KARDİNAL KUŞU, ŞİŞMAN VE OYUNCU

KARDİNAL KUŞU, ŞİŞMAN VE OYUNCU

                            

 

 

Yazar değilim.

Olmak da istemiyorum.

Yazamadan da edemiyorum.

Bundandır ki sana yazıyorum.

Sen oralarda biryerlerde, bir bilgisayar ekranı karşısında bu satırları okuyan…

Belki akşam üstü..

Günışığınin soluğunun kesildiği bir saatte, loş bir odada bu satırları okuyup merak eden..

Az önce nisan yağmuru dindi, kokusu  esiyor  içeriye tül perdeyi usulca iterek..

Üzerinde tığ işi kolalı örtüler olan formika sehpalı bir oda.

Yerde belki bir Isparta Halısı... Bünyan da olabilir, Hereke de.

Hane halkının ekonomisine bağlı.

Ama ille de bir halı

Bayram telaşı bitti. Herşey normale döndü..

Normal? O da ne?

“Normalin hesabını tutan mı kaldı” diye söyleniyorsun kendi kendine… Türkiye’de yaşıyoruz. Heyy!.

Türkiye..

Son Türk Devleti..

900 Yıllık Devlet Geleneği..

Viyana kapılarına dayanmışlık falan filan.

Dörtnala gelip uzak Asya’dan,

Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan

Bu cennet bu cehennem.

 

Belki İstanbul’dasın. Büyüler kenti İstanbul.

 Kalküta’dan çok Kalküta’ya benziyor 15 milyon insanıyla.

Duvarına Boğaz manzarası asılmış bir Kalküta.

Belki işten çıkalı üç saat oldu. Köprü üzerinde bir dolmuştaki yorgun, bezgin sekiz kişiden birisin.

Şöförün hali hepinizden yaman. Canı sigara istiyor. Yolda arabalar, arabalar, arabalar…

Lacivert gecenin içinde ateşböcekleri gibi ışıkları

 

Böcek dedim de aklıma geldi. Sözcüğün aslında böcük olduğunu biliyor muydun. Yani “Bööö…” Diye bir korkutma nidasi ve “cük” eki. Çocuk diliyle köpecik, kedicik der gibi..

Her neyse, şu anda yaşadığın bunaltıyı tanıdığımı bil istedim.

 Bu bir İnsanlık durumu… Değiştirmeye gücünün yetmediği, belli bir süre katlanmak zorunda olduğun sıkıntı.

Kafka’nin Metamorphosis’ini düşün.

Bir sabah sırt üstü yatan bir hamam böceği olarak uyansaydın daha mı iyiydi yani. Beterin beteri var.

Hiç değilse bu dolmuş yolculuğu bir zaman sonra sona erecek.

 Ermeyecek gibi görünse bile. Hep erer. Dün de ermedi mi? Sonunda eve varmadın mı?
Belki evlisin, karın çocukları doyurup yatırdı. Divana kıvrılıp televizyon seyrediyor. Kulağı senin ayak sesinde. Tilki uykusunda. Onu da anlıyor bu mektubun yazarı. Seni de, dolmuş şöförünü de. Dolmuş şöförünün de çok umurundaydı  ya!

Ama senin umurunda.

Çıldırmadığına inanman için tanığa ihtiyacın var. Birinin “Ben biliyorum, ben ordaydım, daha çıldırmadın, bu bir karabasan değil. Sadece sıradan bir iş dönüşü” demesi az şey mi?
İşte ben diyorum.

“Daha delirmedin!” “Ama bu; delirmeyeceksin, deliremezsin anlamında bir garanti değil”

Delirip delirmemek sana bağlı. Olaya nasıl baktığına bağlı. Kafka gibi değil, Mevlana gibi bakabilirsen yırtarsın. Yani geçen zaman değil asıl zaman. Duran zaman. Geçen zaman ile duran zamanın arasındaki farkı yitirmek özgürlüktür.

“Özgürlük isteyen kim!” deme bana. ”Ben evime varmak, çoluğumu çocuğumu etrafıma toplayıp  yemek yemek istiyorum.”

Dolmuş duruyor, gidiyor, duruyor… Daha çok durarak gıdım gıdım ilerliyor.

Aşağıya atlayıp koşmak istiyorsun. Biliyorum

Ama koşmayacaksın. Öteki yolcular gibi sinirli sinirli yüzünü çimdikleyip bekleyeceksin. Bazısının içi geçecek. Tatlı tatlı horlayacak belki. Halden anlar bakışlar…

Sonra evin kapısını açacaksın anahtarınla. Yemek hazır. Sigara içeceksin, çay içeceksin. Bilgisayarın var. İnternet’e bağlandın.  Gaziantep Haberler’i buldun. Sana yazdığım bu mektubu gördün. Fazla birşey söylemiyor. Çözüm filan gösterme iddiasında değil..

Sadece anladığını bilmeni istiyor mektubun yazarı.

Türkiye’de yaşamak nedir, ne değildir.

Nasıl yüreğini delik deşik ederek yaşanır orada. Ağaca bağlı  Prometheus gibi.

Ne var ki bu yürek (çarık değildir manda gönünden) Prometheus’un ciğeri gibi yenilenmez her sabah.

 Kocar gider öyle delik deşik.

Al kanlar içinde, finiş çizgisine ulaşır yine de.

Saygıyla, sevgiyle, etek öpmeden,  eğrilip bükülmeden…

Onurla..

 

Belki bir öğretmensin. Hep öğretmen olmak istedin.

Birilerine birşeylerin, iyiye, doğruya, haklıya dair birşeylerin öğretilebileceğine inanmıştın. Şimdi bir gecekondu bölgesinde, bir Milli Eğitim Okulunda, 120 kişilik bir sınıfta, güzel mi güzel, akıllı mı akıllı çocuklara bıkkınlıkla bakıyorsun. Ve diyorsun ki; “ah zil bir çalsa da gitsem”.

 

Oğlun okuldan gelmiştir. Oğlun böyle bir okulda okumuyor. Yemeyip içmeyip sinema, tiyatro demeyip karı koca kazandığınız her kuruşu özel bir okula veriyorsunuz.

Çocuğunuz iyi eğitim görmeli..

“Akşama yemek var “ diyorsun. “Acaba oğlan gelince birşeyler atıştırdı mı? Ödevine başladı mı, yoksa sokağa mı fırladı hemen.. Elinde top”

Dert etme. Sokakta öğrenilecek şeyler de var. Hem de gerekli şeyler. Dost, düşman edinmek, kavgaları bazen  yenik belki, ama kaçmadan direnerek bitireblimek. Paylaşmak..Bizden önceki çocukların oyun geleneğini sürdürmek. :

“Yağ satarım, bal satarım,

ustam öldü ben satarım.

Alacağına bulacağına,

bir kaşık ayran yarın sabah bayram…”

 

Belki de ev hanımısın. Hiç çalışmadın dışarda.

“Rahmetli babam…” diye başladığın anlatımlarda hep bir hayıflanma, bir gecikmiş sitem.

Bilgisayarın filan yok. Varsa da evin kızı kullanıyor.

Sana yazdığım bu mektubu hiç okumayacaksın. Benim kim ve nerede olduğumu hiç merak etmeyeceksin.

Ben uzaklardayım. Uzak neresi? Nereye göre uzak? Bilmiyorum.

Ama Türkiye’yi uzaktan seyrediyorum vefasız bir sevgilinin sararmış fotoğrafına bakar gibi.

Ben cinnet üzerine kurulu sırat köprüsünü geçtim.

Evimin bahçesi var. Bahçenin ağaçları..

Hem ergin, hem fidan… Ağaçlarda sincaplar..
Ağaçlarda kuşlar, envai çesit kuşlar.

 

Kuşlardan birisi şişman mı şişman.. Oyuncu bir kuş… Camları tıklatıyor gagasıyla..Kırmızı parlak tüylü. Yaz kış buralarda. İsmi yok, cinsi Kardinal… Şisman Kardinal Kuşu ve ben yuvarlanıp gidiyoruz sözgelimi.

 

Seninle tanışmayacağız hiç. Yine de türküler arasında ortaklaşa sevdiklerimiz vardır umudum.  Hüzünlüleri. Akşamüstüleri Yurttan Sesler Korosuyla ağır ağır melankoliyi oya gibi işleyen türkülerden.

 

Yağmur yağar amanın amann,

Her bucağı sel alır hey!

Gurbete gidenin yarın el alır vay!
Amanın aman  amman ,  al başımdan sevdayı hey!

Genç yaşımda amman, zindan ettin dünyayı hey!

 

Dinlerken beni hatırla..

Benim gibileri, senin gibileri. Merak edenleri.

