LUDMİLLA

LUDMİLLA

LUDMİLLA'YA

Дорогой (Sevgili) Ludmilla,

Biliyorum, sen bu yazdıklarımı okuyamayacaksın Türkçe bilmediğin için. Ama ben yine yazayım istedim. 
Birileri okusun ve seni tanısın, bilsin istedim.
İki gün beraber çalıştık.
Sonra sen beni Georgetown'da bir Rus lokantasına götürdün. 
Piroşki yedik, smirnof içtik. 
Sen güldün suratımı buruşturmama ve 'tadı ağzında duymadan yutacaksın' dedin. (Ben rakı içerken de buruştururum yüzümü çaktırmadan Ludmillacığım.)

Sonra anlattın.
Şeytan mı dürttü ne, sana sordum 'kocan da mı tercüman?' diye.
Oysa bir şeyi kutlamak için içiyorduk.
Biricik kızın aramıştı ve doğacak olan torununun erkek olacağını haber vermişti.
Şimdilerde biliyorlar bebek doğmadan.

'Kocan..' der demez güzel yüzün değişiverdi. 
Acılı değildin ama uzak bir ülkeye gittin sanki.
O uzak ülkeden seslendin. 'My husband died...' (Kocam öldü)
Sonra anlattın o hep gülen sesinle.
(Bunu Metin Altıok olsa ne güzel anlatırdı iki üç mısrada)

Biri demişti : 'Hüznü en iyi Ruslar bilir' diye.

Cıvıtmadan, ah ben , vah ben diye zırıl zırıl ağlamadan.
Gülerek tutup hüzne fırlatırlar seni usulca iterek ardından.

Kocan ile çok severmişsiniz birbirinizi. 
Hatta aşıkmışsınız bile lenfoma kanserinden ölmek üzere olduğunu öğrendiğiniz gün. 
İki yıl yaşamış, ölmekten hiç söz etmeden. 
Bana o iki yılın her saniyesinin nasıl kıymetli geçtiğini anlatırken gözünle burnunun birleştiği yerdeki çukura biriken tek yaşı serçe parmağınla ittiğini gördüm. Hala o uzak ülkeden. 
Ses etmedim. 
Ses edip büyüyü bozmak istemedim.
Uzun uzun süslemedin hikayeni.
Zaten süse yer yoktu.

Sonra değiştirdin konuyu.
Dostoyevski, Tolstoy, Turgunyev. Gogol, Çernisevki ve tabi Çehov.
Rusya'dayken, ilkokulda size nasıl zorla Mayakovski ezberlettiklerini anlattın.
Tovariş Stalin'in Nazileri nasıl yendiğini..

Genelde çenem düşüktür ama ben bu gece hep sustum ve susmanın hiç de fena bişey olmadığını farkettim.
Gençliğimizde bazen meyhaneye giderdik İzmir'de ve daha sonra İstanbul'da.
İzmir'de bir 'Anatolun Yeri' vardı. Kordon'a yakın arka sokakların birinde.
En son 1985 de gittik bir arkadaşımla. Bulamadıkdı. 
Gençten birine sorduk, hani acaba yolu mu bilemedik, diye. 
Çocuk 'apla ohhooooo..orası çoktan otopark oldu' demişti.

Neyse işte, o mayhanelerde hep bir köşede tek başına demlenen biri olurdu. 
Çopur, mutsuz ve sarhoş.
'Bir anlatsam...hayatım roman...' diye başlar ve kendisine ne kadar haksızlık yapıldığını anlatırdı salya sümük..
Anlattığı o 'korkunç haksızlıkların' bin katını yaşamış da fark bile etmemiş olurdum.

Bizimki böyle bir sarhoşluk değildi bu gece sevgili Ludmilla.
Sevdiğim bir müzik dinler, tablo seyreder gibiydim bu gece seni dinlerken.
Biliyorum vicdansızlıktı bu.
Sen, ölümün sevdiğin erkeği senden nasıl kopardığını anlatıyordun ve ben bunun ne kadar güzel olduğunu düşünüyordum. 
Yok, yok güzel olan erkeğinin ölmesi değil elbette. 
Ama senin anlatışındaki soylu hüzün. 
Ağlamayan, ağlatmayan. 
Sadece inceliklerle bezenmiş acı.
Sıra bendeydi.
Ben de Deniz'in öldüğü sabah onun başında olduğumu anlatmalıydım. Anlatmalı mıydım? Yok hayır. 
Bu gece senin gecendi.

Ben 'acıya tanık' idim.
19 yaşındaki liseli genç Uğur Özdal'ın 12 yıl sonra hala hatırladığı o denememde sözünü ettğim gibi.

Beylik laflar etmedim.
'Daha çok gençsin. Güzelsin.Yine evlenirsin.
Yine seversin birini' filan.

Ne diye sevecekmişsin bir başkasını.
Sevebileceğin en muhteşem insanı bulmuşsun.
Onu ölüm bile alamamış senden.

Ludmilla beni bunu paylaşmaya layık bulduğun için teşekkür ederim sana.
Ayrılmadan önce söylediğin söz için de.

'Biliyor musun, ben bunu iki yıldır kimseyle konuşmamıştım... 
Ha sahi ismini nasıl telaffuz ediyorsun?'

İsmimi h-a-l-e diye teleffuz ediyorum. Ama boşFer.


Hale Koray

30.12.2015 (Hale KORAY)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR