto ederek ve daha fazla ücret talepleri için greve giden öğretmenler…

İspanya/Barselona’da Katalonya’nın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından, bağımsızlıkçı liderlerin tutuklanması üzerine onbinlerce kişinin sokaklara dökülüp polisle çatışması…

“Başka bir gezegen yok!” şiarıyla harekete geçen ve kıta ölçeğinde milyonlarca gencin katıldığı eşzamanlı küresel iklim yürüyüşleri… İspanya ve Fransa’da şiddete karşı yürüyen yüzbinlerce kadın… İsviçre’de yarım milyon kadının katıldığı, 1917’den bu yana ülke çapında gerçekleşen en geniş çaplı grev…

ABD’de 150 bin kadar metal işçisinin haftalar boyu sürdürdüğü grev…

Latin Amerika’da Brezilya’da mart ayında 126 kentte yüzbinlerce işçi ve emekçi hükümetin emeklilik reformuna karşı gösteriler düzenledi. Mayıs ayında 170 kentte milyonlara kişi hükümetin eğitim bütçesinde yüzde 30 kısıtlamaya gitmesini protesto etti. Haziran ayında yine emeklilik ve eğitimde reform politikalarına karşı milyonlarca kişi genel greve gitti. Ağustosta ise yüz bin emekçi kadın, Bolsonaro hükümetinin kadın düşmanı politikalarına karşı 200 kentte gösteriler düzenledi. Aralık’ta ise emeklilik reformuna karşı yeniden tüm ülkede grev ve protesto dalgası yaşandı…

Peru’da Haziran ayında hükümetin işçi düşmanı politikalarına karşı genel greve gidildi…

2019 yazında Honduras’da ABD destekli reform ve özelleştirmelere karşı öğretmen ve doktorların başlattığı protestolar kısa sürede hükümetin istifası talebiyle on binleri sokağa döktü. Aynı günlerde Haiti’de de kitleler yüksek benzin fiyatlarına karşı sokaklara çıktı…

2019 yazı Arjantin’de de çok “sıcak” geçti. Başkan Mauricio Macri’nin IMF ile imzaladığı reform paketi işçi ve emekçi kitlelerini sokağa döktü, Mayıs ayında ilan edilen genel grevin artçıları yaz boyu sürdü. Macri Ekim ayındaki seçimlerle başkanlığa veda edecekti…

Ekvator’da Ekim ayında hükümetin IMF’nin baskısıyla petrol üzerindeki sübvansiyonu kaldırması hükümetin başkent Quito’dan kaçmasıyla sonuçlanacak bir ayaklanmayı tetikleyecek ve sokakların ateşi ancak iktidarın petrol fiyatları ve kemer sıkma politikalarından geri adım atmasıyla dinecekti…

Meksika’da Matamoros şehrinde General Motors, Ford ve Fiat-Chrysler’e mal üreten tedarikçi fabrikalarda 70.000 işçi ücret artışı ve daha kısa çalışma süresi talebiyle greve gitti. Grev kazanımla sonuçlandı…

2019 ABD kolonisi konumundaki Porto Riko’da dahi iktidara uğurlu gelmedi… Yaz aylarında Ricardo Rosselló ve hükümetinin önde gelen isimlerinin muhaliflere karşı cinsiyetçi ve aşağılayıcı ifadelerin bulunduğu yüzlerce sayfa yazışmanın ortaya çıkması üzerine şimdiye değin görülmemiş protestolar patlak verdi. Günlerce süren ve yüz bin kişinin katıldığı protestolar hükümetin istifası ile sonuçlandı…

Ne ki 2019’da protestolar açısından Latin Amerika’nın yıldızı hiç kuşku yok ki Şili’ydi… Metro fiyatlarında birkaç sentlik bir artış, Ekim ayında ülke çapında milyonlarca kişiyi sokağa döken bir kıvılcımı ateşledi. Ekim ortasında başlayan protestoları ne savaş hâli ilan eden Piñera hükümetinin katliam boyutuna varan baskıcı tedbirleri, ne de metro zammının geri alınması başta olmak üzere artarda açıklanan tavizler sokağın ateşini düşürmeye yetecekti. Şili isyanı Kasım’da Kolombiya’yı da etkisi altına aldı. Yüzbinlerce işçi ve emekçinin sosyal bütçeden yapılması planlanan kesintilere ve FARC’la varılan anlaşmayı iktidarın çiğnemesine karşı eyleme geçmesi, Bogota’da sokağa çıkma yasağına yol açacaktı…

Orta Doğu da halk hareketleri ve emek eksenli mücadeleler açısından kaynıyor: İran’da özellikle ABD yaptırımlarına bağlı olarak derinleşen ekonomik kriz, kitlelerin sokaklara dökülmesine yol açıyor. Akaryakıt zamlarının tetiklediği kitlesel gösteriler, kadınların ön saflarda yer aldığı özgürlük mücadelesine dönüştü… Güvenlik güçlerinin katliam boyutların varan müdahaleleri de fazla işe yaramıyor…