Neden bu güzelim ülkenin iki yakası biraraya gelmiyor diye özü göğneyenleri.

Neden bu açgözlülük, bu… bu kardeş kavgası, bu güç kavgası.

Neden ölür, öldürür, öldürülür bebelerimiz.

Hangi aç kurtlar sofrasında verilir kararlar, mühürlenir fermanlar…

Sonra kanlı ellerde kadehler tokuşturulur “Memleketimizin geleceğine”

 

Gazetelerde okuruz… Banka mafyası;gümrük mafyası; gecekondu mafyası, ölüm mangaları, kaybolan İnsanlar, (Emin Çölasan efendiye göre kayıp değillermiş.Sadece saklambaç oynarlarmış. -sağım solum sobe, saklanmayan ebe- İnsan Hakları Derneği’nin halt yemesiymiş) işkence gören okul çocukları, sıtmalı hastanın ateşi gibi hiç düşmeyen enflasyon; iptidai, ehl-i cehl din tüccarları; onları bahane edip yalancı pehlivanlar gibi “Geliyorum haaa, varıyorum haaa.” diye nara atan cunta müptelaları, salon sosyalistleri, gardrop Atatürkçüleri, Hilton’da brunchlar.. “Halkımız çok cahil ayol..” “Böyle başa böyle traş” çıtkırıldım sohbetleri.

Kendimize  kahrederiz.

Sinirlerimiz hep bozuk. Sigara içeriz. (Ben sigara içmiyorum ama neden içildiğini biliyorum)
Sigaramın dumanı

Yoktur yarin imanı..

 

Yak bi cigara

Kül olsun dertler ucunda

 

Yine de güzel olan, aslolan seyler var hayatında senin.

Ailen. Akşam bir sofra etrafında iki lokma. Haberler televizyonda. Belki eski bir film.

Gregory Peck “To Kill a Mocking Bird”; Bogard “Casablanca”; Yul Bryner “ The Magnificient Seven”. Ah buna bayılırım işte. Nasıl yedi silahlı yankee gelip haydut Kalevera’nin elinden kurtarır zavalli Meksikalı rençberleri. Sonra Meksikalı ihtiyar çiftçi sorar gringo’ya; “Neden? Neden gelip hayatını tehlikeye attın bu garibanlar için”  Steve McQuin (bitanem) ona cevap olarak şu hikayeyi anlatır:

“Bir gün çırılçıplak soyunup, kendisini kaktüslerin üstüne atan bir kovboy gördüm. Neden bunu yaptığını sordum. ‘O an için iyi bir fikir gibi göründü bana’ diye cevap verdi.”

İhtiyar çiftçi gülüyor. Anladı. Ah ne filimdi o be.

Belki sen de sinema düşkünüsün benim gibi. Belki de aynı kuşağız. Belki Raj Kapoor, Nergis filmlerinde yatak çarsafı kadar mendilleri sırılsıklam ederdin açık hava sinemalarında.

 

Senin Bin yıllık yalnızlığın …

Bizim yalnızlığımız..

Anadolu’nun yalnızlığı.

Giderek büyüyen, içine çaresizlik katılan yalnızlık

 

Yiğit orta sınıfı Türkiye’nin..

Bir gün sana kulak verecek bu bezirgan siyasal düzen..

Vermek zorunda kalacak. İnan bana..

Yeter ki  sen sesini kaybetme..

Yeter ki inancını kaybetme.

Kendine, çocuğunun geleceğine ve bu belde-i kadımin gizli güçlerine olan inancını..

Türküler söyle umudunun kandili titrekleştikçe..

Türküler yalnızlığa iyi gelir..

Türküler geçmişten haber verir.

Gel beraber söyleyelim :

Ya da Karacaoğlan söyleşin, biz dinleyelim :

 

Bugün yardan haber geldi

Bir bi yandan bir bi yandan

Eğildim bir buse aldım

Bir bi yandan bir bi yandan

 

Güzel olanı severler

Yanaktan gül dererler

Kulakta mengüç küpeler

Bir bi yandan bir bi yandan

 

Şekerden şerbet ezerler

İnce tülbentten süzerler

Dürt yanım almış güzeller

Bir bi yandan bir bi yandan

 

Karacoğlan gel yanıma

Seni sarayım canıma

Dola kolların boynuma

Bir bi yandan bir bi yandan

 

Cevabını dört gözle bekliyorum..

 

Kal sağlıcakla.

20.03.2015 (Hale KORAY)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR