İYİ Kİ YAŞADILAR, İYİ Kİ YAZDILAR

İYİ Kİ YAŞADILAR, İYİ Kİ YAZDILAR

“Aslında hayat dediğin,

yaşayabildiğin kadar güzeldir.”[2]

 

Burada, Haziran’da yitirdiğimiz üç edebiyat çınarını anmak için bir araya geldik: Nâzım Hikmet, Orhan Kemal ve Ahmet Arif… Hasan Hüseyin’e “Haziran’da Ölmek Zor” dedirmişti biri… Üç devi birden anmak işimizi daha da zorlaştırıyor.

Ben edebiyat eleştirmeni değilim. Nâzım’ın, Ahmet Arif’in şiirlerini, Orhan Kemal’in romanlarını yazınsal ya da estetik açıdan değerlendirmek beni aşan bir iş olur. Öte yandan, üç çınardan hiçbirini yakından tanıma olanağım da olmadı; bu anlamda size aktaracak, birinci elden anılarım da yok. Ama üçünün de yaşamımda çok önemli bir yeri, bende büyük emeği var. Muhtemelen çoğunuz gibi kitapları cebimden hiç eksik olmadı yeni yetmeliğimde. Diyebilirim ki onlar benim öğretmenlerimdi; adları tüm öğrenim hayatım boyunca öğretmenliğimi yapmış herkesten daha çok aklıma kazınmış…

Belki de bu yüzden, bugün sizinle “edebiyat hayatımıza ne katar,” onu tartışmak istiyorum. Ama önce izin verirseniz bu üç devin yaşamları, yapıtları üzerinde birkaç kelam edeyim.

Nâzım’la başlayalım mı?

Yaşamına bir “paşa torunu” olarak başlayıp, 20’li yaşlarının başından ömrünün sonuna dek bir komünist olarak devam eden o dil ve yürek ustasını nasıl anlatmalı?

Selanik’te doğmuştu, 1902’nin 15 Ocak’ında… Devrimci fikirlerin, işçi hareketlerinin kaynaştığı Selanik’te. Dünyaya bakışı orada biçimlenmiş olmasa da, bu Doğu ile Batı’nın buluşma noktasını oluşturan bu devrimler kentinden illa ki ailesi aracılığıyla bir şeyler kalıtmıştır… “Aile” dedim; gerçekten de patlayıcı etkili bir kuşaklar karışımı: Polonya’dan 1848 ayaklanması sırasında Osmanlıya göçüp Osmanlı vatandaşı olan bir büyük dede: Konstantin Borzecki ya da Osmanlı paşası Mustafa Celaleddin… Yalnız bir asker değil, aynı zamanda bir tarihçi, bir araştırmacı… Dede, dilci ve eğitimci Hasan Enver Paşa… Anneanne yine bir başka Osmanlı paşası, Alman kökenli Mehmet Ali Paşa’nın (Ludwig Karl Friedrich Detroit) kızı Leyla Hanım… Anne, piyanosuyla, yaptığı resimlerle, sohbeti ve zerafetiyle herkesi büyüleyen güzeller güzeli Celile Hanım… Baba tarafından dede, Çerkes Nâzım Paşa. Ve baba matbuat umum müdürlüğü, Hamburg şehbenderliği (konsolos) yapmış Hikmet Bey…

Bir başka deyişle, işleri akışına bıraksa, dönemin fırtınalı koşullarında bile, aileden kalma malı mülkü satıp savarak tatlı bir rantiye yaşamı sürdürmek için her türlü olanağa sahip bir şecerenin çocuğu.

Ama şeceresinden “geçinecek” biri değil. Diyor ya, Peyami Safa’ya yazdığı şiirinde, “Ölüleri rahat bırak oğlum./ Rahat bırak uyusun benim de gidenlerim!/ Sen de bilirsin ki ben/ ne dedemden/ miras bekledim,/ ne babamdan şeref, şan!/ Hasep, nesep, kan, soy sop işinde yoğum./ Çünkü ne soyu sicilli bir buldoğum/ ne de tecrübelik bir tavşan./ Ben sadece ölen babamdan ileri,/ doğacak çocuğumdan geriyim,/ ve bir kavganın adsız neferiyim” diyecek kertede…

Belli ki Osmanlı’nın son demlerinde konaklarda, şarkılı-şiirli bir yaşam ona göre değil. Ama şiiri çocukluğunda kapmış. “Zamanın ruhu” ve gelip gidenlerin ateşli sohbetlerinin etkisi olacak, 11 yaşındayken yazdığı ilk şiirinin adı, ‘Feryad-ı Vatan’.

İlk şiirini 11 yaşında yazdıysa, ilk isyanını da 18 yaşında gerçekleştiriyor. 1920’de ailesinden habersiz, Milli Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçiyor. Ömür boyu yoldaşlığı sürdüreceği Vâlâ Nureddin ile birlikte… Anadolu hükümeti tarafından Bolu’da öğretmenliğe atanıyor. Ama bu noktada bir yerde, ip bir kez daha kopuyor. Osmanlı “paşa torunluğu” rantını reddeden Nâzım, bu kez de bir “milli mücadele kahramanı” olarak yaşamını bir mebus, kim bilir belki bir bakan, bir kültür ataşesi, ama her hâl ve kârda ünlü ve muteber bir “edebiyat adamı” olarak sürdürme, lise edebiyat kitaplarına “ateşli vatan şairi” olarak geçme olanağını da tepiyor.

Moskova’ya gidiyor. Yıl 1921: İhtilalin Moskova’sı. Bolşevik Parti’nin, yaşamı tepeden tırnağa eşitlikçi bir temelde yeniden örgütlemeye koyulduğu… İşçilerin, köylülerin fabrikalara, topraklara el koyup kendi örgütleri aracılığıyla yönetmeye koyuldukları… Yurttaşların “yoldaşlık”ta eşitlendiği… Kilisenin, havranın, caminin, Çar’ın, toprak ağalarının, sanayicilerin, bankerlerin, generallerin egemenliğinden kurtulmuş… Tarihe sıcağı sıcağına tanıklık…

Ve 19 yaşındaki Nâzım, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTUV) öğrencidir… Mustafa Suphi ve yoldaşlarının, Nâzım’ın Moskova’ya gittiği yılın 28 Kanunsani’sinde (Ocak) Kemalist klik tarafından Karadeniz’de katledilmesi, onun için nihaî kopuş momenti olmalı: “burjuva kemal’in omuzuna binmiş/ kemal kumandanın kordonuna/ kumandan kahyanın cebine inmiş/ kahya adamlarının donuna/ uluyorlar…” Bundan sonrası netti: “kanunisani 28/ karadeniz/ burjuvazi/ biz…

19’undaki tavrından yaşamı boyunca hiç vazgeçmedi, uzlaşmaya hiç yanaşmadı. Burjuva devleti de ondan asla haz etmedi…

1924’de Türkiye’ye dönerek Aydınlık dergisinde çalışmaya başlayacaktı. Ama dedim ya, burjuva devletinin indinde hiç “makbul” değildi artık. Hele ki TKP’nin 1925’deki gizli kongresine katıldıktan sonra! Bir şiirinden dolayı 15 yıl hapsini istedi savcı. Bir kez daha ver elini SSCB… 1928’de Af Yasası’ndan yararlanarak ülkeye döndü ve Sabiha-Zekeriya Sertel çiftinin yayınladığı Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. Bu dergide başlattığı “Putları Yıkıyoruz” kampanyası fazlasıyla ses getirdi, fazlasıyla tepki çekti: Abdülhak Hamit, Mehmet Emin (Yurdakul), Hamdullah Suphi, sivri kaleminin hedefleri arasındaydı: “azim ve milli” şairlerin kaleleri, şiire yeni bir dil, yeni bir soluk, ama aynı zamanda biçimlenmekte olan “burjuva cumhuriyeti”ne devrimci bir itiraz getiren bu genç ve coşkulu bir avuç edebiyat insanının yaylım ateşi altında ağır yaralar almaktaydı. Tepkiler gecikmedi: Cumhuriyet’in “resmî” edebiyatçıları yuvalandıkları Türk Ocakları’nı hem kalemleri[3] hem de sopalarıyla harekete geçirdi: bir grup gencin ‘Resimli Ay’ matbaasını basmasına kadar varacaktı işler…[4]

Bu arada TKP içindeki faaliyetleri de sürmektedir; tabii parti-içi mücadelelerdeki etkinliği de.

