“YDD” EŞİTSİZLİĞİ VE GÖÇ(MENLİK)

Temel Demirer

“YDD” EŞİTSİZLİĞİ VE GÖÇ(MENLİK)

“Adını yaşamak koymuşuz ya, kulak asma.

Bizimkisi ayak sürümek dünya toprağında.”[1]

 

“Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i” (“YDD”) eşitsizliğinin yol açtığı küresel yıkım, bir felakete dönüşürken bunun karşımıza diktiği verilerden birisi de, müthiş yakıcılığıyla göç(menlik) meselesidir.

Kimsenin görmezden gelemeyeceği gibi göçmenlik/ mültecilik olgusu bugün dünyanın en ciddi sorunlarından biriyken; bunun sorumlusu elbette sürdürülemez kapitalizme mündemiç militarizm/ savaş sorunsalıdır.

Ancak sadece savaş, işgal, ilhak, çatışma gibi gündemler nedeniyle değil; aynı zamanda yine sürdürülemez kapitalizmin yol açtığı iklim değişikliği ve bağlantılı çevre felaketleri gibi faktörler de, insanların kitlesel yer değiştirme zorunluluğunu beraberinde getirdi.

Arap Yarımadası, Afrika, Güney ve Orta Amerika gibi bölgelerden yola çıkmak zorunda kalan -bırakılan- insanlar, Avrupa ve ABD siyasetinin temel belirleyenlerinden biri hâline gelirerken; sınırları aşma çabası büyük insani trajedilere neden oldu; modern kölecilik filizlendi.

“Sınırlar ortan kalkıyor!” güzellemeleri daha kulaklarda çınlarken; “Sınırlarımız ihlâl ediliyor” çığırtkanlığıyla devreye sokulan neo-faşist politika ve ideolojiler kendine zemin bularak, serpilip gelişti.

Ancak burada yeri gelmişken altını çizmeden geçmeyelim: Göçmen/ mülteci insanlardan “Sınırlara saygı göstermeleri”ni istemeden önce şu soruyu sormalıyız: Sömürgeci, emperyalist batı dünyası kimin sınırına, ne zaman saygı gösterdi ki, böyle bir beklentiyi dillendirebiliyor?!

 

VAHİM BİR HÂL

 

Göçmenleri gemisiyle kurtaran kaptan Carola Rackete’in, “Akdeniz’de gemimden gördüğüm şey, şimdi harekete geçmezsek gelecekte milyonların yüz yüze geleceği şeyin bir anlık görüntüsü,”[2] diye ifade ettiği hâlin ne ve nasıl olduğunu ‘Sınır Tanımayan Doktorlar’dan (MSF) Courtney Bercan’dan dinleyelim: 

“Ailesiyle birlikte Türkiye’den bindiği tekneyle Yunanistan’a varmaya çalışırken boğulan 3 yaşındaki Alan Kurdi’yî unutmamışsınızdır. Kıyıya vurmuş bedeninin fotoğrafı tüm dünyada infial yaratmıştı. Kendi evlerinde emniyet içinde o fotoğrafı görenler, kimi ailelerin savaştan kaçabilmek için neleri göze aldığını ve Avrupa’nın mültecilere yönelik politikasının sonuçlarını fark ettiler. Bu çocuğunun fotoğrafına herkes gibi acıyla, dehşetle baktığımı hatırlıyorum. İki güzel yeğenim var, onların böyle güvensiz botlarla denize açıldığını hayal etmeye çalışmıştım. Acaba benim ağabeyim hangi şartlar altında, sadece birkaç ay içinde binlerce insanın öldüğü bir denizde böyle elverişsiz bir araçla, can yeleksiz yola çıkmayı, çocuklarını böyle bir tehlikeye atmayı göze alabilirdi? Bir annenin veya babanın bu kadar yüksek bir riski almaya hangi noktada karar verdiğini merak etmiştim. Sonra okuduğum bir röportaj durumu anlamamı sağladı. O Suriyeli kadının sözleri aklımdan çıkmıyor. Şöyle demişti: ‘Hiçbir anne, eğer bulunduğu yerde kalmak böyle bir botla denizi aşmaya çalışmaktan daha tehlikeli olmasa, çocuklarını o bota bindirme riskini göze almaz’…”[3]

Bir ananın göze aldığı risklerin üzerine kafa yorulmalıdır. Çünkü Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki gelişmeler bölge halklarını kum fırtınasından beter bir karabasanın prangasında tutuyor. Her zamanki gibi, olan en zayıflara oluyor. Savaşlar ve yoksulluk on milyonları yerinden ediyor. İnsanlar canlarını kurtarmak için yaşamlarını yeniden ve defalarca tehlikeye atarak, yurtlarından kaçıyorlar. Akdeniz ve Ege Denizi’ndeki mülteci cesetleri, her gün tekrarlanan insanlık trajedisinin sadece bir, ama feci göstergesi.

Mültecilik zor zanaat velhasıl.[4] Komşu ülkelere veya Avrupa’ya kaçabilmiş olmak, kurtuluş anlamına gelmiyor. Haksız, hukuksuz bir konumda, dilenerek, fuhşa zorlanarak, ağır sömürü koşulları altında çalıştırılarak, durumdan kâr sağlamak isteyen kan içicilere bağımlı kalarak yürütülen bir yaşamın neresi iyi? Uzaklara bakmaya gerek yok: Türkiye’de sokaklarda yaşayan Suriyelileri, ülke sınırlarını çoluk çocuk geçmeye çalışanları veya Yunanistan adalarında sefalet çeken mültecileri görmemek mümkün mü?[5]

Egemenler ile egemenlerin manipülasyonlarına kapılan kimi “ezilenler” görmese de, göç gerçeği toplu bir kıyıma, kolektif cinayete dönüşüyor.

Örneğin ‘Mare Nostrum/ Bizim Deniz’ yani Akdeniz binlerce göçmenin/ mültecinin ölüm fermanının infaz edildiği bir toplu bir mezarlığa dönüş(türül)üyor.

Birleşmiş Milletler (BM) Mülteciler Yüksek Komiserliğinin ‘Umutsuz Yolculuklar’ (2018) raporuna göre göçmenler için dünyanın en ölümcül rotası olan Akdeniz’de, 2 bin 275 göçmen yaşamını yitirdi. Günde ortalama 6 kişi Akdeniz’in karanlık sularına gömüldü. Ölmeyip Akdeniz’den Avrupa’ya ulaşan göçmen sayısı 139 binden fazlayken;[6] Akdeniz artık yerkürenin en büyük göçmen mezarlığıdır! Libyalısı, Sudanlısı, Tunuslusu, Yemenlisi, Afganistanlısı, Pakistanlısı… Afrikalı, Ortadoğulu, Asyalı binlerce insan bu mezarlıkta, denizin yüzlerce metre altında gömülü! Sadece 2014’de dört bin isimsiz göçmen gömüldü bu mezarlığa…

XXI. yüzyılın en büyük trajedilerindendir göçmenlik. Onların katlinden emperyalizm yani Libya’ya, Suriye’ye, Irak’a, Tunus’a demokrasi götürmek isteyen akbabalar sorumludur.

Katilleri tanıyoruz. Yanı başımızdalar. İnsanları geleceksiz, yurtsuz, düşsüz bırakanlardır failler. Her gün yüz yüze bakıyoruz. Her bir yandalar. Ortadoğu’dalar, Kuzey Afrika’da, Latin Amerika’da, Asya’da, Uzak Doğu’da, Kafkasya’da, Balkanlardalar. Washington’dalar, Brüksel’deler, Roma’dalar, Londra’dalar, Paris’teler.

Katiller, yoksullar gelmesin diye sınır boylarına beton duvarlar, tel örgüler örenlerdir. Göçmenlerin okyanuslarda, açık denizlerde ölüme terk edilmesi emrini verenlerdir. Ülkeler arasına metrelerce uzunluktaki utanç duvarları inşa edenlerdir, mayınlar döşeyenlerdir. Sınır güvenliği adı altında göçmenlere kurşunlar sıkanlardır.

Göçmenler çarpık köhnemiş sistemlerin ürünüdür. Kapitalist sömürü, emperyalist tahakküm, açlık, yoksulluk, baskı ve savaşlar olduğu müddetçe göçler de olacaktır, mülteciler de. Ama bu katliamlara göz yumanlar, arka çıkanlar, sessiz kalanlar tarihe hesap vereceklerdir. “Bugün bu duruma gözlerini kapamaya devam edenler, geçmişte soykırımlarda bir şey yapmayanların yargılandığı gibi yargılanacaktır,”[7] diyen Malta Başbakanı Joseph Muscat’nın sözleri kulaklara küpe olmalı (ama kulak veren var mı?)…

“Bir daha asla yaşanmayacak”(?!) denilen 1930’ların faşist karanlığı tüm dehşetiyle üzerimize gelirken soru(n) acil ve çok yakıcı…

1945 sonrası dünya düzeninin kurucusu ABD, Çin’in meydan okuması karşısında bocalıyor, korkuyor. Dehşet dolu 1900’lü yılları geride bırakan Avrupa, göçmen dalgası karşısında yeniden geçmişin hayaletlerine sarılıyor. Macaristan’dan Polonya’ya, Avusturya’dan İtalya’ya, hatta İngiltere’den Almanya’ya ve 1900’lü yılların egemen devleti ABD’ye uzanan bir ırkçılık, milliyetçilik elbisesini giyerek yeniden hortluyor![8]

 

VERİLERİN NET DİLİ

 

BM raporuna göre savaş, çatışma, yokluk nedeniyle 2017’de evlerini terk etmek zorunda kalanların sayısı II. Dünya Savaşı’ndan beri en üst seviyeye ulaştı.

Irak’tan Suriye’ye Yemen’e, Afganistan’a, Myanmar’dan Bangladeş’e dünyada yaşanan çatışmalar milyonlarca kişi için tarifsiz acıları beraberinde getiriyor. Savaş, çatışma ve yoksulluk gibi nedenlerle ülkelerini terk etmek zorunda kalanların sayısı hızla artarken BM dünya çapında zorla yerlerinden edilen insanların sayısının 2017 yılı sonunda rekor seviyeye çıkarak yaklaşık 68.5 milyona ulaştığını açıkladı.

Bu rakam önceki 2016’ya göre 2 milyon 900 bin daha fazlayken;[9] BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) raporuna göre, her iki saniyede, bir kişi yerinden ediliyor[10] ve toplam 240 milyon doğup büyüdüğü yerin dışında başka bir yerde yaşamını sürdürüyor.[11] Ayrıca toplam 200 milyon insan ise yaşamını sürdürebilmek için insani yardıma ihtiyaç duyuyor.[12]

Mültecilerin yaklaşık 100’de 51’i çocuklar ve 18 yaş altı gençlerden oluşuyorken;[13] UNICEF’in raporuna göre, 2017 yılında 50 milyon çocuk göçmek zorunda bırakıldı.[14]

Özetle dünyada 258 milyon göçmen; Türkiye’de 4 milyon mülteci varken;[15] yerinden edilen milyonlarca insan, savaş, yoksulluk, şiddet, yaygın insan hakları ihlâlleri ve açlıktan kaçarken daha güvenli bir gelecek için insan kaçakçılığının kontrolünde hayatlarını riske ediyor. Binlercesi can veriyor. ‘Uluslararası Göçmenler Sivil Örgütü’nün (IOM) verilerine göre, dünyada mülteci ve göçmenlerin ölüm oranı rekor düzeyde. 2000 ile 2017 yılları arasında Akdeniz’i geçerek İtalya, Yunanistan, İspanya ve Kıbrıs üzerinden Avrupa ülkelerine iltica etmek isteyenlerden 33 bin kişi denizde yaşamını yitirdi. İki yılda Ege ve Akdeniz’de yaşamını yitirenler dikkate alınırsa sayı katlanarak artıyor.

Yıl 2018… Orta Amerika ülkelerinden mülteci kervanları ABD topraklarına doğru yola koyuldu. 7 bini aşkın Orta Amerikalı mülteci Meksika sınırına doğru ilerledi. ABD basınında yer alan haberlere göre, ABD’ye girdikleri gerekçesiyle şimdiye kadar gözaltında tutulan biri bebek 4 çocuk yaşamını yitirdi.

Suriye ve Ortadoğu’nun diğer bölgelerinden kaçarak Türkiye’ye gelmiş olan mülteciler, belirsiz bir geleceğin korkusu ve kaygısı ile her açıdan çok ciddi sorunlarla iç içe yaşam mücadelesi veriyor. Mültecilerin hukuksal, insan hakları, toplumsal cinsiyet, çocuk, emek, sosyal haklar, eğitim, sağlık gibi ihtiyaçları neredeyse karşılanmıyor. Türkiye’de resmi olmayan rakamlara göre yaklaşık 4 milyon mülteci bulunuyor. Bunların büyük çoğunluğu yaklaşık -3.6 milyonu- Suriyeli. Türkiye’ye gelen mülteciler, Türkiye’nin 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince koşulu nedeniyle bu coğrafyada kalacak şekilde bir mülteci statüsü alamıyor.[16]

Söz konusu felakete yol açan temel dinamik “YDD” veya “küreselleşme” diye sunulan emperyalist saldırganlık ve yıkımdan başka bir şey değildir.

 

“YDD” VEYA “KÜRESELLEŞME” GERÇEĞİ

 

Kimilerinin “YDD” veya “küreselleşme” diye alkışladıkları vahşet konusunda, çok önceleri V. İ. Lenin hepimizi, “Daha ilerlemiş bulunan kapitalist politikanın karşısına, günü geçmiş serbest ticaret döneminin politikasını ya da devlet düşmanlığını çıkarmak, proletaryanın işi değildir diye yazıyor Hilferding, emperyalizme, mali-sermayenin ekonomik politikasına proletaryanın vereceği karşılık, serbest ticaret değil, sosyalizm olabilir. Proleter siyasetin amacı, bugün gerici bir ülkü hâline gelmiş bulunan serbest rekabet düzenini yeniden kurmak değil, kapitalizmin yok edilmesi yoluyla rekabetin tamamıyla ortadan kaldırılmasıdır,”[17] diye uyarmıştı.

Çünkü sömürgecilikten emperyalizme kapitalist dünya sistemi/ ekonomisi 500 yıldır hüküm sürüyor. Bir anlamda küreselleşmenin ortaya çıkışını XVI. yüzyıla kadar geri götürmek mümkündür. Her tarihsel sistemin ortaya çıkışının ardından, kuralları konur, normları yerleşir ve uzun süre normal fonksiyonunu yerine getirir. Sonunda da kaçınılmaz biçimde yapısal bir krize girer ki, “Patlayan Küreselleşme Balonu” için de böyle oldu.