Benzer durum Irak için de söz konusu. İş ve ekmek talepli gösteriler, kısa sürede bağımsızlık ve demokrasi taleplerine evrildi. Ekim 2019’da yolsuzluk, işsizlik, yetersiz kamu hizmetlerine karşı yapılan protestolar ülkenin güney ve iç bölgelerine de sıçradı. Kitlesel gösteriler kanlı müdahalelerle şiddete dönüştü. Yüzlerce Iraklı hayatını kaybederken, binlercesi yaralandı. Protestolar Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi’nin istifası ile sonuçlandı…

Protesto dalgası Lübnan’ı da etkisi altına almakta gecikmedi. Sosyal medya vergilerine yapılan zamların tetiklediği gösterilere bu heterojen ülkenin tüm din, mezhep ve etnik gruplarından kitleler katıldı. Protestoların yığınsallığı zamların geri çekilmesine ve başbakanın istifasına yol açtı…

Ürdün’de ise 4 haftalık öğretmen grevi, kazanımla sonuçlandı…

Gelelim Afrika’ya: Emek mücadeleleri Tunus ve Cezayir’i etkisi altına alırken Tunus kamu görevlilerinin grevleri ve kitle gösterileriyle sarsıldı. Ancak Cezayir’deki sonuçlar, daha dramatikti: Milyonlarca kişinin meydanları doldurması, Buteflika’nın 20 yıllık iktidarına son verdi…

2019 yılı Zimbabve’de de grevle başladı ve grevle sona erdi. Enflasyonun % 400’lerde seyrettiği ülkede binlerce gösterici sokağa çıktı…

2019’da Afrika’nın en kitlesel gösterilerine sahne olan Sudan’da ise besin maddelerinin fiyatlarının artması ve zorlu ekonomik koşullara karşı kitlesel protestolar yaşandı. Eylemlerde çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Ancak 30 yıllık diktatör El-Beşir de devrildi…

Asya kıtasında Hindistan yaygın ve talepler açısından geniş çeşitlilik gösteren eylemlere sahne oldu. Ülkede yıl boyunca kitlesel grevler ve gösteriler hız kesmeden sürerken Modi hükümetinin işçi karşıtı politikalarına karşı on sendikanın çağrısına uyarak yaklaşık 200 milyon işçi ve emekçi iki günlük greve gitti. Ocak ayında Tamil Nadu eyaletinde, 700.000 öğretmen ve memur daha yüksek ücretler ve sürekli istihdam için greve gitti. Kuzey Hindistan’daki Uttar Pradesh eyalet hükümetinde 200.000’den fazla işçi katkı paylarını dört kat arttıran emeklilik yasasının geri çekilmesi talebiyle greve başladı. Hindistan’ın en büyük şehri Mumbai’deki kentsel ulaşım şirketi BEST’in yaklaşık 32.000 çalışanı, daha yüksek ücretler ve ücretlerin zamanında ödenmesi için 9 gün iş bıraktı. Bihar eyaletinde, 200.000’den fazla kadın aşçı, daha yüksek ücretler için iş bıraktı. Eylül ayında kömür ocaklarında çalışan 270 bin kadrolu ve 200 bin taşeron işçi özelleştirmelere karşı greve gitti. Kerala eyaletinde ise, kadınların bir Hindu tapınağına girme hakkı olmaması ayrımcılığına karşı protestoda, beş milyona yakın kadın, 650 km uzunluğunda bir insan zinciri oluşturdu…

Ve Hindistan, 2019’u yurttaşlık yasasında Müslümanlara yurttaşlık hakkını kısıtlayan değişikliklere karşı her din ve mezhepten milyonların katıldığı kitlesel protesto gösterileriyle kapattı…

Hindistan’da bunlar olurken komşu Bangladeş’te kadın işçilerin militan mücadelesi öne çıktı. Dhaka, Gazipur ve Chattogram’da ağustos ayında tekstil işçisi kadınlar ücretlerin ödenmesi için greve gitti. 7 binin üzerinde kadın fabrikalara giden kapıları kapattı, sokaklara barikatlar kurdu, polisle çatıştı…

Güneydoğu Asya da 2019’u “sakin” geçiremedi: Endonezya’da evlilik dışı birliktelik, devlet başkanına hakaret gibi eylemlerin suç kapsamına alınması ve ülkedeki Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu’nun etkilerinin azaltılması nedeniyle öğrencilerin çoğunlukta olduğu protestolar gerçekleşirken, Kamboçya’da 10 bin tekstil işçisi kadının günlerce süren grevleri kazanımlarla sonuçlandı. Vietnam, Myanmar’da tekstil işçisi binlerce kadın, Sri Lanka’da çay toplayan on binlerce tarım işçisi kadın daha iyi çalışma koşulları, ödenmeyen ücretlerin ödenmesi ve daha fazla ücret için birçok kez greve gitti, sokaklara çıkarak gösteriler düzenledi, polis ile çatıştı…