Ağır takibat altındaki TKP, 1929 yılından itibaren iç sorunlar ve hizipleşmelerle de yüz yüze kalmıştı, Nâzım Hikmet bu tartışmaların bir parçasıydı. 1929’da bir grup yoldaşıyla (Hamdi Şamilof, Emine Hanım, Seyfettin Osman, Şöför Süreyya, Zeki Baştımar…) düzenlediği muhalif “Pavli Kongresi”nde grup kendini merkez komite ilan edecek, Momintern’in merkezden yana tavır alması sonucu “Troçkist” damgasıyla Merkez tarafından Partiden ihraç edilecektir (1932). Ancak Nâzım ve yoldaşları bu kararı tanımayarak kendilerini “asıl parti” sayarlar. 1961’de kaleme aldığı “Otobiyografi”sinde o yıllardan şöyle söz eder: “Lenin’i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924’de/ 961’de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır/ partimden koparmağa yeltendiler beni/ sökmedi/ yıkılan putların altında da ezilmedim…

Nâzım Parti için faaliyet göstermeyi sürdürür; devlet de onu takibatı: 1933’de Gece Gelen Telgraf adlı şiir kitabında “halkı rejim aleyhine kışkırtmak”; ve “gizli örgüt kurup duvarlara bildiriler yapıştırmak suretiyle komünizm propagandası yapmak” suçlamasıyla hakkında iki dava açılır. Nâzım tutuklanıp Bursa cezaevine gönderilir. İlk dava Cumhuriyet’in 10. Yılı affı dolayısıyla düşerken ikinci ceza da indirime tabi tutulur. Ağustos 1934’de Nâzım yine dışarıdadır…

Parti faaliyetleri yoğun olarak devam etmektedir: TKP’nin Komintern’in tüm komünist partilerin sınıf mücadelesini arka plana itip faşizme karşı mücadeleyi öne çıkarma kararı gereği ülkede yürürlüğe soktuğu “CHP’yi destekleme” politikasına katıldığı, kurulan “Halk Cephesi”nde aktif görevler üstlendiği, İsmail Bilen’in Komintern’e sunduğu raporda belgelenmektedir.[5]

CHP ise TKP’nin bu “yumuşama” taktiğini pek de “sıcak” karşılamayacak, Alman faşizmiyle “flört”ün nişanesi, Nâzım’ın da tutuklandığı “1938 Harp Okulu Tevkifatı” olacaktır. Şiirlerinden etkilenen bir Harp Okulu öğrencisi, kendisiyle tanışmak üzere Nâzım’ın kapısını çalarlar. Nâzım öğrencinin polis tarafından gönderildiği kuşkusuyla Emniyet’e telefon açıp azarlar. Sonrası, kızılca kıyamet. Bu dava, Donanma’da öğrenciler arasında sol içerikli yayınların okunduğunun saptanması üzerine açılan davaya eklenecekti. “Kızıl tehlike”nin askeri okullara “sızma”ya çalıştığını düşünen egemenler, bir tutuklama furyası başlatırlar: askerî öğrenciler, Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Kerim Korcan… Nâzım Hikmet ise Harp Okulu davasından zaten tutukluydu… Yargılama Yavuz zırhlısında kurulan askerî mahkemede yapılır ve Nâzım Hikmet “orduyu isyana kışkırtmak”tan 13 yıla mahkûm olur. Bu ceza Harp Okulu davasından yediği 15 yıla eklenir; 28 yıl! Suç mu? Kitaplarının okunması... O tehlikeli kitaplar toplatılır, eşi-dostu polis takibatına alınır, adını (küfür ve hakaretler dışında) anmak yasaklanır…

Nâzım Hikmet 28 yılın 12 yılını muhtelif cezaevlerinde geçirecektir: Ankara, Çankırı, Sultanahmet, Bursa… Yaşamakta ayak direyerek: “Dünyadan memleketinden insandan umudun kesik değil diye/ ipe çekilmeyip de/ atılırsan içeriye/ yatarsan on yıl on beş yıl/ daha da yatacağından başka/ sallansaydım ipin ucunda/ bir bayrak gibi keşke/ demiyeceksin yaşamakta ayak direyeceksin./ […] Belki bahtiyarlık değildir artık/ boynunun borcudur fakat/ düşmana inat/ bir gün fazla yaşamak.

Kaldığı cezaevleri onun için birer okuldu: hem Kemal Tahir’i, Orhan Kemal’i, Balaban’ı ve diğerlerini yetiştirdiği hem de kendisinin cezaevlerindeki “kader mahkûmu” garibanlardan öğrendiği, ince, keskin ve derin gözlemler yaptığı birer okul. Bizlere ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ndaki o müthiş tiplemeleri kazandıran…[6]

  1. Paylaşım Savaşı Faşist Blok’un yenilgisiyle sonuçlanıp “demokrasi” söylemi ortalığı sarınca ülkenin iklimi de etkilenmezlik etmedi. Ancak yumuşayan “iklim”in Nâzım’ın durumunu etkilemesi bir hayli uzun sürdü: Bir yandan kendisinin ve avukatlarının, bir yandan da dönemin aydınlarının art arda giriştikleri kampanyalar, Meclis’e, Cumhurbaşkanı’na sunulan toplu dilekçeler, avukatlarının Nâzım’ın mahkûmiyetinin bir “adli hata” olduğunu kanıtlaması, BM danışma organlarından Uluslararası Hukukçular Derneği’nin girişimleri, yurtdışından aydın ve sanatçıların çabaları… İktidar mercilerine yağdırılan dilekçeler, mektuplar… Bütün bunların sonuçsuz kaldığını gören Nâzım Hikmet’in 8 Nisan 1950’de başladığı açlık grevi… Yetkililer sonunda telaşlanmışlardı.

Bu arada 14 Mayıs 1950’de seçimler yapılmış ve 30 yıla yakın süren CHP iktidarı sona ermişti. Nâzım dostlarının ve avukatlarının baskısıyla açlık grevine 19 Mayıs günü son verdiğini açıkladı. Kendini toparlayabilmesi için uzun bir süre Cerrahpaşa hastanesinde kalması gerekecekti.

O hastanedeyken Meclis DP hükümetinin çıkarttığı affın kapsamına Nâzım’ı sokup sokmamayı tartışıyordu. Bulunan “ara çözüm”, Nâzım’a ceza indirimi uygulanması oldu. 15 Temmuz’da tahliye haberini aldı.

Cezaevinden çıktıktan sonra da devletin soluğunu hep ensesinde hissedecekti: evinin önünde sürekli bekleyen cip, nereye gitse peşinden gelen polisler, yazdığı kitapların yayınlanmasının, oyunlarının sahnelenmesinin engellenişi… Ve nihayet Kadıköy Askerlik Şubesi’nden aldığı celp emri… 49 yaşında, yıllarca cezaevi, bir ayı aşkın açlık grevi ile harap olmuş bedeni ile Sıvas’ın Zara ilçesinde “er” olarak askerlik yapacaktı! Sunduğu kalp ve ciğer rahatsızlığı raporları görmezden gelindi…

Bu işin sonunun “hayırlı” olmadığı aşikârdı. 17 Haziran 1951 sabahı askerlik işini düzeltmek için Ankara’ya gittiğini söyleyip evden ayrıldı. 20 Haziran 1951’de Bükreş radyosu, büyük şairin Romanya’ya vardığını ilan ediyordu…

‘Rusya Devlet Sosyal Siyasal Tarih Arşivi’nde bulunan bir metin ilk kez gün ışığına çıktı; Nâzım Hikmet’in, 1951’deki yurt dışına çıkış hikâyesini en ince ayrıntısına kadar anlattığı metindeki bazı bölümler şöyle:

Hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra avukatımın adresine Paris’ten, Dünya Barış Komitesi’nden bir telgraf geldi. Beni İngiltere’de yapılacak Dünya Barış Kongresi’ne davet ediyordu. Türk makamları bana pasaport vermeyeceği için gidemeyeceğimi biliyordum. Aradan bir süre geçmişti ki, gerici Türk gazetelerinde bana karşı bir kampanya başladı. O dönem polis takibini artırdı.’