Daha somut konuşursak; “Küreselleşme ne verdi?” sorusunun karşılığı şöyledir:

Düşük gelirli ülkelerin kişi başı milli geliri 1990’da 458 dolardı, 2015’te sadece 581 dolara yükseldi. Yüksek borçlu yoksul ülkelerde kişi başı milli gelir 1990’da 609 dolardı, 2015’te sadece 814 dolara çıktı.

Buna karşılık yüksek gelirli ülkelerde 1990’da 29 bin dolar olan kişi başı gelir, 2015’te 41 bin dolara, Kuzey Amerika’da 36 bin dolar olan gelir, 51 bin dolara yükseldi.

Küreselleşmenin zengin kuzey ülkelerine yaradığı açıktı. Ama sadece ülke olarak da bakmayın, bir avuç elite yaradı dersek daha doğru olur. Bugün dünya nüfusunun yüzde 1’lik kesimi dünya gelirinin yüzde 52’sine sahip. 2010’da bu oran yüzde 44’tü. Yani zengin ailelerin zenginliği artmadı, uçtu… [18]

Bu kadar da değil; eşitsizlikleri azaltma iddiasını öne sürüp, eşitsizlikleri derinleştiren küreselleşmenin birinci ve en önemli olumsuz sonucu, yarattığı istikrarsızlıktır ki, göçmenlik/ mültecilik de bunun sonuçlarından birisidir…

BM’nin verilerine göre yaklaşık 67 milyon insan savaş, yoksulluk, çatışma, küresel ısınma nedeniyle yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmış, içeride ya da dışarıda göçmen olmuş. Sayının gelecekte daha da artacağı bugünden görülüyor.

Özellikle küresel ısınmanın, gelecekte yaratacağı kuraklık nedeniyle pek çok ülkeden yeni göçe yol açacağı ifade ediliyor. 21 Kasım 2018’de ‘Süddeutsche Zeitung’da konuyla ilgili bir makale yazan Gießen Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Clauss Leggewie, yılda ortalama 22 milyon insanın doğal felaketler ve kuraklık nedeniyle göç etmek zorunda kaldığını ifade ediyor. Küresel ısınma nedeniyle gelecekte birçok ada devletinin yaşanılmaz hâle geleceğini, bu nedenle de bu ülkelerde yaşayanların “iklim sığınmacıları” olarak adlandırarak, iltica hakkının verilmesini istiyor.

Dünya Bankasının verilerine göre, gerekli önlemlerin alınmaması durumunda 2050 yılına kadar Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika’da küresel ısınma nedeniyle 143 milyon insan göç etmek zorunda kalacak.

Nihayetinde dünyanın iklim dengesini değiştiren, ısınmaya yol açanlar küçük ada devletleri değil, sanayileşmiş emperyalist devletlerdir. Ama bu devletler, göçe neden olan sorunları ortadan kaldırmaya yanaşmadıkları gibi, yoksul ülkelerden kalifiye iş gücü almak için ise birbiriyle kıyasıya rekabet içerisinde girmiş durumdalar.[19]

Hâl tam da buyken, göçmenlik/ mültecilik hâline yol açan emperyalizmin savaş ve silahlanma olduğu da hatırlanmalıdır.

 

SAVAŞ VE SİLAHLANMA

 

Öncelikle Emma Goldman’ın, “Altını çizmekte fayda var: Kapitalizmin en büyük savunucusu militarizmdir,” saptaması hatırlanmalı!

‘Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) raporuna göre, küresel silah endüstrisinde ABD şirketlerinin egemen olduğu görülürken, Amerikan şirketlerini Ruslar izledi. 2017’de dünyanın en büyük silah üreticileri ve askeri hizmet şirketlerinin satışları 398.2 milyar doları buldu, silah satışlarında bir önceki 2016 yılına göre, yüzde 2.5, 2002’den bu yana da yüzde 44 artış gözlendi. 

2017’de merkezi ABD’de bulunan 42 şirket ilk 100’e girdi ve satışların yüzde 57’sini (226.6 milyar dolar) karşıladı. İlk 10’a 5 Amerikan şirketi girerken, Lockheed Martin 44.9 milyar dolarla 2017’de de dünyanın en büyük silah üreticisi olmayı sürdürdü. Lockheed Martin ile Boeing arasındaki uçurum 11’den 18 milyar dolara çıktı. 

Rusya, 2017’de ABD’nin ardından en büyük ikinci silah üreticisi olurken, ikinciliğe önceki yıllarda İngiltere oturuyordu. Rus şirketlerinin ilk 100’deki payı yüzde 9.5 oldu. 10 Rus şirket, 2017’de satışlarını yüzde 8.5 arttırarak 37,7 milyar dolara çıkardı. Yine 2017’de ilk kez bir Rus silah üreticisi, Almaz-Antey ilk 10’a girdi. Almaz-Antey’in 2017 satışları yüzde 17 artışla 8.6 milyar doları buldu. İlk 100’e giren diğer 3 Rus şirket satışlarını yüzde 15’den fazla artırırken, bu şirketler United Engine Corporation (yüzde 25), High Precision Systems (yüzde 22) ve Tactical Missiles Corporation (yüzde 19) oldu.

Batı Avrupa’da ilk 100’e giren 24 şirketin silah satışları, 2017’de yüzde 3.8 artışla 94.9 milyar dolara çıktı ve ilk 100’ün toplam satışlarının yüzde 23.8’ini karşıladı. İngiltere 2017’de 35.7 milyar dolarla Avrupa’da bir numaralı silah üreticisi olurken 7 İngiliz şirketi ilk 100’e girdi ve İngiliz şirketleri satışlarını bir önceki 2016 yılına göre yüzde 2.3 arttırdı. 

Listede ilk 100’e giren 4 Hint şirketi 2017’de toplam 7.5 milyar dolarlık satış yaptı, ilk 100’deki payı yüzde 1.9 oldu.[20]

Yine SIPRI raporuna göre, 5 yılda silah ihracatı yüzde 7.8 oranında artarken, silahların büyük çoğunluğu Ortadoğu’ya aktı. 2014-2018 kesitindeki silah ihracatının 2009-2013 yıllarına göre yüzde 7.8, 2004-2008 kesitine göre ise yüzde 23 daha fazla olduğu belirtildi.[21]

SIPRI’nin yıllık raporuna göre, tüm dünyada askeri harcamalar 1.8 trilyon dolara ulaştı. Tüm dünyadaki silahlanma için kişi başına 239 dolar harcanıyor. Bu miktar aynı zamanda tüm dünya ülkelerinin gayrisafi yurtiçi harcamalarının (GSYİH) toplamının yüzde 2.1’ine denk geliyorken; silahlanma yarışında yüzde 24 artışla Türkiye 15’inci sırada yer alıyor.[22]

Türkiye merkezli firmalardan ASELSAN 1 milyar 420 milyon dolarlık satışla ilk 100’e 61’inci sıradan, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TAİ) 1 milyar 220 milyon dolarlık satışla 70’inci sıradan girdi. 2017 yılında ASELSAN 68, TAİ ise 77’inci sıradaydı.[23]

Türkiye, savunma sanayii ihracatını 2014-2018 döneminde 2009-2013 dönemine göre yüzde 170 arttırdı. Küresel silah ticaretindeki payı da yüzde 0.4’ten yüzde 1’e yükseldi.[24]

Toparlarsak: Dünya 1.7 milyar dolar silahlanmaya harcıyor yılda. Türkiye, 9 milyar dolara yakın harcama ile silahlanmada 15’inci ülke!