Güney Kore’de 20 yılın en kitlesel grevinde 8 bin General Motors işçisi greve gitti. Esnek çalışma uygulamalarını protesto etmek için 2019’un Kasım ayında Sendikalar Konfederasyonu KCTU’nun çağrısı ile düzenlenen yürüyüşe 100 bin işçi ve emekçi katıldı…

Ve Hong Kong: Nisan ayında 7.4 milyon nüfuslu ülkede zanlıların Çin’e ve Tayvan’a iadesini kolaylaştıran yasa tasarısına karşı başlayan protestolar hâlâ milyonların katılımıyla sürüyor. Protestoları düzenlemenin askıya alındığının açıklanması da dindirmedi. Göstericiler polis şiddetinin kovuşturulması ve genel oy hakkı gibi taleplerini sürdürüyorlar…

Devam etmeden, üç saptama: Öncelikle, 2019 hiç kuşku yok ki gökten zembille inmedi. 1990’lı yılların ortalarından itibaren yerküreyi sarsan protesto hareketlerinin yeni bir dinamizme bürünerek devamı niteliğini arz ediyor. Bu süreğenliğe baktıkça, bir “devrimci dalga”dan söz etmek mümkün, hatta elzem…

İkinci olarak, 2019 eylemlilikleri, farklı hedeflere yönelseler de (ekonomik talepler, bağımsızlık, özerklik, demokrasi talepleri) küresel kapitalizmin (ve onun neoliberal birikim modelinin) krizi ile bağlantılılar; ve bir yandan emekçilerin, yoksulların, halk kitlelerinin bu krize tepkilerini ifade ediyor, ve bunu yaparken de bu krizi derinleştiriyorlar.

Ve nihayet, bu hareketlerin çoğunun duçar olduğu “yapısızlık”, hareketlerin dönüştürücü işlevlerini sınırlandırarak potansiyellerini daraltıyor. Tabii bunun tersi de doğru; hareketler, “yapısızlığı” zorluyor, kitleleri yeni arayışlara sevk ediyor.

Bu saptamaları tek tek ele alalım…

 

“Devrimci Dalga” mı?

 

Laurence Cox’u izleyerek “devrimci dalga”yı “dünya sisteminin bir ya da daha fazla bölgesinde tekil bir etnisiteler ve devletler dizisine ait olmayan çoğul yerlerde kabaca eşzamanlı devrimci durumları”ın vuku bulması[3] olarak tanımlayacak olursak, kapitalizmin tarihinde birkaç dalga saptamak mümkündür.[4] Alternatif diziler arasında, Cox’unkini izleyelim:

- 18. yüzyıl sonu Atlantik devrimleri (Amerikan ve Fransız devrimi, Haiti devrimi, 1795 Batavya devrimi ve İrlanda’da 1798 ayaklanması);

- 19. yüzyıl başı Latin Amerika bağımsızlık savaşları - bazı yazarlarca Atlantik devrimlerinin ikinci dalgası olarak görülmektedir.

- 1820’li yılların başlarında İspanya, Portekiz, Napoli ve Rusya’da başarısızlığa uğrayan liberal devrimler, Yunan bağımsızlık savaşları.

-1848 Avrupa devrimleri.

- 20. yüzyıl başı (1905-10) demokratik devrimler: Meksika devrimi, Rusya’da 1905 devrimi, Jöntürkler devrimi, Portekiz Cumhuriyeti’nin kuruluşu, İran’da meşrutî devrim, Arjantin’de yenilgiye uğrayan 1905 devrimi.

- Avrupa’da 1916-1924 devrimci dönem: Özgür İrlanda Devleti, Weimar Almanyası ve SSCB’nin kuruluşu; üç imparatorluğun çöküşü.

- 1943 dolaylarında Avrupa’da antifaşist mücadele ve Asya ve (1950’lerden itibaren) Afrika’da sömürge karşıtı mücadeleler; Savaş-sonrası Arap milliyetçiliği, milliyetçi ve sosyalist/komünist hareketlerin iktidara gelmesi.

-1980’li yıllar “karşı-devrim” dalgası: Sosyalist sistemin dağılışı; “renkli” devrimler…

- 1990’ların sonlarından 2000’lere: Meksika’daki Zapatista isyanından (1994) başlamak üzere, tüm dünyayı saran anti-neoliberal kalkışmalar: Seattle, Cenevre, Atina, Topraksızlar, Latin Amerika’yı saran “pembe dalga”, Gezi, Arap Baharı, Wall Street’i işgal et…

Bu devrimci dalgalardan her biri, kapitalist sistemin tarihinde özgül bir “kriz” evresine denk düşmektedir; ya da bir başka deyişle sistemsel bir “yarık”tan yeşeren yeni politik oluşumlara yol vermiştir.

2019’da karşımıza çıkan “devrimci durumlar”ın “yeni bir dalga”dansa, 1990’ların ortalarından itibaren kâh Latin Amerika’da, kâh Orta Doğu’da, kâh Güneydoğu Asya’da, kâh Avrupa’da patlak veren başkaldırıların devamı olduğunu düşünmenin daha doğru olduğu kanısındayım. Hem nedenleri hem de aktörleri açısından.