‘Bana pasaport verilmeyeceğinden emin olduğum için ve ev hapsinde bulunduğumdan, parti benim Türkiye’den kaçak çıkmamı kararlaştırdı. Kaçışımı örgütlemek için para gerekliydi. Londra’daki gizli adres sayesinde kendisine bildirilen Sabiha Zekeriya yoldaş vasıtasıyla bunu hâllettim. Dünya Barış Komitesi ile temasa geçtim ve Dünya Barış Ödülü’nden bana düşen paranın yarısını bu yoldaşa vermelerini, diğer yarısını adıma bir İsviçre bankasına yatırmalarını rica ettim. Partideki yoldaşlar daha büyük gizlilik için kaçışımı kendim örgütlememi kararlaştırdı. Kız kardeşimin bana çok bağlı olan, partiye sempati duyan ve polisin ve emniyetin hakkında bir şey bilmediği kocasıyla (Refik Erduran) kaçışımı örgütledik.

Saatte yaklaşık 25-30 mil sürat yapan bir sürat motoru almaya karar verdik. Bu sürat motoru çok pahalı ve bu tür tekneleri genellikle zengin çocukları ya da Amerikalılar kullandığı için, sahil koruma kuvvetleri onlardan daha az şüphelenmekteydi. 17 Haziran günü kaçmayı kararlaştırdım. Sık sık taksi değiştirerek Boğaz’a vardım. Eniştem motorla kimselerin olmadığı o yere geldi ve ben tekneye saklandıktan sonra motoru sürdü.

Boğaz’dan çıktığımızda Plehanov gemisiyle karşılaştık. Beni gemiye alırlarsa Romanya’ya gitmeye karar verdim. Almazlarsa Bulgaristan’a gidecektim. Bordadaki denizcilere yüksek sesle adımı söyledim. Denizcilerden adımı bilen bazıları kaptana kim olduğumu söylemiş. O Köstence’ye telgraf çekmiş ve muhtemelen oradan da Bükreş’e telgraf çekilmiş olacak ki, yaklaşık 1.5 saat sonra beni gemiye aldılar; eniştem geri döndü.

Ben Türkiye’den partimiz için önemli sorunları hâlletmek ve Dünya Barış Komitesi’nde aktif çalışmak için yurtdışına çıktım. Bu sorunları çözmek için Moskova’ya gitmek istiyorum. Eğer sorunları burada çözebilirsem, Bükreş’te kalırım. Kardeş partilerin ve Dünya Barış Komitesi’nin hizmetinde olacağım’...”[7]

Romanya’dan Moskova’ya geçen Nâzım Hikmet, 25 Temmuz 1951’de yurttaşlıktan çıkartıldı. O günlerdeki eşi Münevver Hanım ve o sıralar henüz bir bebek olan oğlu Memed ise polis takibatından kurtulamadı; Münevver Hanım’ın yurtdışına çıkmasına asla izin verilmedi…

Gittiği SSCB’nin gençliğinin ihtilalci coşkusunu yitirdiğini, eski dostlarının çoğunun “kaybolduğunu”, görmek, Stalin’in katı yönetimine Nâzım’ı düşkırıklığına uğratacaktı. Moskova’da yaşadığı sürece Barış çabasına verdi kendini; onlarca uluslararası konferansa katıldı, uluslararası nitelikte yazarlar, ozanlar, düşünürler, sanatçılarla dostluk kurdu. Kitapları yeryüzü dillerine çevrildi, şiirleri dilden dile bestelenip barış oldu, umut oldu insanlara. Bu arada hastalıklarıyla cebelleşti, aşık oldu… Önce 1952’de göğüs ağrıları nedeniyle üç ay boyunca tedavi gördüğü Barvikha Sanatoryumu’nda tanıdığı Doktor Galina Grigoryevna Kolesnikova’ya, ardından da 1955’te gittiği bir film stüdyosunda karşılaştığı “saçları saman sarısı” Vera Tulyakova’ya… Münevver ve Memed geride kalmıştı; İtalyan komünisti bir dostunun girişimiyle peşlerindeki polisleri atlatıp Ayvalık’tan yurtdışına kaçarak Polonya’da bile bu uzaklık giderilemedi…

Nâzım 3 Haziran 1963 günü Moskova’daki dairesinde kalp krizi geçirdiğinde, yanında “saman sarısı saçlı” Vera vardı… Onu Yazarlar Birliği’nin düzenlediği bir törenle Novodeviçiy Mezarlığı’na gömdüler.

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,/ - öyle gibi de görünüyor -/ Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni/ ve de uyarına gelirse,/ tepemde bir de çınar olursa/ taş maş da istemez hani...” vasiyeti yerine getirileceği günü bekliyor. T.C. devleti hakkında 1951 yılında verdiği “vatandaşlıktan çıkartma” kararını, tam da Nâzım’ın 100 doğum yıldönümü kutlamaları sırasında, 2002 yılında uygulayarak büyük şairi “kayıttan düşürdü”…

Adı ve şiirleri ölümünden sonra da yıllarca “yasaklı” kaldı. Yasak, ancak sosyalist blokun dağılması ve sosyalizmin güncel bir “tehlike” olmaktan çıkması üzerine korkusu bir nebze olsun hafifleyen burjuvazinin onu “evcilleştirme” girişimleriyle hafifleyecekti. Onu “ideolojisinden bağımsız olarak ‘büyük şair’” ilan edenler mi stersiniz (oysa Nâzım’ın ideolojisi ve şiiri nasıl birbirinden ayrılabilir ki? Onun ülkede ve dünyada kitlelere mal olmuş, en bilinen, en çok seslendirilen şiirlerinden hangisi komünist kimliğinden soyutlanabilir?); “aslında ateşli bir Türkçü, Atatürkçü, milliyetçi”ydi diyenleri mi; yoksa şiirini-kavgasını bir tarafa bırakıp salt aşklarına kafayı takanları, onu bir “zampara” derkesinde resmedenleri mi? Daha da trajiği: Nâzım’ın eserlerinin yayın hakkını bir banka, Yapı Kredi Bankası 200 bin dolara satın alarak, şiir, oyun ve romanlarını yayınlayacaktı.

Ama egemenlerin Nâzım alerjisi hâlâ tam iflah olabilmiş değil. Nâzım’ın telif haklarını alan Yapı Kredi, örneğin ‘Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’ romanında otuzun üzerindeki yeri değiştirerek ya da nokta işaretleriyle sansürleyerek yayınlamıştır.

“Kitapta sansürün iki ana nokta üzerinde yoğunlaştığını görüyoruz: İlki; Bolşevizm, Ekim Devrimi ve uluslararası komünizmle ilgili ifadelerin çıkartılması veya değiştirilmesidir. İkincisi ise; Türk egemen sınıflarının İstiklal Mahkemeleri, Suphilerin katli, Ermeni Soykırımı gibi tarihsel suçlarına dair anlatımlara, keza roman kahramanlarının işkencecilere, katliamcılara karşı sınıf öfkesi ifade eden sözlerine uygulanan sansürdür,” deniyor YKY’nin Nâzım’ın romanına uyguladığı sansür satır satır gözler önüne serilirken.[8]

Ve Nâzım, günümüzde, yani 2019 yılında da hâlâ yasaklara konudur. Örneğin benim bu satırları yazdığım günlerde Amasya’nın MHP’li belediye başkanı Taranta Babu oyununun sahnelenmesini “politik”(?) olduğu gerekçesiyle engellemişti,[9] okul kitaplarından sürgün edilmişliği, cezaevlerinde keyfi engellemelerle karşılaşması hâli de devam etmektedir…

 

Orhan Kemal

 

Nâzım Hikmet, cezaevlerini bir okul olarak görmüş ve kullanmıştır, dedim. Yetiştirdiği en iyi öğrencilerden biri de Orhan Kemal’di… Yolunun Bursa cezaevinde kesiştiği Orhan Kemal.