Dünyada hüküm süren çeşitli şiddet olaylarının toplumlara maliyeti ise, 14.7 trilyon dolar (2017).[25] Bu rakam, dünya toplam gayri safi hasılasının yaklaşık yüzde 12.4’üne denk geliyor. Veya gezegende yaşayan her birey için 1988 dolara!

Dehşet verici olan ise, 2012’den bu yana bu sayıların yüzde 16, 2016’ya göre yüzde 2.1 artmış olmasıdır![26]

 

SİLAHLANMA HAKKINDAKİ GERÇEKLER[27]

KÜRESEL SİLAHLANMA HARCAMALARI

- SIPRI verilerine göre, dünyada 2017’de silahlanmaya en az 95 milyar dolar harcandı.

- Dünyadaki en büyük 100 silah şirketi 2017’de 398.2 milyar dolarlık anlaşmalara imza attı. (orta ve uzun vadeli)

- ABD, 2018’de tek başına dünyadaki silahlanma harcamalarının yüzde 36’sını gerçekleştirdi.

KÜRESEL SİLAH TİCARETİ

- ABD dünyanın en büyük silah ihracatçısı. 2014-2018 kesitinde ABD’nin toplam silah ihracatının yüzde 22’sini Suudi Arabistan’a yaptı.

- Küresel silah ticareti 2003’den beri sürekli artış gösteriyor. Soğuk Savaşın sona ermesinin ardından düşüşe geçen silah ticareti 16 senedir büyüyor.

- 2014-2018 kesitinde arasında en büyük silah ihracatçıları ABD, Rusya, Fransa, Almanya ve Çin. Bu beş ülke küresel silah ticaretinin yüzde 75’ini yönetiyor.

- Aynı dönemde en çok silah satın alan ülkeler ise Suudi Arabistan, Hindistan, Mısır, Avustralya ve Cezayir. Bu ülkeler dünyadaki silah alımlarının yüzde 35’ini gerçekleştirdi.

SİLAH SATICILARI VE MÜŞTERİTİLERİ (2014-2018)

1) ABD: Suudi Arabistan (ihracatın yüzde 22’si), Avusturalya (ihracatın yüzde7.7’si), Birleşik Arap Emirlikleri (ihracatın yüzde 6.7’si)

2) Rusya: Hindistan (ihracatın yüzde 27’si), Çin (ihracatın yüzde 14’ü), Cezayir (ihracatın yüzde 14’ü)

3) Fransa: Mısır (ihracatın yüzde 28’i), Hindistan (ihracatın yüzde 9.8’i), Suudi Arabistan (ihracatın yüzde 7.4)

4) Almanya: Güney Kore (ihracatın yüzde 19’u), Yunanistan (ihracatın yüzde 10’u), İsrail (ihracatın yüzde 8.3)

5) Çin: Pakistan (ihracatın yüzde 37’si), Bangladeş (ihracatın yüzde 16’sı), Cezayir (ihracatın yüzde 11’i)

ORTADOĞU

- Ortadoğu’ya silah satışı 2014-2018 kesitinde bir önceki dört yıllık döneme oranla yüzde 87 arttı.

- Aynı dönemde ABD’nin bölgeye yaptığı silah ihracatı bu artışın yarısına tekabül ediyor.

- İngiltere ise aynı dönemde bölgeye yaptığı silah ihracatını yüzde 59 arttırdı. Bu artışın büyük kısmını Suudi Arabistan ve Umman’a yapılan uçak satışları oluşturuyor.

SUUDİ ARABİSTAN

- 2014-2018 kesitinde Suudi Arabistan dünyadaki en büyük silah alıcısı oldu. Bu ülke en çok silahı ABD ve İngiltere’den aldı.

- Ülke bir önceki dört yıllık döneme göre silah alımını yüzde 225 arttırdı.

- Dört sene içinde bu ülkeye 4000’den fazla zırhlı araç girdi. Bu araçların arasında 338 ABD yapımı tank bulunuyor.

FERDİ VE HAFİF SİLAHLAR

- Dünyada bir milyarın üzerinde ferdi ve hafif silahlar bulunuyor. Bunların büyük bölümü sivillerin ellerinde.

- ABD’de her 100 kişiye düşen silah ferdi silah sayısı 21. Bu oran Yemen’de 53, Sırbistan ve Karadağ’da 39, Kanada ve Uruguay’da ise 35.

- 2017’de ferdi silahların kullanımı sonucu yaşanan ölümlerde Venezüella ve El Salvador Dünyada lider durumda.

- Dünyada 50 yılda 36-46 milyon arasında ferdi silah üretildi.

İNSAN KAYIPLARI

- 1989’dan beri dünyada 2.5 milyona yakın insan silahlı yaralanmalar sonucunda hayatını kaybetti. 2018’de bu rakam 77 binin üzerinde.

- Sadece 2017’de 589 bin insan silahlı yaralanmalar sonucunda hayatını kaybetti.

 

Toparlarsak: SIPRI’nin ‘Küresel Silahlanma’ raporu, dünyadaki savunma harcamalarının 1 trilyon 739 milyar dolara yükseldiği gösteriliyor. Bu sıralamada ilk başı tabii ki ABD çekiyor ve 700 milyar dolar payı var. Çin 228, Rusya 66.3, Fransa 57, İngiltere 47.2, Almanya 44.3 milyar dolar başta olmak üzere, Suudi Arabistan ise yıllık gelirinin yüzde onunu savunmaya ayırıyor. Türkiye 18.2 milyar dolarla 15. sırada yer alırken Hindistan, İspanya, İtalya, Brezilya, Güney Kore, Kanada da kayda değer bir silahlanma tırmanışı içinde…

Dünyada 300 trilyon dolarlık bir finansal işlem hacmi dönerken, her 5 saniyede bir bebeğin açlıktan ölmesinin tarifi olabilir mi? Bunun adını ne koymalıyız? 

Savaşlar, kuraklık, iç göçler, mezhep çatışmalarına bağlı olarak şu ana kadar 155 milyon bebek kötü beslenme ya da hiç beslenememe yüzünden gelişimini tamamlayamıyor. Sakatlık ve hastalıklar ise bir insanlık dramı. 

‘Küresel Açlık Endeksi’ne baktığımız zaman dünyada yaklaşık 815 milyon insan açlık canavarının pençesinde yaşıyor. Ve yine 119 ülkenin 52’sinde ciddi açlık varken o ülke elitlerinin böyle bir derdi yok. Saraylar, aşırı tüketim ve lüks içinde yaşama sınır tanımazken, varsıllıkla yoksulluk arasındaki uzlaşmaz çelişki tedavi edilemez bir biçimde derinleşiyor. Bu açmaz yeniden sınıf mücadelesini bir seçenek olarak toplumların önüne koyabilir mi?

BM her yıl açlık konularında yeni raporlar yayımlıyor. Gerçekten çok çarpıcı! 

Kongo’da 3.8 milyon, Somali’de 2.9, Yemen’de 8.4 milyon olmak üzere Çad, Zambia, Liberya, Madagaskar, Myanmar, Bangladeş, Burindi, Nijer, Malavi, Eritre, Orta Afrika Cumhuriyeti’nde insanlar yaşamla, ölüm ve sakat kalma arasında gidip geliyor. Daha bu tabloya yanı başımızda yaşanan Irak, Suriye, Libya, Filistin sorununu eklemedik bile. Yukarıda tarif edilenler birer sayıdan ibaret değil, onlar insan! 