Nedenleri açısından; çünkü 1990’lardan beri yerküreyi sarsan patlamalar, kapitalizmin 1980’lerden bu yana küresel ölçekte yöneldiği - daha doğrusu IMF, DB, bölgesel anlaşmalar gibi küresel finans aygıtları eliyle “azgelişmiş” dünyaya dayattığı neoliberal birikim rejiminin, yeryüzü servetini çapı giderek daralan bir avuç plütokratın elinde yoğunlaştırırken yoksulluk ve yoksunluğu, güvencesizliği küresel ölçekte yaygınlaştırıp derinleştirmesinin sonuçlarıdır.

Nihai olarak birkaç çokuluslu şirketin denetlediği kapitalist piyasanın yerkürede nüfuz edilmedik bir köşe, temellük edilmedik bir kaynak bırakmayacak dizginsiz saldırganlığı demek olan neoliberalizm, kendini postmodern ideologları eliyle “alternatifsiz ve ebedî” ilan edişinin üzerinden henüz birkaç yıl geçmişti ki, hâlen içinden çıkamadığı bir krizler anaforunun içine yuvarlandı. Sistemin kriz(ler)i küresel ölçekli, çok veçheli ve derindi. Kolay değil, dünya borsalarında bir gecede el değiştiren menkul değerler toplamının, dünyanın bir yıllık üretimine eşitlendiği, bir avuç plütokratın servetinin gezegen nüfusunun yarısının elindeki değer toplamına denk olduğu, istihdamın kırılgan ve arızî, işsizliğin kronik, yapısal bir seyir izlediği, ücretlilerin hatırı sayılır bir kesiminin yoksulluk sınırının altında kaldığı, sosyal hakların her vesileyle budandığı… bir cangılda kapitalizm sürdürülebilirliğini tümden yitirmiş, “alttakiler”i “isyan et ya da öl” seçenekleriyle karşı karşıya bırakmıştı. Bu sistemin pürüzsüz, krizsiz yürümesi mümkün değildi. Beteri, kapitalist sistemin verili bir momentteki krizinden kurtulmak için giriştiği her hamle, bir sonraki adımda daha derin, daha çıkışsız bir açmaza sürüklemekteydi sistemi. Ve her hamlenin faturası, emekçilere, işçilere, yoksullara, madunlara kesiliyordu: Örneğin Fransa’da Sarı Yelekliler isyanını tetikleyen yeni akaryakıt vergileri, küresel ısınmaya karşı bir önlemdi! Ya da uçsuz bucaksız toprakların “çevre-dostu” etiketli biyo ve/veya agro-yakıt üretimi için GDO’lu ürünlere tahsis edilerek toprakların verimsizleştirilmesi, köylü ve küçük çiftçilerin açlığa mahkûm edilmesi...

Ve aktörleri açısından: Çünkü 1990’lı yıllardan bu yana, yerkürede patlak veren isyanların aktörleri, her dalgada yeni katmanları dâhil etmekle birlikte, sınıfsal bileşiminde bir değişikliğe uğramadı: eğitim bütçelerinde gerçekleştirilen kısıntılarla geleceklerinin her seferinde biraz daha ellerinden alındığını hisseden öğrenciler; vasıflarının gerisinde, geçici, kırılgan işlere ya da işsizliğe mahkûm gençler; şiddet sarmalında soluksuz kalan kadınlar; dev tarım şirketleri ve kapitalizmin yarattığı çevre krizi karşısında geçim temellerini yitiren köylüler; yaşam alanları Çokuluslu şirketlerin ekstraktivist faaliyetlerinin tehdidi altındaki yerli topluluklar; her seferinde müsebbibi olmadıkları krizlerin faturasını ödemek zorunda bırakılan işçiler, emekçiler…

Bir farkla… Talep ve eylemleri giderek (yeniden) sınıfsal bir temele yerleşiyor. 1990’lı yıllardaki protestolarda farklı taleplerle farklı hedeflere yönelen, mücadelelerini ortak bir mantığa tabi kılmaktan kasıtlı olarak uzak duran, özerkliklerini özenle koruyan, iktidarı değil, toplumu aşağıdan yukarı doğru dönüştürmeyi hedeflediklerinin altını çizen, emek örgütlerine soğuk bakan, kendiliğindenliğe ve çoğulculuğa, uzlaşıya önem veren, şiddetten uzak duran bir anlayış başattı. “Kimlik” eksenli “tanınma” talebi (kadınlar, yerliler, etnik gruplar, LGBTİ +’lar…) ve “çevre” eksenli hareketler ön plandaydı. Son dönem protestolarında ise sınıf (işçi-emekçi) damgası öne çıkıyor; işçi sınıfının geleneksel mücadele araçları (grevler, işgaller) yeniden devreye girerken emek örgütleri, özellikle sendikalar eleştirel bir süzgeçten geçirilmekle birlikte yeniden değer kazanıyor. 2019 eylemcileri, yoldaşlarından “provokatör, anarşist, bozguncu, şiddetperest, terörist, vb.” damgasını yemeden, komplekse kapılmaksızın karşılık veriyor egemen şiddete… Her ne kadar “dans edemeyeceğimiz devrim bizim değil”se de, devrimin salt dans ederek kazanılamayacağını güvenlik güçlerinin saldırılarıyla yaşamını yitirenlerimiz, yaralananlarımız, sakat bırakılanlarımız, işkence görenlerimiz, tecavüze uğrayanlarımız, hapse atılanlarımızdan öğrendik…