Çukurovalıydı Orhan Kemal. Ya da gerçek adıyla Mehmet Raşit Öğütçü… 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğmuştu. Rüştiye mezunu annesi Azime Hanım, öğretmenlik yapmıştı. Hukukçu olan babası, ateşli İttihatçılardan, Pozantı İstiklal Mahkemesi başkanlığı ve 1920-1923 arası milletvekilliği yapmış Abdülkadir Kemali Bey; Meclis’teki görevi sona erince Adana’da avukatlık yapmış. Ancak ikbal düşkünü biri olmadığı anlaşılıyor; genç Cumhuriyet’in yandaşlarına pozisyonlar dağıttığı bir dönemde, o muhalif olmayı seçmiş. 1930’da CHF’ye karşı Ahalî Cumhuriyet Fırkası’nı kurmuş, Ahalî gazetesini yayınlamış. Ancak bu “çok partili dönem” kısa sürecek, Serbest Fırka’nın kapatılmasıyla birlikte Ankara İstiklal Mahkemesi kendisine bir daha muhalefet etmeyeceğine dair senet imzalatacak, gazetesi de yasaklanacaktır. Tutuklanacağına ilişkin duyumlar üzerine, 1930’da ülke dışına çıkar ve sekiz buçuk yılını Beyrut, Şam, Halep ve Kudüs’de geçirir. Abdülkadir Kemali Bey Türkiye’ye 1939’da dönebilecektir.

Abdülkadir Kemali Bey, çok geçmeden ailesini yanına aldırır, Azime Hanım’ın bileziklerini bozarak Beyrut’ta bir lokanta açarlar. Orhan Kemal’in eğitimi yarım kalmıştır; zaten pek okuyası da yoktur. Lokantada garsonluk; matbaa işçiliği yaparak ailesine destek olur. Sosyal adaletsizlikler ve eşitsizlik üzerine ilk hayat dersini, aşık olduğu bitişikteki çikolata fabrikasında çalışan Rum kızı Eleni’den bu sırada alır: “Bir gün Eleni’ye ayağımdaki eski pantolondan utandığımı söyledim. ‘Sen ne utanıyorsun, zenginler utansın. Aldırma böyle şeylere, boşver’ dedi. Bendeki ilk sosyal uyanış galiba bu Rum kızı ile başladı.” Ne ki, bu aşk uzun sürmeyecektir. Eleni işten çıkartılır, birbirlerini kaybederler.

Zaten Orhan Kemal de 1932’de Adana’ya döner. 18 yaşında, umur görmüş bir ailenin oğlu olarak ekmeğini taştan çıkartmak zorundadır; çırçır fabrikasında işçilik, dokumacılık, katiplik, ambar memurluğu… Hasılı, ne iş olsa yaparak kazanır hayatını. Ve kitap okur. Bol bol… Giritli’nin Kahvesi’nde edindiği bilinçli işçi arkadaşlarıyla üzerinde tartışacağı kitaplar… İşçi arkadaşlarıyla, özellikle de İsmail Usta ile sohbetleri, adım adım sosyalist kimliğini biçimlendiriyordu.

Ama aşk da vardır hayatında. Milli Mensucat fabrikasında ambar memurluğu yaparken tanıştığı gencecik göçmen kızı Nuriye’ye kaptırmıştır kendini. “… Adam sen de… Ben yirmi iki yaşındayım, sevgilim on dördünde… Sarhoşum ve dünyada yalnız ona aşıkım…”

1937’de evlendiler. İlk kızları Yıldız dünyaya geldi. Ne ki saadet uzun sürmeyecektir. 1938’de, Niğde’de askerliğini yaparken “yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana kışkırtma” gerekçesiyle tutuklanıp beş yıla hüküm giydi (1939). Ne mi yapmıştı? Maksim Gorki ve Nâzım’ın kitapları yakalanmıştı üzerinde!

Bu ülkede her muhalif yazar-çizer, sanatçı-aydının neredeyse mukadderatı olan cezaevleriyle tanışıklığı böyle başladı: Kayseri, Adana ve sonunda, Nâzım’la tanışacağı Bursa. Tahliye olduğu 1943’e dek, 3.5 yıl birlikte yattılar Nâzım’la Bursa cezaevinde. Ondan derinlemesine etkilenmiştir; kendisine cezaevinde felsefe, sosyoloji, Fransızca, siyasetbilim dersleri veren de odur, şiirdense öykü-roman yazmaya yönlendiren de[10]. Tahliye olacağı gün Nâzım için yazdığı şiire bakacak olursak, koca şairin tutumundaki isabet anlaşılır:

“Evet/ Demek/ Demek üç gün sonra/ Evet/ Senin dediğin/ “Komik ve tatlı/ HÜRRİYET!”/ “Canım efendim/ Üstadım benim!”/ Beton, demir ve tozlu ampulleri bırakmak birtakım insanlara!

Evet/ Bu hürriyet,/ Kampana, kilit gıcırtısı ve gardiyanlar/ Bütün bu şeyleri geride/ bırakabilmek hasreti!/ Fakat/ Sana mavi göklerin altından bakmak/ Seni hapishanede bırakmak!/ Demirsiz ve kilitsiz,/ Ampulleri tozsuz/ Ve gardiyansız/ Bir başka nevi hapishanede ben./ Senin dediğin hürriyet/ KO-MİK!/ Trenler gelir, gider/ İstediğin caddeye düşürebilirsin gölgeni… (…) Hangi hürriyet?/ Geç efendim,/ İlahi üstadım benim.”

Bursa cezaevine kötü bir şair adayı olarak giren Orhan Kemal, cezasını tamamladıktan sonra iyi bir yazar olarak dönecektir Adana’ya. İlk öyküleri, Nâzım’ın girişimiyle Kemal Sülker tarafından Orhan Kemal adıyla İkdam’da yayınlanmıştır. Adana’ya döner… Kalbinin yarısını, koğuş arkadaşının yanında bırakarak: Unutabilir miyim seni?/ Dünyayı ve insanlarımızı sevmeyi senden öğrendim/ Hikâye şiir yazmayı/ Ve erkekçe kavga etmeyi, senden!

Kendi deyişiyle, “yüreğinin büyük bir parçasını hapishanede bırakıp hapishanedekilerin dostluklarını evine götür”dükten sonra da medar-ı maişet motorunu döndürmek için pek çok işe girdi: amelelik, sebze nakliyeciliği, Adana Verem Savaş’ta katiplik… Bu arada doğan oğluna Nâzım adını verecektir. 1945’de Çorum’a sürgün gönderildi, işsiz ve parasız geçen bir yıl.

1950’de ağır geçim sıkıntısı nedeniyle Nuriye hanım ve üç çocuğuyla birlikte İstanbul’a göçerler. Ama yoksulluğa İstanbul da deva olmayacaktır:

“… 1953 kışı… Vakit gece… Nuriye’yle çocuklar her zamanki örtülerinin üzerine evde ne kadar battaniye, kilim varsa almış, birbirine sokularak uykuya geçmişlerdi. Ben uyanık, yalnız o gece değil, günler, haftalar gözüme uyku girmiyor… Ufacık, kutu gibi iç içe iki odada oturuyoruz. Aylık kira otuz mu, kırk mı ne? Bu parayı bile ay başı gelince veremiyorum. Kimi zaman iki, üç ay borcum oluyor… Çocukların ayağında ayakkabıları yok. Palto falan lüks bizim için. Evin reisi kim, ben. Ama cepte dolmuş, otobüs, tramvay parası yok. Soba, odun kömür hak getire. Bu işlerin altından nasıl kalkacağım? Adana’dan İstanbul’a gelişime bin pişmandım ama kalsaydım ne olacaktı… Beni işimden çıkartmışlardı. Göçmek zorundaydım.”

Oysa romanları birbiri ardısıra yayınlanmaktadır: Adana’dayken yayınlanan otobiyografik üçlemesi ‘Baba Evi’, ‘Ekmek Kavgası’, ‘Avare Yıllar’ın ardından İstanbul’da ‘Murtaza’, ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’, ‘Dünya Evi’, ‘Hanımın Çiftliği’, ‘Arka Sokak’…

Romanları ona ekmek yedirmez… Ama İstanbul savcısının dikkatini çekmesine vesile olur. Mahkemede yargıç sorar: “Neden hep işçileri, fakir-fukarayı anlatıyorsun? Bu memlekette iyi yaşayanlar, zenginler yok mu?” Cevap, bir tokat gibidir: “Ben gerçekçi bir yazarım. En iyi bildiğim konuları alırım. Varlıklı yurttaşların yaşayışlarını bilmiyorum, nasıl yaşadıklarından haberim yok.” Karar, beraattır.[11]

İstanbul’daki edebiyat yaşamına film senaryoları ve oyunlar da eklenir. Ve bir son aşk: ‘Bir Filiz Vardı’da anlattığı Filiz (asıl adı Ülkü) sıkça uğradığı bir kitabevinde çalışan 17 yaşında bir kızdır. Tutku… Birlikte ev tutarlar. Ancak eşin dostun ağır eleştirileriyle yarım kalır bu aşk. Orhan Kemal Nuriye Hanım’a döner.