Açlığın en can alıcı şekilde çocukları, kadınları ve etnik grupları etkilediği belirtiliyor. Bugün ne yazık ki dünyada 68 milyon kişi evinden, yurdundan, toprağından kopartılmış durumda. Bunların 22.4 milyonu kendi ülkesi sınırları dışında göçmen ve yurtsuz yaşamakta.[28]

 

EŞİTSİZLİK, YOKSULLUK, ÇOCUKLAR

 

Sürdürülemez kapitalist militarizmin cehenneme çevirdiği yerküreyi, Karl Marx’ın, “Yoksulluğu azaltmadan zenginliği arttıran ve suç işleme bakımından, sayılardan daha hızlı artış gösteren bir toplumsal sistemin özünde çürümüş bir şeylerin olması gerekir,” saptaması betimlerken; bu durumunda çevreden merkeze, doğudan batıya, güneyden kuzeye demografik hareket(ler)i devreye sokmasında şaşırtıcı bir şey yoktur…

Çünkü merkez çevreyi, batı doğuyu, kuzey güneyi yaşanmaz kılmıştır. İşte bunun somut verileri!

Mesela eşitsizlik…

‘Oxfam’ın yayımladığı rapora göre, 2018’de, dünyadaki en zengin 26 kişinin varlığı, en yoksul 3.8 milyar kişinin toplam varlığına eşit hâle geldi.

‘Kamu Yararı ve Şahsi Servet’ başlıklı raporda, 2018’de serveti 1 milyar doların üzerinde olan kişilerin toplam varlığının yüzde 12 arttığı, buna mukabil dünyanın yoksul yarısını oluşturan 3.8 milyar kişinin toplam servetinin yüzde 11 azaldığı belirtildi. Varlığın kim(ler)den kim(ler)e kaydığının en net göstergesi!

‘Oxfam’ın 2017’de yayımladığı raporda dünyadaki en zengin 43 kişinin serveti, dünyanın yoksul yarısının toplam servetine eşit olduğu ifade edilmişti.[29]

‘Oxfam’ın hazırladığı raporda, dünya genelinde gelir eşitsizliğinin en uç noktalarda olduğu Afrika’da 3 milyarderin servetinin 1.3 milyar nüfuslu kıtanın yarısından daha fazla olduğu açıklandı.[30]

Washington’daki ‘Ekonomik Politika Enstitüsü’nün (EPI) çalışmasına göre, 2015 itibarıyla ABD’de en zengin yüzde 1’lik kesiminin yıllık ortalama geliri, nüfusun geri kalan yüzde 99’luk kısmının ortalama gelirinin tam 26.3 katına ulaştı. 2013’te bu rakam 25.3 kattı. New York’ta bu rakam 44.3 kat oldu. En zengin yüzde 1’lik kesimin yıllık ortalama hane geliri 421 bin 926 dolar olurken, söz konusu yüzde 1’lik kesimin tüm gelirden aldığı pay yüzde 22’yi geçti. Bu oran, 1928’de Büyük Buhran’dan bir yıl önceki yüzde 23.9’luk zirve sonrasındaki en yüksek rakam olarak kayıtlara geçti. 2008’de ABD’de başlayan ve tüm dünyaya yayılan finansal kriz de eşitsizlikleri artırdı. ABD’deki 50 eyaletin 43’ünde 2009-2015 yılları arasında nüfusun yüzde en zengin 1’inin geliri, yüzde 99’un gelirinden daha hızlı arttı.[31]

Mesela çocuklar…

BM raporuna göre, 2018, silahlı çatışmaların çocukları etkilediği en kötü yıl olarak tarihe geçti, 12 bin çocuk silahlı çatışmalar sonucu yaralandı ya da öldü: Afganistan’da 3 bin 62 çocuk hayatını kaybederken, bu sayı ülkede ölen insan sayısının, yüzde 28’ini çocukların oluşturduğu anlamına geliyor. 2’nci sırada bin 854 çocuk ölümüyle Suriye gelirken, üçüncü sırada bin 689 çocuk ölümüyle Yemen yer alıyor. İsrail-Filistin çatışmalarında, 59 Filistinli çocuk hayatını kaybederken, 2 bin 756 çocuk ise yaralandı.[32]

UNICEF çocukların durumunu inceleyen raporunda, her iki çocuktan birinin şiddete maruz kaldığına dikkat çekti. BM raporuna görede, Suriye’de yaşanan savaşta beş yılda çocuklara yönelik 12 bin 500 ihlâl yaşandı.[33]

‘Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verilerine göre, dünyada 150 milyon çocuk kronik beslenme yetersizliği yaşıyor.[34]

BM ‘Gıda ve Tarım Örgütü’ (FAO) dünyada tarımda çalıştırılan çocuk işçi sayısında artış olduğuna dikkat çekti: 2012’den bu yana tarımda çalışan çocuk işçi sayısı 98 milyondan 108 milyona çıktı.[35]

Mesela yoksulluk…

BM’nin ‘Dünya Gıda Raporu’na göre, dünyada açlık çeken insanların sayısı 820 milyonun üzerine çıktı. 2015 yılında açlık çeken insanların sayısının 785 milyon olduğu belirtilen raporda, 2017-2018 aralığında dünya nüfusunun yüzde 11’inin yeterli beslenemediği vurgulandı.[36]

FAO’nun raporu dünyada 113 milyondan fazla insanın “akut açlık yaşadığını ortaya koydu.[37]

BM raporuna göre, 2015’te dünyada 784 milyon aç insan varken bu sayı 2017’de 821 milyon kişiye ulaştı. Dünyadaki her 9 kişiden 1’i yeterince beslenemiyor.[38]

Avrupa İstatistik Kurumu ‘Eurostat’ın verilerine göre, 2014’de 16 yaş altındaki çocukların yüzde 27.4’ü yoksulluk eşiğinde yaşıyordu. Bu oran 22 milyon 850 bin çocuk anlamına geliyorken; 2010 yılına göre Avrupa genelinde 200 binlik bir artış söz konusu oldu.[39]

Yine ‘Eurostat’ verilerine göre, AB’de yaşayan her altı kişiden biri yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 2017 verileri, AB vatandaşlarının yaklaşık yüzde 17’sinin yoksulluk tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.[40]

‘Afrika Çocuk Politikaları Forumu’ (ACPF), Afrika’da her üç çocuktan birinde büyüme geriliği görüldüğünü, kıta genelindeki çocuk ölümlerinin yarısının açlığa bağlı olduğunu söyledi.

Dünya genelinde her üç saniyede bir, bir çocuk gıda yetersizliğinden hayatını kaybediyor. Yani her gün 10 bin çocuk açlıktan ölüyor.

10 Afrikalı çocuktan dokuzu Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen minimum beslenme kriterlerini sağlayamıyor ve beş çocuktan ikisi düzenli öğünlerde beslenmiyor.[41]

‘Dünya Sağlık Örgütü’ (DSÖ) göre, her 10 kişiden biri de senede en az bir kez yediği yemekteki sağlıksız maddeler nedeniyle hastalanıyor.[42]

‘Küresel Hastalık Yükü Çalışması’ (GBD) verilerine göreyse, her yıl 11 milyon kişi beslenmeyle bağlantılı rahatsızlıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.[43]

Ve nihayet en önemlisi: ‘Küresel İnsani Yardım Raporu 2018’ verilerine göre, dünyada 2 milyar kişi yoksulluk, 753 milyon kişi de aşırı yoksulluk içinde yaşamını sürdürmeye çalışıyor.