Bu, tahlil (ve tabii eylem) çerçevemizde “sosyal hareketler” söyleminden “sınıf merkezli bakış”a dönüşü gerekli kılmakta. Örneğin, “sosyal hareketler”in esasında merkezdeki, “Kamusal varlıkların (müştereklerin) özelleştirilmesi/ metalaştırılması, kent topraklarının ranta açılması/ (kentsel) dönüşüme maruz bırakılması, büyük servet sahiplerini kayıran vergilendirme politikaları, kamusal borç mekanizması, kredi sistemleri ve finansallaşma” gibi mekanizmalar aracılığıyla tahakkuk eden sermaye birikimine karşı tepkilerini üretim sürecinde açığa çıkaramayan bozunuma uğramış (örgütsüzleşmiş, konumları kırılganlaşmış, esnekleştirilmiş, yarı-zamanlılaştırılmış, işsizleşmiş… vb.) emekçilerin bu tepkileri, dolaşım, bölüşüm ya da yeniden üretim alanında ortaya koyması olduğunu ifade eden Tolga Tören gibi…[5]

Günümüz “devrimci dalga”sını kapitalizmin -öyle gözüküyor ki- son çıkmazının dünya nüfusunun büyük (ve büyüyen) çoğunluğu üzerindeki yıkımın harekete geçirdiğini ve ona bir tepki olduğunu farklı rasyonellerden hareket ediyor gibi gözüken beş “kriz ve isyan” bölgesini mercek altına alarak örnekleyebiliriz.

 

Beş Diyar, Beş İsyan

 

Hızla sıralayalım.

 

  1. Hong Kong ile başlayalım…

 

Hong Kong, 1. Afyon Savaşı (1839-1842) sonucu, Çin’den koparılıp İngiltere’nin ‘mülk’ü olmuştu. Çin anakarası, isyanlar, işgaller, savaşlar ve nihayet devrimlerle çalkalanırken, Hong Kong, bu gelişmelerden düşük düzeyde etkilendi; liman gelirleri ve yatırımcıların yurtdışı etkinlikleri dolayısıyla ekonomik olarak gelişip serpildi ve yüksek gelirli ülkeler sınıfına girdi.

Hong Kong, Çin ile İngiltere arasındaki anlaşma gereği, 1997 yılında Çin’e devredildi ve özerk bölge statüsü edindi. Çin lideri Deng Siaoping’in 1982’de formüle ettiği “bir ülkede iki sistem (kapitalizm ve sosyalizm) uygulanabilir” ilkesi gereği, kent, kendini resmen “sosyalist” (!?) kabul eden Çin’in aksine, kapitalizmi “anayasal güvence” altına almıştır. Hong Kong anayasasının 5. maddesi, sosyalizmin kentte uygulanmayacağını öngörmektedir ve devamında şu ifadeye yer verilir: “Kapitalist sistem ve yaşam tarzının 50 yıl boyunca değişmeden kalacağı garanti edilir.”[6] “… ‘Anavatan’ Çin’den farklı olarak Hong Kong’da özel mülkiyet ve mülkiyetin korunması anayasal güvenceye alınmıştır. Anayasada basın ve ifade özgürlüğünün garanti altında olduğuna ek olarak, din de anayasal statüye sahiptir. Hong Konglular Çin vatandaşıdır, ancak Hong Kong Özel İdare Bölgesi pasaportuna sahiptirler. Bu pasaportla, Almanya dâhil olmak üzere Avrupa’daki Schengen ülkelerine vizesiz seyahat edebilmektedirler. Çin pasaport sahipleri ise bu ülkeler için vizeye tabi tutulmaktadırlar. Ayrıca anakara Çin’le Hong Kong arasında karşılıklı gümrük ve pasaport kontrolleri de bulunmaktadır.”[7]

Çin’in kapitalizme açılan ana kapısı olarak Hong Kong’da bugün kişi başına düşen millî gelir 40 bin dolar dolaylarındadır ve bu tutar kenti Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayımlanan 2019 Küresel Rekabet Raporu’na göre üçüncü sıraya yerleştirmektedir.[8]

Ne ki Hong Kong yüksek gelir düzeyi Hong Kong’u sakin bir coğrafya kılmıyor. Protestolar ilkin, 2012’de Pekin tarafından dayatılan müfredata karşı öğrenci protestolarıyla başladı. Bunu, 2017’de yapılacak seçimlerde adayların belirlenmesinde Pekin yönetiminin etkin olacağı uygulamanın duyurulmasıyla 2014 yılında patlak veren gösteriler izledi[9]. ABD’deki “Occupy Wall Street” (Wall Street’i İşgal Et) hareketinden esinle “Occupy Central with Love and Peace” (Aşk ve Barışla Merkezi İşgal Et) adını alan protesto dalgası, “kendisini Pekin’i Hong Kong’un talep ettiği seçim haklarını vermesi konusunda yola getirme misyonuna sahip barışçıl bir sivil itaatsizlik kampanyası olarak tanımlıyor” du. “Hareketin önemli figürleri arasında Hong Kong Üniversitesi Hukuk Profesörü Benny Tai Yiu-ting, Çin Üniversitesi’nden sosyolog Chan Kin-man ve papaz bakan Chu Yiu-Ming dışında ‘Scholarism’ adlı öğrenci federasyonu yer alıyor. Merkezi İşgal Et fikri geçen sene ‘sivil itaatsizlik en güçlü silahtır’ sloganı altında Benny Tai tarafından ortaya atılmış, kısa sürede 2013 Ekim ayındaki ilk gösterilerde onbinlerce katılımcı tarafından desteklenmiş, yazın düzenlenen gösterilerde katılımcı sayısı yüzbinlere ulaşmıştı. Polis hafta sonu düzenlenen gösterilerde, protestoculara göz yaşartıcı gaz ile müdahale etmişti. ‘Occupy Central’ (Merkezi İşgal Et) adlı ABD’deki işgal hareketinden esinlenen protestocular üniversite öğrencilerinin de katılımıyla demokrasi için yeni bir kampanya başlatmıştı. Cumartesi akşamı düzenlenen protestoya 10 binden fazla kişinin katıldığı açıklanmış, protestoyu organize edenler ise 60 bin katılımcıdan söz etmişti. (…) Geçtiğimiz Eylül sonu özellikle polisin göstericilere biber gazı sıkmasının ardından katılımcı sayısı 50 bine çıktı; Sendikalar Konfederasyonu ve Profesyonel Öğretmenler Sendikası’nın da çağrısıyla bazı okul, üniversite, fabrika ve işletmelerde de işgal eylemleri ve grevler düzenledi.”[10]

Göstericilerin polisin biber gazı ve tazyikli suyundan korunmak için kullandıkları şemsiyeler nedeniyle “Şemsiye devrimi” olarak da adlandırılan Hong Kong protestolarında çeşitli grup ve partiler bir cephe oluşturmuşlardı: Demosisto (Hong Kong İçin Demokratik Kaderini Tayin Hakkı), Hong Kong Yerlileri, Hong Kong Ulusal Cephesi gibi en radikalleri, Pekin’den tam bağımsızlık talep etmekteydiler. En şöven ve antikomünistleri, Hong Kong Yerlileri ve Sivil İhtiras, fiyatları yükselttikleri ve işsizliğe yol açtıkları gerekçesiyle Çinlilere saldırılar düzenlemekteydi.[11] Bu protestolar, hiç kuşku yok ki, Batı dünyasında, özellikle de ABD’de büyük bir sempatiyle karşılandı. 2014’deki protestolar sırasında ABD’nin birçok kentinde Hong Kong’daki eylemcilere destek gösterileri düzenlendi; San Francisco, Boston, Chicago ve New York’ta eylemciler gösterilere destek için ellerinde şemsiyelerle meydanlara çıktı.[12]

Ancak “şemsiye devrimi” istenen sonucu vermedi ve Hong Kong’un (Çin ile uyum içerisindeki) “sınaî, ticarî ve malî sektörlerinin temsilcilerinden oluşan” Yasama Konseyi, 2017’de Çin yandaşı Carrie Lam’ı yürütmenin başı olarak seçti.[13]

Hong Kong’da anakaraya karşı tepkiler, Haziran 2019’da Carrie Lam’ın suçluların Çin’e iade edilmesiyle ilgili yasa tasarısını meclise getirmesiyle birlikte yeniden alevlenecekti. İade yasasının, muhalifler üzerindeki baskıları daha da ağırlaştıracağından kaygı duyuluyordu. Bu kez gösterilerin önünde Pekin karşıtı pan-demokrat partiler, öğrenci örgütleri ve Hong Kong Sendikalar Konfederasyonu’nun da dâhil olduğu 48 STÖ’yü bir araya getiren tutucu Sivil İnsan Hakları Cephesi yer alıyordu. Eylemler dört temel talep etrafında toplanmıştı: İade yasasının geri çekilmesi, göstericilere yönelik polis şiddetinin bağımsız kuruluşlarca kovuşturulması,[14] gözaltı ve tutukluların serbest bırakılıp haklarındaki her türlü kovuşturmanın durdurulması ve özgür ve açık seçimler. Öncellerinin tersine, gösteriler, özellikle sendikaların katılımıyla bu kez daha militan bir görünüm aldı 7.2 milyon nüfuslu bir kentte sokağa dökülenlerin sayısının yüzbinleri bulması, yönetime geri adım attırdı, Lam Eylül 2019’daki genel grevin ardından suçluların iadesi yasa tasarısını geri çektiğini açıkladı.

İktisadi sıkıntıları dile getirmeseler de işçilerin protestolara kitlesel katılımı, hareketin başını çeken liberal-burjuva cephede kaygı yaratmıştı: hareketin denetimini elden kaçırmamak için ABD ve İngiltere başta olmak üzere Batı’ya çağrıları yoğunlaştırdılar: 8 Eylül 2019’da ellerinde göstericiler ABD bayrakları, dillerinde ABD ulusal marşıyla ABD elçiliğine bir yürüyüş düzenlendi. Bunu İngiliz elçiliğine, eski “efendi”ye müdahale çağrısında bulunan bir başka yürüyüş izledi.

Batı dünyası, özellikle de ABD ve İngiltere’nin Hong Kong protestolarıyla yakından ilgilendiği, üstelik bu ilginin yalnızca “moral” bir düzlemde kalmayıp, protestoculara mali desteği de içerdiği, 2019 yılı içinde gösterilere finansman sağladığı iddiasıyla Spark Alliance adlı platformun hesaplarının Çin tarafından dondurulmasıyla da açığa çıktı.[15] Bir başka deyişle Hong Kong Batı dünyası, Özellikle de ABD emperyalizmi ile “yükselen güç” Çin arasındaki çok boyutlu savaşların bir cephesini oluşturuyor. Ve protestoların gerisindeki sınıfsal irade hiç kuşkuya yer bırakmayacak kertede burjuva: Çin’in mali ve ticari faaliyetlerini engelleyeceğinden ya da ekstra yükler yükleyeceğinden kaygılanan Hong Kong iş çevreleri.

Bu, madalyonun bir yüzü… Ama bir de öbür yüzü var: Protestoların bu denli yığınsallaşması, durumlarından, yaşam koşullarından hoşnutsuz kitleleri gerektirmektedir.

Ve Hong Kong’da “hoşnutsuzlar”dan bolca vardır: “Hong Kong milli gelir açısından dokuzuncu sırada olmasına rağmen, bireylerin ‘yaşamsal özgürlüğe’ dair algıları ölçüldüğünde kendini 66. sırada buluyor.”[16]

Hong Kong, “küresel kentler arasında en kapitalistlerinden biri”[17] olarak tariflenir. “İşçi sınıfının ulusaşırı finans tarafından saçaklara itildiği…” bir küresel kent.

Evet, Hong Kong’da bir işçi sınıfı vardır; kente hükmeden servet önemli ölçüde rant ve finansal hareketlerden kaynaklanıyor olsa da, kentte genç, vasıflı-vasıfsız, mavi ya da beyaz yakalı, çoğu kalifikasyonunun çok altında ücretlere razı olmak zorunda, dünyanın en pahalı kentlerinden birinde ay sonunu getirmekte zorlanan yaklaşık 4 milyon işçi yaşıyor. Bu dört milyonun yaklaşık yüzde otuzu, kentin ithalat/ihracat sektörünün girdilerini sağlayan sanayide istihdam edilmekte: buna informel istihdamı da eklediğinizde, bu pay daha da büyüyor.[18]

“Hong Kong’un işçi sınıfı malî küreselleşmenin en büyük kaybedenlerindendir. Bu, yeni zengin kıtalılar (Çinliler - b.n.) ve devlet destekli sermaye kente aktıkça, yoksulların zenginlerden kaçamadığı bir kenttir. (…) ‘Ayakkabı kutusu daireler’ olarak nitelenen kalabalık ve tıkanık kentsel mekân,[19] küresel kapitalizm mamûlatı, en uygunun hayatta kalabildiği modern bir cangıl görünümündedir. Ekonomik eşitsizlik akıllara durgunluk verecek ölçüde sarsıcıdır: her dört yurttaştan biri yoksulluk sınırı altında yaşarken, yine dört kişiden biri dolar milyoneridir.”[20]

Evet, kent, Asya’nın finans merkezidir, düşük vergiler ve düşük ücretlerle uzun saatler çalışmaya razı emekçileri sayesinde uluslararası finansın ve “business”in tercih ettiği merkezlerden biri. Ama aynı zamanda ileri teknoloji ve onun getirisi sanal para ve kripto para teknolojisinin borsa ve bankalara dayalı finansı en fazla tehdit ettiği yerdir: Facebook yeni sanal parası Libra’yı Hong Kong doları modelinde imal etti örneğin…

Üretim, hatta ticaret merkezi olmaktansa, kapitalist dünyaya en iddialı ve kuraldışı girişi yapan Çin’in gölgesinde, geleneksel malî oyunların sınırlarını da zorlayan, “katı olan herşeyin buharlaştığı” kırılgan, cıvamsı uçsuz bucaksız bir kumarhane… Yaşamından ve emeğinden başka masaya sürecek hiçbir şeyi olmayanların isyanı şaşırtıcı mı?

Değil… Çünkü Hong Kong’da kiralar Çinli yeni zenginlerin hücumuyla füze gibi yükseliyor. Kumarhane kapitalizminde masaya sürecek babadan kalma imkânları, parlak bir zekâsı, dâhiyane bir buluşu olmayan gençlerin bulabilecekleri işler, her an yitirilme riskinde: mali dengelerdeki en küçük bir oynama bir anda onbinlerce kişinin bir anda kendini işsiz bulması anlamına geliyor. Üstelik Hong Kong ekonomisi 2018’den beri daralma trendinde; 2018’in son çeyreğinde büyüme oranı yüzde 1.2’ye inmiş.

Bu koşullarda Hong Kong’lu emekçiler, dünyanın en stresli nüfusu arasında sayılıyor: İnsanların yüzde 92’si, gündelik yaşamında stres yaşadığını açıklıyor (Dünya ortalaması: yüzde 86) Her üç gençten en az bir tanesi, stresin de ötesinde, kaygı ve depresyonla sürdürmeye çabalıyor yaşamını. Ramsy Yeung of Cigna HK adlı sigorta şirketinin araştırması, bunun ağır çalışma, düşük ücretler ve uygunsuz barınma koşullarından kaynaklandığını ortaya koymakta.[21]

Bu etkenlere bir de Hong Kong çeperlerindeki, Çin tarafından özel ekonomik bölge ilan edilip 30 yıl içerisinde 30 bin nüfuslu bir kasabadan nüfusu hinterlandıyla birlikte 13 milyonluk bir megakente, ve yakın zamanda oyuncaktan ayakkabıya, cep telefonundan otomobile her şeyin üretildiği dev bir fabrikalar zincirinden bir “Çin Silikon Vadisi’ne dönüşen Shenzen faktörü eklenmeli… Bölgede sefalet ücretleriyle haftanın yedi günü günde 10-11 saat çalıştırılan çoğu göçmen milyonlarca işçinin emeği ve vergi muafiyetleriyle en alt düzeylerde tutulan maliyetler, bölgeyi Huawei, ZTE, Lenova, TCL, BYD, Apple, IBM, Philips, BGI, Lucent ve Olympus gibi Çokuluslu devler için bir cazibe merkezi hâline getirmekte. Ve şirketlerin katlanan kârları emekçilere sefalet koşulları olarak geri dönüyor: Örneğin bir araştırma göçmen işçilerin yüzde 63.8’inin haftada yedi gün çalıştığını ve haftalık çalışma süresinin 56 saati bulduğunu ortaya koymuştu. Ücretler 2010’daki kısmen başarıya ulaşan bir dizi grev patlak vermeden önce, 900 yuan (140 ABD doları) düzeyindeydi: bu durum emekçileri sağlıkları, hatta hayatları pahasına 56 saatlik hftalık çalışma süresinin üzerine fazla mesai yapmak zorunda bırakıyordu. Çoğu kırsalı yeni terk etmiş genç kadınlar olmak üzere 300 bin işçiinin çalıştığı Foxconn fabrikası 2010’lu yıllarda intihar salgınıyla gündeme gelmişti: Ocak - Ağustos 2010 arasında şirket çalışanları arasında 13’ü ölümle sonuçlanan 16 intihar vakası kaydedilecekti.

Bir yandan Hong Kong’lu emekçilerin ve gençliğin yaşadığı maddi sıkıntılar, bir yandan da Shenzen ve yer aldığı delta bölgesinin 2010’dan bu yana hareketlenen ve bağrında militan bir sendikacılığın gelişmekte olduğu[22] işçi sınıfının etkisi göz önünde bulundurulmaksızın Hong Kong olaylarını salt “emperyalizm oyunu” olarak geçiştirmek, hatalıdır. Hong Kong ayaklanmalarının artan militanlığı, doğrudan dev emekçi kitlelerin sıkıntılarını sokağa dökmeleriyle ilintilidir, ve “Hong Kong sorunu”nun geleceği, Çin’e karşı elini güçlendirmeye çalışan Hong Kong burjuvazisini er geç aşarak, “yükselen güç” Çin’e ve bölgede at oynatan Çokuluslu dev şirketlere karşı emek, yaşam ve onur mücadelesi veren bölge emekçileri tarafından belirlenecektir.

 

  1. Gelelim Sudan’a…

 

 

DEVAM EDECEK

 

13.03.2020 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

KAPİTAL’İN DİYALEKTİK MATERYALİST YORUMU

GEZİ/ HAZİRAN HAKİKÂTİ

“KADIN(LIK) BİLİNCİ” Mİ? (GENÇ BİR KADIN ARKADAŞIN SORUSUNA YANIT

“YASAM KÜÇÜKLERİMİ KORUMAK, BÜYÜKLERİMİ SAYMAK !

COVID-19 BİR TURNUSOL KÂGIDI

COVID-19: BÜYÜK RESMİ YA DA DEKADANS (2)

COVID-19: BÜYÜK RESMİ YA DA DEKADANS

ÜÇLÜ KRİZ SARMALINDA İNSAN MANZARALARI

“AGORAFOBİ”YE TESLİM OLMAMAK