Yorulmuş, yıpranmıştır: 1969’da İstanbul’da kendisini yoklayan kriz, 1970’te eşi Nuriye Hanım’la beraber Bulgar Yazarlar Birliği’nin daveti üzerine gittiği Sofya’da bir kez daha yakasına yapışır. Alel acele kaldırıldığı Sofya Hükümet Hastanesi’nde durumu giderek kötüleşir. Doktorlardan istediği bir kağıda son sözlerini yazar:

“… Eşe dosta selam… İnandığım doğruların adamı oldum, böyle yaşadım, karınca kararınca bu doğruların savaşını daha çok sanatımda yapmaya çalıştım, kursağıma hakkım olmayan bir tek kuruş dahi girmemiştir…”

Orhan Kemal 2 Haziran 1970’te saat 21:15’te 56 yaşında hayata gözlerini yumdu. Ölümü istediği gibi oldu: “İnsan dediğin cart diye ölmeli, altına oturak falan sürülmeden… Her şey birdenbire olmalı… Böyle ölmek isterim… Kimseye muhtaç olmadan…” 

Geride Çukurova’da ırgatları, toprak ağalarını, ırgatbaşıları, çırçır işçilerini, patronlarıyla kavgalarını, vazifesine gözü kapalı bağlı bekçileri, katipleri, kentin arka mahallelerine sıkışmış küçük insanların yaşamlarını, özlemlerini, mahkûmları, taşra eşrafını, küçük memurları, velhasıl sıradan, ezilen, “küçük” insanları anlattığı yüzlerce öykü, onlarca roman bıraktı… Ancak Bursa cezaevinde Nâzım Usta’sından aldığı şu öğüdü hiç yere düşürmedi: “Kederli, mahzun, acılı olmak için sebepler mevcuttur, fakat ümitsiz olmak için tek bir sebep mevcut değildir. 

Aman evladım, kendini bundan sakın, daha acı, daha mahzun ol, fakat sevincin ve ümidin pırıl pırıl parlasın. İşte bu kadar.”

Onun edebiyatını anlamak için iyisi mi, sözü ona bırakmalı:

“Hayatımda benim köy problemim var. Yani babam çiftçilik yapıyordu. Ama çiftlik işletiyordu, çiftlik beyi idi. Ağasıydı. Çocukluğum böyle geçti. Bir takım intibalar almışım çocukluğumda, bilmeyerek. Gün geldi, zaman geldi, yurdumu, insanlarımı sevdiğimi anladım. Yurdumun kalkınmasını, gelişmesini, batı ülkeleri ayarında ülkeler seviyesine çıkmasını istiyordum. Bu neden olmuyordu? Nedenlerini, niçinlerini aradım. Bunu aramak beni bir takım sosyal problemlerle karşılaştırdı. Bu sosyal problemlerin daha köklerine inerek, gördüm anladım ki, ülkemde de bütün geri ülkeler gibi istismar hâdisesi var. Peki bu ne olacaktı? Bu, büyük bir haksızlıktı... Bu haksızlıkla savaşmak için kendimde hazırlık mı buldum, gücüm yettiği kadar bunu belirtmek mi istedim? Bilmiyorum nereden geldiğini... Memleketimin insanlarının kalkınmasını, refahının yükselmesini istedim...

“Evet, belirtiyorum. Ben, gerçek milliyetçi, yurdunu seven bir insan sıfatıyla, memleketimin kalkınmasının gerekleri üzerinde fikir yordum. Fikir yormakla da kalmadım. Bu tip romanlar yazmakla fiilen mücadeleye katılmış oluyorum... Karınca kararınca...

“Sanatçı, istediği anda sıradan insanları ağlatabilen, güldürebilen, öfkelendirebilen insandır. Fasarya insan değil. (...) Yirminci yüzyılın problemi yok mu, bana öyle geliyor ki, ondokuzuncu yüzyılın kültürü, gerçek yazara, gerçek ondokuzuncu yüzyıl romancısına ne kadar ışık tuttuysa, yirminci yüzyılın romancısına yirminci yüzyılın kültürü bire on nisbetinde ışık tuttu. Artık, onda bir nisbetinde olan ışıklar üzerinde değil de, yirminci yüzyılın o daha büyük objektiflerle romancıya verdiği imkânlardan faydalanarak, Balzac’ları, Dostoyevski’leri, falanları -evet büyük, devirlerinde çok büyük sanatçılar- bir tarafa bırakın. Onların meselelerini de bırakın bir tarafa... Çünkü artık onların meseleleri ilim hâline gelmiş; onlar belki takribi konuşuyorlardı, kontrol ediyorlardı bu işleri... Bir insanın sefaleti nereden geliyor? Artık çağımızda, insanın sefaletinin nereden geldiğini biliyoruz. Bunun üzerinde durmağa ihtiyacımız yok. Dostoyevski’nin devrinde psikiyatri, Freud yoktu. Bugün var. Balzac’tan, Dostoyevski’den çok daha ileri, çok daha mücehhez durumdayız. Balzac’lar, Dostoyevski’ler, büyük romancılar olmakla beraber, artık onları bir kenara bırakıp, bizi XX. yüzyılın büyük romancısı yahut gerçek romancısı olabilmeyi, bu problemi, araştırmak durumundayız. Bana öyle geliyor; belki yanılıyorum...

“... Çok iyi bildiğim insanları mümkün olduğu kadar işlemek... Ama bunu isterken bende hâkim olan unsur şu oluyor: Peki niçin yazıyorum ben bunu? Ben bu gurbetçi işçileri seviyor muyum? Acıyor muyum onlara? Yoksa bunların iptidailiğine, cahilliğine, kepazeliğine kızıyor muyum? E, şöyle bir kendimi yokladığım zaman, acıyorum. Hattâ Tahir Alangu -Kemal Tahir’le müşterek dostumuz Tahir Alangu- beni bir romanımdan dolayı böyle suçladı: ‘İnsanlara acıyor yahu! Bırakmıyor, bakalım insanlar ne olacak?’ Ne olacak? O, suçlu, düşecek, sefil, perişan düşecek, şunu yapacaklar, bunu yapacaklar...

E, ben buna tahammül edemedim. Edemiyorum yani... Çünkü onu ben, kendi çocuğum, kendi evlâdım yerinde görüyorum, istemiyorum yumruklanmasını, parçalanmasını, ezilmesini... Buna tahammül edemiyorum. Tahir Alangu orada haklı, insanlığının... Yani dünyalarının yıkılmamasına... Dünyalar sözünü, bir parça şey olarak söylüyorum, dünya bir tane, malûm, değil mi? Fakat yüzyıllar boyunca gelip geçen insanları kasdediyorum. Yıkılmaması insanın sağduyusundan geliyor. Ben de biliyorum insan, yer yer rezil, kepaze, âdi. Her rezalet onda mevcut. Ama buna karşılık, buna rağmen insan mahvolmuyor. Yıkılmıyor, fakat yıkılan bir yerden diriliş...

Yeni bir ayaklanış, yeni bir kültür yükseliyor, Arap medeniyeti yıkılmış, yerine Roma bilmem nesi çıkmış; Roma yıkılmış yerine bilmem ne çıkmış olduğu gibi... Bunu daha basite, daha sadeye irca edersek bir lâf vardır, bu da basma kalıp bir lâftır aslında ama, nefsimde tecrübe ettiğim için söylüyorum, örnekler de verebilirim - insanın, insanın en kötüsünün, en fenasının bir tarafı, bir yanı iyi. Yani adam, yüzde seksen fena da. yüzde yirmi iyi; yüzde doksan kötü de yüzde on iyi bir tarafı var... Bir yanı var insanın. E, bunu hayat boyunca denedim tecrübe ettim, insanın sahiden iyi bir yanı var. Yani insan şu: Mesela, hırsızlıktan mahkûm adam. “Hırsız” dediğin zaman kızıyor. Yani hırsızlığı kötü bir şey olduğunu bile bile yapıyor. Efendim, affedersiniz ‘Puşt’ dediğin zaman kızıyor; ama puştluğunu yapıyor pekâlâ, ben de biliyorum puşt dediğin zaman kızıyor.