2018’de, çatışma, şiddet veya zulüm nedeniyle zorla yerinden edilen kişi sayısı da bir önceki 2017 yılına göre 2.9 (yüzde 4.5) milyon artarak 68.5 milyona ulaştı. Buna göre, ülke içinde yerinden edilen kişi sayısı 42.2 milyon, mülteci sayısı ise iltica talebinde bulunanlar hariç bir önceki 2017’ye göre 2.8 milyon artarak 23.2 milyon oldu.

Göçmenlik/ mültecilik hikâyesinin arka planında bunlar kayıtlı!

 

GÖÇ MESELESİ

 

AB ülkeleri ve ABD yıllardır ciddi bir “göç sorunu” yaşıyorlar. Bu konu bu ülkelerin en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor. Güney ülkelerinden milyonlarca insan, ekonomik, sosyal ve siyasi açıdan daha gelişmiş olan ülkelere göç etmeye çalışıyorlar. Göç edenlerin bir kısmı savaşlardan kaçıyor ve can güvenliğini sağlamaya çalışıyor, bir kısmı da ekonomik, sosyal ve siyasi nedenlerden göç ediyor. 

AB ülkeleri göçmenleri ülkelerine almamak için direniyorlar, gelecek göçmenlerin sayısını sınırlıyorlar. Bu ülkelere ulaşmaya çalışanların birçoğu yollarda yaşamını yitiriyor. ABD yönetimi Meksika sınırına binlerce kilometrelik bir duvar örmeye çalışıyor. Bir zamanlar sınırları ortadan kaldırmaya veya esnetmeye çalışan gelişmiş ülkeler, şimdi sınırların aşılmasını zorlaştırmaya çalışıyorlar. Sadece yönetimler değil, bu ülkelerdeki vatandaşların da çoğunluğu ülkelerinde böyle bir göç görmek istemiyorlar. AB ve ABD öyle bir noktaya geldi ki, sınırları ve kapıları açmayı savunan bir siyasi parti liderinin artık seçimleri kazanma şansı neredeyse kalmamış durumda. Avrupa Birliği’nde ve ABD’de vatandaş ve halk, söz konusu göç hareketi ile kendi ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel yapısının gerileyeceğini düşünüyor. Yüzlerce yıllık bir mücadele sonucunda ulaşılan noktadan geriye düşmek istemiyorlar. 

Ancak şunu görmüyorlar ki, “göç sorunu” olarak anılan sorun gerçekte bir kapitalizm ve emperyalizm sorunudur. Buna “göç sorunu” denerek gerçek sorunun üzeri örtülmeye çalışılıyor. Avrupa Birliği ülkeleri ve ABD bu konuda etkin ve yaygın bir özeleştiri süreci başlatamadıkları için de, sorun bir türlü çözülmüyor. 

Yoksulluğa karşı mücadele veren bir araştırma kurumu olan ‘Oxfam’ın 2018 raporuna göre, dünyadaki refahın yüzde 82’si dünya nüfusunun yüzde 1’inin elinde toplanmış durumda. Böylesine büyük bir küresel dengesizliğin sonucunda böylesine büyük göçlerin yaşanmasına da şaşırmamak gerekiyor. 

AB ülkeleri ve belli bir ölçüde ABD, kendi vatandaşlarının sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel seviyesini son elli yılda geliştirmeyi başardı ve bu anlamda dünya için de iyi bir örnek oldu. Ancak aynı Avrupa Birliği ülkeleri ve ABD, bu konuda diğer ülkelere yeterince destek olmadılar. Aksine, onları sömürülecek bir pazar gibi gördüler. Sömürgeci zihniyet, başka bir formda devam etti. Avrupa Birliği ve ABD, tüm insanların aynı yerküreyi paylaştığını unuttu, diğer ülkelerde yaşayanları adeta Mars’ta yaşayan insanlar olarak düşündü. Bu dışlayıcı yanlış politika da sonunda kendisine olumsuz biçimde döndü. 

Elbette söz konusu azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin yönetimlerinin de yaşananlarda büyük bir sorumluluğu bulunmaktadır. Ülkeyi yönetenlerin tüm sorumluluğu Avrupa Birliği ülkelerine ve ABD’ye atmaları, sorumluluktan kaçarak sorumsuz davranmaktan başka bir şey değildir. Yönetimlerin kendi ülkelerindeki sorunların faturasını sadece gelişmiş ülkelere çıkarmaları ciddiyetten uzak bir tutumdur. 

Ancak yine de, Avrupa Birliği ülkelerinin ve ABD’nin de bu konuda etkin ve sorumlu bir davranış içinde bulundukları söylenemez. Bu ülkeler küresel kapitalizme karşı yeterli bir mücadele vermedikleri gibi, genellikle, “küreselleşme” adı altında, küresel kapitalizmi teşvik ettiler.[44]

 Yarattıkları bu soru(n) karşısında küresel kapitalizm, sınır kapılarını kapatmakla veya duvar örmekle sorunu çözümleyemez.

Görülmesi gerek! Hamza Hamouchene’in ifadesiyle, “Göç kontrolü meselesini güvenlik meselesine dönüştürerek çözme çabası başarısızlığa uğradı. Çünkü bu yaklaşım, sorunun kaynağındaki temel nedeni gözden kaçırıyor: insanlar yerine kâra öncelik veren küresel sistem,”[45]

Kaldı ki göç olmasaydı, ABD’nin 1990-2014 arasındaki büyüme ortalaması yüzde 15, İngiltere’ninki ise yüzde 20 daha düşük olurdu. Göçmenler ABD nüfusunun yüzde 14’ünü oluşturuyor. Bu insanlar yeni işletmelerin dörtte birini kurdular. 2000’den beri kimya, fizik ve tıp alanında Nobel ödüllerinin üçte birini topladılar. Göçmenler dünya nüfusunun yüzde 3’ünü oluşturuyorlar. Ancak küresel üretimin yüzde 9’unu sırtlıyorlar. Ödedikleri vergiler zengin ülkelerin emekli sandıklarını ayakta tutuyor, çünkü bu ülkeler kendi kendilerine yeterince genç nüfus üretemiyor.[46]

Ancak bu gerçeklere rağmen göç etmek suç hâline getirilmiş durumda. “Gelişmiş” göç ülkelerinde yüz binlerce göçmen ‘gözaltı merkezleri’ diyebileceğimiz hapishanelerde tutuluyor. Temel neden göç etmek. Kimisi göçmenlik (vize, oturum vs) başvurusu devam ederken tıkılıyor buralara, kimisi başvuruları reddedilince içeri atılıyor. Bunların önemli bir kısmı sığınma başvurusunda bulunmuş kişiler. Aralarından çok sayıda çocuk da var. Sığınma başvurusu yapanların önemli bir kısmının siyasi nedeni yok veya doğrudan bir tehdit ile karşılaşmamış ama bunlar belli ki ülkesini terk edip binlerce kilometre yol alacak kadar bir şeylerden rahatsız olmuş kişiler. Bir kısmı ise başvurusu reddedilmiş ve ülkesine geri gönderilmeyi bekleyenler.

Oxford Üniversitesi ‘Göç Gözlemevi’ne göre, 2016’da 28.900 göçmen bu gözaltı merkezlerine alınmış. ‘Göçmen Tutuklu Projesi’ verilerine göre de, Avrupa’nın en kalabalık göçmen tutuklu nüfusu da Rusya’dan sonra İngiltere’de. Bu göçmenler özellikle “idari nedenlerle” tutuklanıyor. Özellikle sığınma başvurusu yapanlar en kalabalık grup. 2016’da sığınma başvurusu yapanların neredeyse yüzde 60’ı bu şekilde tutuklanmış. Polonyalı bir göçmen de bu göçmen hapishanelerinden birinde hayatını kaybetti. ‘The Guardian’ ile ‘Panorama Programı’ bu “merkezlerde” tutuklulara kötü muamele yapıldığını gösteren haberler yayınladılar.[47]

Ki bu kadar da değil!

13 Ekim 2018’de Honduras’ın San Pedro Sula şehrinden yola çıkan binlerce kişilik Orta Amerikalı göçmen katarı ABD’ye doğru ilerlerken Guatemala, El Salvador ve Nikaragua’dan geçerken sayıları 5 bini aştı…

Onları yollara düşüren Latin Amerika’nın bugündeki yoksulluğu ezeli sanılmasın. Avrupa açlıktan kırılmadı da dünyanın en zengin köşelerinden biri hâline geldiyse, ABD dünyaya hükmeden güç hâline gelebildiyse Latin Amerika’dan 500 yıldır klasik sömürgecilikle, yeni-sömürgecilikle, darbelerle ve neo-liberalizmle çaldıkları zenginlikler sayesinde oldu…

On milyonlarca Avrupalı yaklaşık 500 yıl boyunca açlıktan, ekonomik krizlerden, savaşlardan, faşizmden, etnik azınlıklara yapılan zulümlerden kaçmak ve gittikleri yerleri sömürgeleştirmek amacıyla Amerika’ya göç etti. Onlardan vize soran olmadı. Görür görmez silah doğrulttukları yerli halklar “misafirlerimiz açtır” diyerek yiyeceklerle karşılamıştı onları. Ülkeleri sömürgeleştirilirken kendileri de kurdukları koca medeniyetlerle birlikte katledildiler. 500 yıl önce başarılı beyin ameliyatları yapan İnka doktorlar, mühendisler, hâlâ çözülememiş matematik sistemleri geliştiren bilim insanları köleleştirilip madenlerde çalıştırıldılar. Avrupa’nın XVI. yüzyıldan XIX. yüzyıla kadar madeni paralarını basması Bolivya’dan çaldıkları gümüş madenleri sayesinde oldu. Güherçile, altın, gümüş, elmas… Çalabildikleri ne varsa.

Sonra bu Avrupalı göçmenlerin kuzeyde kurduğu ABD, “Amerika Amerikalılarındır” deyip Avrupalı sömürgecileri uzaklaştırıp kendi yeni sömürgeciliğini yerleştirerek Latin Amerika’yı arka bahçesi ilan etti. 400 yıllık istiladan arta kalanı da bu kez ABD çalmaya başladı. İtiraz eden olmasın diye darbeler tezgâhlayıp, diktatörlükleri destekleyerek gelindi bugünlere![48]

 

BUGÜNLERİN AB İLE ABD’SİNDEN “ÖRNEK”LER!

 

Önce ABD’den!

ABD Başkanı Donald Trump, Meksika sınırından ülkeye girmeye çalışan binlerce göçmeni durduracağı vurgusuyla, “Orduyu gönderiyorum!” açıklamasını yaptı…[49]

Trump göçmenlere ilişkin açıklamasında, “Ülkemize sadece yasal olarak gelenlere izin vereceğiz. Bunun haricinde çok güçlü politikamız ‘yakala ve tutukla’ şeklindedir,” dedi...[50]

Meksika’nın Tijuana kenti yakınlarında, ABD sınırında bekleyen Orta Amerikalı göçmen grubunun bir kısmı ABD sınırını geçmeye çalıştı. Göçmenler ABD tarafından atılan gözyaşartıcı gazla durdurdu…[51]

Trump’ın “Durdurun” dediği Orta Amerikalı binlerce mülteci Guatemala’yı Meksika’ya bağlayan köprüde mahsur kaldı. Bazı göçmenler yüzerek geçmeye çalışırken ortaya yeni bir insanlık dramı çıktı. İnsanlar ‘Açız’ diyerek ülkeye giriş izni istedi. Suchlate Nehri üzerinden geçen köprüde bebeğiyle mahsur kalanlardan 28 yaşındaki Marta Ornelas Cazares, “Şiddetten kaçıyoruz, buraya geliyoruz, bize vurmaya başlıyorlar,” dedi…[52]

ABD Meksika sınırında ABD’li gümrük memurları tarafından ailesiyle birlikte gözaltına alınan 7 yaşındaki Guatemalalı göçmen kız çocuğunun sıvı kaybı ve geçirdiği şoktan dolayı yaşamını yitirdiği açıklandı…[53]

ABD’ye yasa dışı yollardan geçmeye çalışırken Meksika sınırındaki Rio Bravo nehrinde El Salvadorlu Oscar Alberto Martinez Ramirez ve 11 aylık kızı Valeria boğularak yaşamını yitirdi…[54]

Trump yönetimi altında göçmen karşıtı faaliyetlerde yaşanan artış, gerekli belgeleri olmadan sınırı geçme girişiminde bulunan aileleri çocuklarından ayırma vakalarının sayısındaki tırmanışla birlikte ABD tarihinde görülmemiş seviyelere ulaştı: 2016’nın Ekim’i ile 2018’in Şubat’ı arasında, çocuklarından zorla ayrılan ailelerin sayısı 1800’e yükseldi; sadece 6 Mayıs ile 19 Mayıs arasında 13 günde, 658 çocuk (bazıları 2 yaşında veya daha küçük) sınır tevkifi gerekçesiyle ailelerinden ayrıldı…[55]

Sonra da AB’den!

‘Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü’nden (MSF) Hassiba Hadj-Sahraoui, Akdeniz’deki göçmen krizine ilişkin Avrupa’nın sorumluluktan kaçtığını açıkladı.[56]

Prof. Dr. Neşe Özgen, “Avrupa’da kent ve yerleşim dışı alanlarda toplama kampları gündeme geliyor. ‘Kapatıcı devletler’ dönemine geçiliyor. Bunlar hukuk dışı olduğu kadar insanlık dışı tartışmalar!”[57] dedi…[58]

İtalya Başbakanı Matteo Renzi, göçmenliği “Kıtamızın vebası” olarak nitelerken, Avrupa’yı bu konuda dayanışmadan yoksun olmakla suçladı…[59]

Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, AB ülkelerinin sınırlarına 2020’ye kadar ek 10 bin muhafızı görevlendirileceğini duyurdu…[60]

‘Uluslararası Göç Ofisi’ne göre, 2018’in ilk 16 haftasında ise AB’ye denizden sadece 18 bin 939 göçmen ulaşabildi. Bu rakam 2016’da 205 bin 613, 2017’de ise 44 bin 58 olarak kaydedilmişti…[61]

AB Sınır Koruma Ajansı ‘Frontex’e göre, 2017’de 204 bin 300 insan AB sınırı geçmek isterken tespit edildi. Ajans, bunun 2016’ya göre, yüzde 60 azalma anlamına geldiğini, çoğunluğun Akdeniz üzerinden geldiğini açıkladı. 2018’in ilk yarısında 1405 mültecinin de Akdeniz’de boğularak hayatını kaybettiği tespit edildi. Ancak bu sayı sadece tespit edilebilenleri içeriyor…[62]

Avrupa’da göçmen/sığınmacı politikasında sağ kanadın öncülerinden Macar hükümeti, ABD dışındaki BM ülkelerinin kabul ettiği göçmen sözleşmesine dahil olmayacağını duyurdu. Göçmenlere karşı sert tedbirler uygulayan Macaristan’ın sınıra ördüğü dikenli teller tepki çekmişti…[63]

Afrika’dan İtalya kıyılarına ulaşan mülteciler, ilk ayak bastıkları ülkede kalmalarını öngören AB yasalarına isyan ederek Fransa’ya geçmek isterken iki ülke arasında kriz çıktı. Mültecileri kabul etmeye yanaşmayan AB ülkelerine yönelik öfkesini dile getiren İtalya Başbakanı Matteo Renzi, daha adaletli bir dağılım yapılmaması durumunda “Avrupa’yı üzecek bir B planına geçeceklerini” duyurdu…[64]

İtalya İçişleri Bakanı Matteo Salvini, Afrikalı göçmenlerden “köleler” diye söz etti…[65] Salvini, Akdeniz’de kurtarılan 10 günden uzun süredir gemide mahsur kalan 137 göçmenin İtalya’ya girmesine izin vermedi…[66]

İtalya’da koalisyon hükümetinin ortaklarından aşırı sağcı Lig Partisi’nin girişimiyle hazırlanan ve yasaları ihlâl ederek denizdeki göçmenleri kurtaran gemilere para cezası verilmesini öngören yasa tasarısı Bakanlar Kurulunda kabul edildi. Kabul edilen yasa tasarısında, yasaları ihlâl ederek denizdeki göçmenleri kurtaran gemilere 10 bin ila 50 bin euro para cezası verilmesi öngörülüyor…[67]

Finlandiya’ya “yasa dışı” yollarla vizesiz giriş yapan mülteciler tutuklanacak ve 1 yıla kadar hapis cezasına çarptırılacak…[68]

Fransa’da sınırdışı edilenlerin mültecilerin sayısında ciddi bir artış yaşandı. İçişleri Bakanı Christophe Castaner, 2017’ye oranla 2018’de sınırdışı edilen kaçak göçmen sayısının yüzde 20 arttığını söyledi. 2017’de 14 bin 859 göçmen sınırdışı edilirken, 2016’ya oranla da yüzde 14’lük bir artış yaşanmıştı…[69]

Göçmen Dairesi’nin yayımladığı istatistiklere göre 24 Kasım 2015 tarihinden önce 31 bin 25 çocuk İsveç’e iltica talebinde bulundu. Bunlardan 13 bin 424’ünün iltica talepleri kabul edildi. 11 bin 530 çocuğun iltica talebi ise reddedildi. 2 bin 678’i ortadan kaybolduğu için kayıtları silindi…[70]

Federal hükümet, CSU İçişleri Bakanı Horst Seehofer’in ilticası reddedilen mültecilerin hızla sınır dışı edilmesiyle ilgili yasa tasarısını onayladı…[71]

AB’de sağ partilerin göçmen karşıtı uygulamaları hayata geçirme isteği, göçmenler ve insan hakları için ciddi bir tehlike anlamına geliyor…[72]

Almanya’da mülteci krizi tartışmasıyla neo-faşist Almanya için Alternatif oylarını arttırdı…[73]

Fas’tan Melilla’nın İspanyol yerleşim bölgesine yüzlerce kişi ulaşmaya çalışırken bir genç öldü ve birkaç kişi yaralandı. İspanyol hükümeti,[74] çitin tepesinde dikenli telleri kaldırma sözüne rağmen, dikenli telleri kaldırmadı. Fas ile İspanya’nın Melilla arasındaki sınır, altı metre yüksekte ve dikenli tellerle kaplı iki çit tarafından kordon altına alındığı için sınırdan geçmen isteyen göçmenlere ölüm yuvası oluyor…[75]

Midilli’de iki mülteci kampından birisi belediyenin Karatepe, diğeri ise devlet denetimindeki Moria. Karatepe kampı 2 bin kişilik ve mültecilerin nispeten daha rahat koşullarda olduğu söyleniyor. Moria, 3 bin 500 kapasiteli ancak bir zamanlar 10 bin kişiye ev sahipliği yapmış. Şu anda ise yaklaşık 5 bin kişi kalıyor…[76]

Atina’daki Exarcheia mahallesindeki dayanışma evlerinde barınan mültecilere polis operasyonu düzenlendi. Onlarca mülteci gözyaşları içinde zorla tahliye edildi…[77]

Macaristan’da mahkeme 2015’te Sırbistan sınırında oğlunu sırtında taşıyan ve polislerden kaçmaya çalışan sığınmacı bir babaya çelme takan, gazeteci Petra Laszlo hakkındaki 3 yıllık hapis cezası kararını bozdu. Mahkeme gerekçeli kararında, “etik olarak yanlış” davrandığını ama yaptığı hareketin “Vandallık” sayılamayacağı belirtti. Mahkeme aynı zamanda zaman aşımından dolayı da davanın sona erdirilmesine karar verdi…[78]

Hollanda’da 60 bin kadar Suriyeli var. Bunlardan 10 bini oturma izni alabildi. Kalan 50 bin kişi yaptığı başvurunun sonucunu bekliyor. Hollanda, ülkesine alacağı Suriyeliyi güvenlik soruşturmasından eğitim durumuna kadar her yönüyle araştırıyor…[79]

“İyi de bunlar neden” mi?

“Sermayenin, malların ve parası olanın özgürce hareket edebildiği, ulus devletleri kırıp geçen küreselleşmeci düzenin dikiş tutmayacağı her geçen gün daha net ortaya seriliyor. Bir sığınmacı krizi, Avrupa’nın büyük savaşların yıkımları üzerine inşa ettiklerinin köküne kibrit suyu ekmeye yetti. Avrupa çırpındıkça batıyor, ürettiği bütün insani değerlerle birlikte... AfD’nin yükselişini önlemek zor. Diğer yandan ‘çözüm’ diye sunulanların bizatihi kendisi AB’nin küreselleşmeci hümanizmini ayaklar altına alacak cinsten. Sınırlarda dikenli teller arkasındaki ‘tahliye merkezleri’ özünde bu sığınmacı savaşının ‘toplama kampları’. Sığınmacı krizi bugün ‘Avrupa’nın ideallerini’ alt-üst ediyor, yarının distopyasını yazıyor. AB için ‘sonun başlangıcı’ desek yeridir.”[80]

DEVAM EDECEK

25.11.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

“DUVAR”(LAR)I AŞAN O; HÂLÂ “UMUT”LA “YOL”DA, BİZİMLEDİR ( 2 )

“DUVAR”(LAR)I AŞAN O; HÂLÂ “UMUT”LA “YOL”DA, BİZİMLEDİR

UNUTAMADIĞIM FİLM(LER), YÖNETMEN(LER), OYUNCU(LAR

HAPİSHANE(LERİN) HÂL(LER)İ ( 2 )

HAPİSHANE(LERİN) HÂL(LER)İ

TARIM(IN) HÂL(LER)İ

KLASİK MÜZİĞİN FARKLI İKİLİSİ: MOZART İLE STRAUSS

AŞIKTI, “GARİP”Tİ, HALK DERVİŞİ NEŞET ERTAŞ

TARİH(İMİZ)E HAYRANLIKLA, MİNNETLE, SAYGIYLA