İşte insanlığın en iyi tarafı bence bu oluyor. Kötü bildiğin şeyleri elinde olmayan sebepler dolayısıyla şey yapsa bile, onun fena olduğunu bilerekten, ona karşı koyuyor ve ondan yana olmuyor, yani iyilikten yana oluyor. Ve neticede şuna vardım: İnsan, doğal olarak fena değil, kötü değil. Onu toplumun sosyal şartları kötü yapıyor. Hırsız yapıyor, katil yapıyor. Eşkıya İskender yapıyor, efendim şunu yapıyor, bunu yapıyor...”[12]

 

Ve Ahmet Arif

 

Coğrafyamızın sosyalist gerçekçi edebiyatının Kürt ayağını oluşturanlardan biri, en önemlilerden biri, hiç kuşku yok ki ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’i 1970’li yılların devrimcilerinin kuşandıkları filinta olmuş Ahmet Arif’tir…

Nâzım ya da Orhan Kemal’in tersine, “tek kitaplı”dır: ama ne kitap! Kuşaklar boyu dinamit etkisi yaratmış zihinlerde. Dağlarda, fabrika işgallerinde, boykotlarda, mitinglerde arka cepte taşınmış her daim, yürüyüşlerde yüksek sesle terennüm edilmiş, çay bahçelerinde sevgilinin kulağına fısıldanmış, mahpuslukta koğuş duvarlarına kazınmış, sıkıyönetimlerde gazete kaplanarak dolaşmış vapurlarda, kütüphanesinde bulunduran tutuklanmış, işkencelere uğramış…

27 Nisan 1927’de sekiz kardeşin en küçüğü olarak Diyarbakır’ın Hançepek mahallesinde dünyaya gelmişti Ahmet Arif, ya da kütükteki adıyla Ahmet Hamdi Önal. Babası Mahmut Remzi Paşa’nın oğlu, Kerküklü Arif Hikmet. Nahiye müdürü… Ailesi devlet göreviyle Rumeli’nden gelmiş Kerkük’e. Anası Erbil Kürdü, o iki yaşındayken hayata gözlerini yuman Sare Hanım. Şeyh Abdülkadir Cibrali’nin torunu. Ancak anasını bilememiş. Babasının dördüncü eşi, komutanı Sabri Bey’in kızı Bingöl’lü Arife Hanım analık etmiş ona.

Memur çocuğuydu, Kürt coğrafyasında oradan oraya atanan babasının peşinde geçti çocukluğu: İlkokulu Siverek’te, ortayı Urfa’da, liseyi yatılı olarak, ağabeyinin memurluk yaptığı Afyon’da… Mezuniyeti ise Diyarbakır Lisesi’nden olacaktı.

Bu gezginlikten dört dile hâkimiyet kaldı: Arapça, Kürtçe, Zazaca ve Türkçe… Bu dillerden herhangi birini konuşurken hangisinin anadili olduğunu saptamak zordu…

Hassas ama inatçı, kavgacı bir çocuk[13]… Kendini bildi bileli şiir okuyup yazan… İlk şiiri orta öğrenim yıllarında bir derleme dergisinde yayınlandı (1940).

Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Riva’da askerlik ve üniversite yılları: 1947’de Ankara DTCF’nde felsefe bölümüne yaptırmıştı kaydını. Hemen de çok sayıda TKP’li gencin faaliyet gösterdiği Türkiye Gençler Derneği’ne üye oldu. Ertesi yıl, Merkez Bankası’nde memuriyete başladı. Hem çalışıp hem okuyacaktı… ama olmadı. Gözaltına alındı.

Neden mi? Bir şiir yazmıştı. İtalyan Komünist Parti genel sekreteri Palmiro Togliatti’nin öldürülmesi üzerine bir şiir… Şiir polisin eline geçti. “Şair çetesi” açığa çıkmıştı! Enver Gökçe, Mehmet Kemal gibi genç edebiyatçılar Hacı Bayram’daki işkence merkezinde ağır işkencelerden geçirildi. Ahmet Arif’i yarı-ölü tellerden aşağı bıraktılar. Sabah temizlik işçileri buldu onu. Yerde hurdahaş yatarken sokak köpekleri gelip koklamışlardı. “Ya öldü sanıp beni yerlerse!” diye korktuğunu aktarır.

Bir sonraki tutuklanması ise antikomünizmin dizginlerinden boşaldığı 1951’de oldu. Şu mahut “1951 Tevkifatı”. Yine bir şiirden: Orgeneral Muğlalı’nın 1943 yılında Van’ın Özalp ilçesinde sorgusuz sualsiz infaz ettirdiği otuzüç Kürt için yazdığı ‘Otuzüç Kurşun’ şiiri nedeniyle… Ancak artık “müseccel komünist” olarak geçmişti polis kaydına. Bu kez İstanbul’da, Sansaryan Hanı’nda geçirilecekti “tezgâh”tan. Dokuz gün boyunca, aralıksız… Ölmeyi istetecek kadar. Bileklerini kesti… Ölmedi.[14] Ama babasının ölüm haberini, içerideyken aldı…

Enver Gökçe, Mübeccel Kıray, Arif Damar, Ruhi Su, İlhan Başgöz, Orhan Suda, Halim Spatar, Behice Boran, Şükran Kurdakul, Nejat Özön, Vedat Türkali, Arslan Kaynardağ, Kemal Bekir, Muzaffer Arabul, Selçuk Uraz, Sadun Aren gibi dönemin aydınlarıyla birlikte yargılandığı davadan mahkûmiyet çıkacaktır.

Otuz sekiz aylık mahpusluktan sonra 7 Ekim 1954’de nihayet özgürlüğüne kavuştuğunda, memuriyet kapısı kendisine kapanmıştı. Tabii öğrencilik de…

Hakkında ayrıca Urfa’da sekiz aylık denetim cezası da bulunuyordu. Bir dilekçeyle bu cezayı doğduğu kente, Diyarbakır’a aktardı. Bir kiremit fabrikasında çalışmaya başladı.

O yıllarda sırılsıklam aşıktı: İstanbul’lu isyankâr, deli dolu bir şair kadına. 1954-59 arasında durmadan mektup yazar, aşkına sade bir arkadaşlıktan öte yanıt vermeyen, üstüne üstlük bu süre içerisinde evlenen Leyla Erbil’e.

Denetimli serbestlik süresinin sonunda, Ankara’ya döndü. Öncü ve Halkçı gibi gazetelerde düzeltmenlik, teknik sekreterlik gibi işlerde çalıştı. Ve tabii şairlik mesleğine devam etti.

Evlendi de… 1967’de Aynur Hanım’la… 1972’de doğan Filinta’nın annesi…

Yaşamının geri kalan kısmı, Ankara’da geçecekti. Orada da öldü. 1992 yılının 2 Haziran günü, yalnız yaşadığı evinde, kalp krizinden. İlk kez 1968’de yayınlanan, şiirlerini topladığı kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim’in onlarca kez baskı yaptığını görerek.

“Neden tek kitap?” diye sorabilirsiniz. Nitekim “tek kitapla şair olunmaz,” diyenlere, “Peygamber olunuyor ama,” yanıtını verdiği aktarılır.

Titiz olduğu söylenir. Şiirlerini yıllarca bekleterek damıtacak kadar da sabırlı. Gerçekten de imbikten geçmiştir şiirleri: öfkenin, acının, sevdanın imbiğinden. Bireysel sevdaların olduğu kadar, ezilen bir halkın, zulüm görmüş yoksulların tarihinin imbiğinden.

“Ben, sessiz ve derin bir halkın çocuğuyum. Yalnız sessizlik değil, genel olarak korkusuzluk da halkımın en belirgin özelliği. Buna diretme ve başkaldırmayı da eklemek gerek. Ancak böylece kestirip atmak, salt ırkçıların hoşlanacağı bir bağnazlık olur. Evet, bu korkusuzluğu, soya çekim yasalarından çok, devrimci öğreti, devrimci bilinç ve kavga koşullarına borçluyum,” diyordu kendisi…

 

İyi ki Yaşadılar, İyi ki Yazdılar

 

Farklı yılların Haziran ayında aramızdan ayrılan bu üç edebiyat devinden o kadar çok şey öğrendik, onlara o kadar borçluyuz ki…

Kendi adıma, 12 Mart’ın o çok şeylere gebe suskunluğunda devrimci bilincimin uyandığı o 6 Mayıs 1972 gecesi, “nasıl olur da ilkokul birinci sınıftan beri bizlere ‘babamız’ belletilen, şefkatinden, sevgisinden, kollayıcılığından dem vurulan devlet üç tane gencecik insana karşı böylesine insafsız, böylesine intikamcı davranır?” sorusunun yanıtlarını ararken ilk müracaatım Nâzım’ın şiirlerine oldu.

Kitapları yasaklıydı o sıralar. Gazete kağıdıyla kaplı, ya da kapağı değiştirilmiş nüshaları, ağabey-abla kuşağın cezaevlerinde olduğu bir dönemde kendi yollarını el yordamıyla açmaya çalışan yeni yetme asiler arasında elden ele dolaşıyordu. İlk kez Nâzım’ı okudum; bulabildiğim bütün kitaplarını okudum. Çocukluktan yeni yeni çıkmaya çabalayan zihnim, allak bullak olmuştu; Şeyh Bedreddin, Yugoslav partizan Tanya, önüne düştüğü devrimde gücü yetmediği için kendini öldüren Hintli devrimci Benerci; karısı Taranta Babu’ya yazdığı mektuplarından faşizmi tanıdığım Habeşi delikanlı, İkinci Dünya Savaşı’nı kısa dalga radyolardan izleyen Cevdet Bey… Anadolu devrimci hareketleri ve yirminci yüzyıl tarihi, tarih kitaplarının bize anlattığından çok farklı bir açıdan, sıradan, ezilen insanların ve dünyayı değiştirmek isteyen devrimcilerin bakışından gümrah, coşkulu, rengarenk bir dille sayfa sayfa açılıyordu önümde…

Hayat zalimlerin, sömürenlerin, soyluların, zenginlerin, egemenlerin değil de Hiroşima’da saçları tutuşan yedi yaşındaki kız çocuğunun, saat 15.45’de Haydarpaşa’dan kalkan katarla Ankara’ya nakledilen komünist mahkûmlar Halil, Fuat ve Melahat’in, Atlantik Okyanusu’nun dibinde şaşkın yatan küçük Nazi askeri Hans Müller’in, iki yakasını bir araya getirmeye çalışan tesviye ustasının… gözlerinden bakıldığında bambaşkaydı. Nâzım yoksulluğu, sömürüyü, mahpusluğu, grevleri, kavgayı, yoldaşlığı, tutkuyu, ihaneti, ölümü… velhasıl bütün veçheleriyle hayatı anlatırken benim ve kuşağımın dünya görüşünü zenginleştiriyor, kuramsal kitapların kuru kuruya ifade ettiklerini ete kemiğe büründürüyordu. “Emekçilerin ürettiği artı değere kapitalist sınıfın el koyması” Nâzım’ın tornacılarının, tesviye ustalarının, gündelik ve canlı deneyimleri üzerinden okunduğunda, soyut, soğuk ve uzak bir görüngü olmaktan çıkıyor, elle tutulur, acıtan, öfkelenilen bir yaşanmışlığa dönüşüyor, insanın bilincine nakşoluyordu.

Clifford Geertz, yaşanan hâller için “deneyim-yakın”, bunları soyutlayarak kategorileştiren nesnel/ bilimsel anlatılar için “deneyim uzak” kavramlarını kullanır. Nâzım bizim kuşağın beyninin bütün kıvrımlarını zorlayarak okumaya çabaladığı Marx’ı ve Engels’i “deneyim-yakın” kıldı; sosyalizmi tahayyülü zor, soyut, ideal, mucizevî bir ihtimal olmaktan çıkartıp, “yârin yanağından gayrı her yerde, her şeyde, hep beraber”lik hâline dönüştürdü…

Ve Orhan Kemal… Çukurova’nın ırgatları, ırgatbaşıları, toprak ağaları, çırçır fabrikası işçileri, ustabaşları, patronları, mirasyediler, küçük memurlar, trahomlu çocuklar, artist olmayı düşleyen genç kızlar, kraldan çok kralcı bekçiler, İstanbul’un arka sokaklarında ekmek kavgası insanları… büyük dostluklar, büyük sevdalar, küçük kalleşlikler… ile sosyoloji ve psikolojiyi bir kalemde birleştirerek “sınıf” görüngüsünü öğretti bize. Onun kalemiyle Türkiye’de sınıflar yaşayan bireylerde bedenleşip gözlerimizin önünde canlandılar. Sosyoloji anlam kazandı; sınıflar mücadelesi gündelik yaşamın dokularına nüfuz etti. Toprak ağalarıyla ırgatların, işçilerle patronların yalnızca isyan bayrağının açıldığı o müthiş ve nihai anda değil, sömürülenlerin ekmek kavgasının her momentinde, ama örtük ama açık çeşitli biçimlerde karşı karşıya geldiğini öğrendik.

Ve Ahmet Arif… adı, dili, tarihi velhasıl mevcudiyeti yasak halkla tanıştırdı bizleri şiirleri aracılığıyla. İsmail Beşikçi’nin kitapları, İbrahim Kaypakkaya’nın düşünceleri onu şiirleriyle rezonansa girdiğinde, ürkütücü bir “yokluğu” tiksinti verici bir “inkâr”ı belirginleştiriyordu gözlerimizin önünde. Adı yalnızca küfür mahiyetinde anılan, bunu dışında ayrı bir ulus, ayrı bir etnisite, ayrı bir dil ve ayrı bir tarih olduğu her daim inkâr edilen ve çok lazım olduğunda “Doğulu” diye geçiştirilen Kürt gerçekliği, henüz örtük bir biçimde de olsa, onun dizelerinde canlandı, biçimlendi. Şifre buyurduğunda bir paşa, sorgusuz sualsiz infaz edilen kaçakçılar, sokakları “Vatandaş Türkçe konuş” afişleriyle donatılmış kentler, doğduğunda “töremiz budur” diye üç gün meme verilmeyen bebeler, “ağzı var dili yok Diyarbekir kalesi”, bıyıkları donduran soğuklar, kar suyundan demlenen çaylar, künyeye kazılı namus… Suskun, ağır, parçalanmış bir tarih… Sözcüklerin, insanı büyüleyen betimlemelerin ardına gizlenmiş, selamlıyordu bizi… Daha bir şevkle sarıldık İsmail Beşikçi’nin kitaplarına…

Velhasıl, bu üç komünist yazar, bizlere sömürücülere öfke duymayı, ezilenlerden yana saf tutmayı, onura herşeyin üzerinde değer vermeyi, dayanışmanın, paylaşmanın güzelliğini bellettiler. Sosyalist olabildiysek, üzerimize duvarlar yıkıldıktan sonra da devrimci kalabildiysek, tövbekâr olup, makam-ikbal dilenmediysek, bu büyük ölçüde onlardan edindiğimiz komünist ahlâk sayesinde oldu.

Benim kuşağım onlara çok şey borçlu…

Çocuklarınızın mutlaka okumasını sağlayın, Nâzım Hikmet’i, Orhan Kemal’i ve Ahmet Arif’i…

 

18 Mayıs 2019 20:34:32, İstanbul.

 

N O T L A R

[1] Bir-Kar İşçilerin Birliği, Halkların Kardeşliği Platformu’nun 2 Haziran 2019’da Frankfurt’ta düzenlediği Nâzım Hikmet, Orhan Kemal ve Ahmet Arif’i anma toplantısında yapılan konuşmanın metni… Kaldıraç Dergi, No:216, Temmuz 2019…

[2] Can Yücel.

[3] “Bu salyalı dişler sıra ile Abdülhak Hamid’e, Ahmet Hâşim’e ve Falih Rıfkı’ya karşı da aynı gayz ile hırladılar. …Karşımızdakiler kimlerdir? Bolşevik kapısının müseccel köpekleri ! Putları kıranlar bunlardır”, diyordu örneğin Hamdullah Suphi Tanrıöver, 7 Temmuz 1929 tarihli İkdam’da… (https://medium.com/ @RecepBrbr/i%CC%87lk-kur%C5%9Funu-resimli-ay-s%C4%B1kar-ve-tabanca-naz%C4%B1m-hikmetin-elindedir-c53e74b527f1)

[4] Ancak bütün tepkiler öfkeli değildi. Nâzım’ın şiirlerinde ağır biçimde eleştirilen Abdülhak Hamit’in eleştirilere şöyle bir yanıt verdiği aktarılır: “Putları kırmakta haklısınız. Biz de edebiyat hayatına atıldığımız zaman aynı şeyi yaptık. Divan edebiyatını yıktık. Tanzimat edebiyatına girdik. Türk edebiyatında yeni hamleler yaptık. Biz onları yıktık. Siz de bizi yıkacaksınız.” Hamit bununla da kalmamış, Nâzım’ı evinde yemeğe davet etmişti… (“Nâzım Hikmet’i Meşhur Eden Dergi”, Milliyet, 15 Nisan 2013, http://www.milliyet.com.tr/-magazin-1693551/)

[5] Mehmet Perinçek, “Nâzım Hikmet Hakkında Yeni Bir Komintern Belgesi”, https://www.academia.edu/22144061/N%C3%A2z%C4%B1m_Hikmet_hakk%C4%B1nda_yeni_bir_Komintern_belgesi

[6] “Memleketimden insan manzaralarına kimler malzeme vermemişlerdir ki?.. Yayalar köylü İbrahim’ler, Çorbacı Mehmet’ler, Laz Eyüp Ağa’lar, İlyas Kaptan’lar, Balkanlı Muhacir’ler, Azerbaycanlı Şükrü Bey’ler, Galip Usta’lar… Şiirler hakkında Nâzım’ın en kıymet verdiği ölçü ‘halk’tı. O, ‘bir halk sanatkârı, her şeyden önce halk tarafından anlaşılmalı ve halkın sanatkârı olmalıdır!’ derdi. Bundan dolayı, Memleketimden İnsan Manzaraları, hapishanede her sınıf halka defalarca okunmuş, anlaşılması güç yerler atılıp daha sade, daha açık yazılmıştır.

Ben çok rastladım, Nâzım okurken dehşete kapılanlar, ağlayanlar, iç geçirenler olurdu. Ağlayanlar arasında ben de vardım. Sonra, mesela, dinledikleri şeylerin çağrışımıyla anıları canlananlar o kadar çoktu ki…” diyecektir Orhan Kemal, Nâzım’la birlikte Bursa cezaevinde geçirdiği 3.5 yılını anlattığı Nâzım Hikmet’le 3.5 yıl başlıklı kitabında…

[7] Şükran Pakkan, “Ödül Parasıyla Kaçtı”, Milliyet, 17 Ocak 2007, s.15.

[8] “Yapı Kredi Yayınları’ndan Nâzım Hikmet’e 3 noktalı Sansür, Gazete Duvar, 16 Kasım 2017, https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2017/11/16/yapi-kredi-yayinlarindan-Nâzım-hikmete-3-noktali-sansur/

[9] “Nâzım Hikmet’in eserini oynayan tiyatro grubuna yasak”, 11 Mayıs 2019, Diken, http://www.diken.com.tr/Nâzım-hikmetin-eserini-oynayan-tiyatro-grubuna-yasak/

[10] “Orhan Kemal şiirin yanında düzyazı da yazmaktadır ama bunlar deneme niteliğindedir.. Nâzım Hikmet, bir gün Orhan Kemal’in çalışmaları arasında bir roman denemesi bulmuş ve çok beğenmiştir. Orhan Kemal’e ‘Bırak şiiri, miiri birader, hikaye yaz roman yaz sen’ demiştir.” (http://www.leblebitozu.com/10-maddede-huzunlu-hayatlarin-yazari-orhan-kemal/) Nâzım’ın kendisini nasıl “payladığı”nı kendi ağzından dinleyelim:

“Okumaya başladım... Heceyle yazılmış şiirlerdi bunlar; taşkın hislerimi samimiyetle, insan gibi değil de, ‘ilahileştiğini’ iddia edenlerinkilere benzetip onlar gibi komikleştirerek dile getirdiğim şiirler...

İlk dörtlük henüz bitmemişti:

- Kafi kardeşim, kafi... Bir başkasına lütfen...

Hâlbuki en güvendiklerimden biriydi... İçimde bir şeyler yıkıldı.

Bir başkası... İlk, ikinci, üçüncü mısraın yarısı.

- Berbat!

Kanım tepeme çıktı, başım döndü, ufaldım.

Tekrar bir başkası...

- Rezalet (...)

- Peki kardeşim, bütün bu laf ebeliklerine, hokkabazlıklara, affedin tabirimi, ne lüzum var? Samimiyetle duymadığınız şeyleri niçin yazıyorsunuz? Bakın, aklı başında bir insansınız, duyduklarınızı, hiçbir zaman duyamayacağınız tarzda yazıp komikleşmekle kendi kendinize iftira ettiğinizin farkında değil misiniz? Bütün kanım tepemden ayaklarıma iniyor ve bir kağıt tomarından ibaret ‘şiirlerim’ elimden desteyle düşüyor, artık okuyamıyordum.

- Sizde, dedi, sanat için iyi bir kumaş var, muhakkak... Demin şiirlerinize karşı fazla haşin davranmıştım... Beni mazur görün, sanat bahislerinde hiç şakam yoktur... Sizinle yakından meşgul olmak istiyorum... Yani kültürünüzle... Evvella Fransızca, sonra diğer kültür bahisleri üzerinde muntazaman dersler yapacağız. Tahammülünüz var mı?” (Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’le Üçbuçuk Yıl, Tekin Yay., 2008, s.28-32.)

[11] http://www.leblebitozu.com/10-maddede-huzunlu-hayatlarin-yazari-orhan-kemal/

[12] “Orhan Kemal’in Söyledikleri”, Ünlem Dergisi, No:4, Mart-Nisan 2004, s.28.

[13] Kavgacı… On yaşlarındayken Siverek’de karakolun önünde bir Arabı falakaya yatıran polislerin üzerine, iki-üç kafadarıyla birlikte taş yağdıracak kadar gözükara… (https://www.cafrande.org/buyuk-sair-ahmed-arif-anlatiyor-ben-soyumla-degil-ancak-halkimla-ogunebilirim/)

[14] 1951 Tevkfatı’nın bir numaralı sanığı, TKP Genel Sekreteri Zeki Baştımar savunmasında şöyle anlatır Sansaryan’da gördükleri işkenceleri: “Yalnız şunu söyleyeceğim ki, uğradığım ve aylarca devam eden maddi ve bedeni işkenceler, ancak işkence konusu olmak kabiliyetini bedenen tamamen kaybettikten sonra, doktorun müdahalesiyle sona erdi ve doktor işkencenin ağır sonuçlarını ve izlerini dokuz aylık bir tedaviden sonra giderebildi. Manevi işkenceden bahsetmeyeceğim. Çıldıranların, intihara teşebbüs edenlerin sayısı malumunuzdur. Onbir ay gazete okumaktan, kâğıda, kaleme dokunmaktan mahrum edilmiş siyasi bir tutuklu ve iki sene çığlıklar, feryatlar, iniltiler ortasında, her an işkence odasına çağrılmayı bekleyen bir insan tasavvur ediniz. Ve sonra kanunen kimsenin yirmidört saatten fazla tutulamayacağı bir yerde ve yirmi dört saatten fazla kalınamayacak şekilde yapılmış bir hücrede iki sene havadan, sudan, ışıktan mahrum nasıl yaşanabileceğini düşünürseniz, işkencenin ölçüsü hakkında az çok bir fikir edinirsiniz.” (https://gazetemanifesto.com/2016/13-ocak-1951-demokrat-partiden-komunistlere-saldiri-tkp-tevkifati-15829/)

 

24.07.2019 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR