DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR?

DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR?

“Ah Şili, uzun taç yaprağı seni!”[2]

 

Arjantin’in batısında And Dağları ile Büyük Okyanus arasında kalan, kuzeyden güneye 4 bin 300 kilometre boyunca uzanan Şili, Aymara yerlilerinin dilinde “dünyanın bittiği, sona erdiği yer” anlamına geliyor.

Dünyanın bugünlerde “Ne olduğu”yla müthiş ilgili olduğu Şili’ye dair, ‘Yeni Çoğunluk/ Nueva Mayoría’ bloğunun Valparaiso’dan milletvekili adayı, ‘Inti Illimani’ kurucularından Komünist Partili Jorge Coulon, “Neo-liberalizm kendi döngüsünü tamamladı ve derin değişimler dönemini başlamalı,”[3] demişti…

Olan bu!

Ancak şunu da görmezden gelemeyiz: “Şili’de ne(ler) oluyor?” sorusuna birden fazla yanıt verilebilir. Bu olguya nereden, hangi taraftan yani sınıfsal pozisyondan baktığımıza bağlıdır.

“Sınıf” dedim; elbette sözünü ettiğim işçi sınıfı yani XXI. yüzyılın kolektif proletaryası; dost, düşman herkes onun yeniden tarihin sahnesine çıkışının provalarına tanık olmakta...

“Son”da söylenmesi gereken sözün en baştan, daha ilk adımda ifadesi kimileri ne “şaşırtıcı” ya da “itici” gelebilir. Ancak bunun böyle olması durduk yere değil…

“Nasıl” mı? Gayet basit…

“They stole so much from us, they even stole our fear/ Bizden o kadar çok şey çaldılar ki, korkumuzu bile çaldılar!” haykırışıyla sokaklara dökülen Şili’nin duvarlarındaki “Yurttaş değil, proleteriz/ Somos proletaris, no ciudadanos,” sloganı -anlamak istemeyenler dışında- herkese çok şey anlatır…

Tıpkı aynı kesitte sokaklara çıkan Kolombiya’daki bir duvar yazısında, “Construimos el mundo, cambiemos la historia/ Dünyayı inşa ediyoruz, tarihi değiştiriyoruz,” ifadesinin kayıtlı olduğu üzere… Gerçekten de duvarlar çok şey anlatır, tarihin sıkıştığı zamanlarda…

Bunları çok önemsiyorum; 11 Eylül 1973 Şili’sinin (öncesi ve sonrasındaki) “El pueblo unido jamás será vencido/ Birleşmiş halk asla yenilmez,” haykırışı gibi…

İşte tam da bunun için “Gracias a la vida/ Hayat sana teşekkür ederim” diyerek başlamalıyım diyeceklerime; 23 Kasım 2019’da günlerce gözaltında kalan, tecavüze uğrayan, işkence görüp katledilerek ölü bedeni parmaklıklara asılan pandomim sanatçısı Daniela Carrasco’yu;[4] halk protestolarını takip eden kadın gazeteci Albertina Martínez Burgos’un evinde bedeninde şiddet izleriyle ölü bulunduğunu;[5] 14 Kasım’da gözaltına alınıp, 26 Kasım 2019’da ölüm haberi verilen, halk hareketinin ön saflarındaki Juan Francisco Vidal’ı[6] da ve bir kez daha hatırlatarak!

O hâlde “Şili’de ne(ler) oluyor?” sorusunun, onu bugüne getiren geçmişten bağışık ele alınamayacağının altını çizerek, başlayalım.

 

  1. AYRIM: TARİHSEL ARKA PLAN

 

XVI. yüzyılın ilk yarısından itibaren İspanyollar Güney Amerika kıtasını istilaya girişmişlerdi. İstilacılar işgale direnen yerlileri kanlı savaşlarla sistematik biçimde yok etmekteydiler. Şili’nin toprak sahibi egemenlerinin zalimliğini karakterize eden bu tarihsel kökler, yerli halkların yok edilerek topraklarına el konulmasına dayanıyordu.

Şili kapitalizmi, büyük toprak sahipleri ile burjuvazi arasındaki gerici ittifaka dayanarak gelişti. 1818 gibi erken bir tarihte bağımsızlığın elde edilmesinin ardından, ordudaki radikal unsurlar bir dizi demokratik reform yapmak istemiş, ancak çıkarlarına dokunulan toprak sahipleri ve kilise bu girişimlerin önünü kesmişti. Şili’de demokratik dönüşümlerin gerçekleşememesinin, gerçek bir toprak reformu yapılamamasının sebebi bu gerici ittifakın her tür radikal değişime direnegelmiş olmasıdır. Büyük toprak sahibi ailelerin çok sayıda ferdinin kentlere gelerek işadamlığına soyunmasından dolayı, Şili’deki egemenlerin önemli bir kesiminin hem toprak sahipliği hem de kapitalist olmak gibi ikili bir karaktere sahip olduğu unutulmamalıdır. Egemen güçler mali ve siyasi çıkarlar ile birbirlerine bağlanmışlardı. Bu yüzden burjuvazi, devrimci demokratik dönüşümleri gerçekleştirme niyetine ve iradesine sahip değildi. Buna rağmen Şili’de bazı demokratik haklar kazanılmışsa, bu bir burjuva demokratik devrimin değil, Şili işçi sınıfının mücadelelerinin ürünüdür.

Egemen sınıfın değişik kesimleri arasındaki tarihsel ortaklaşmanın kökleri XIX. yüzyılın sonlarına dayanır. Azot yataklarından elde edilen gelirin artışı, 1891-1913 arası dünya ekonomisinin hızla büyümesi, Birinci Dünya savaşında tarafsız kalan Şili’nin azot ve bakır satışıyla savaştan büyük kârlar elde etmesi gibi etkenler, XIX. yüzyılın sonlarında ve XX. yüzyılın başlarında bankaların, büyük toprak sahiplerinin ve sanayicilerin uzlaşmalarını kolaylaştıran bir iktisadi zemin yaratıyordu.

  1. yüzyılın başlarından itibaren bakır, en önemli ihraç ürünü hâline geldi. Aynı dönemde bakır, azot ve demir gibi önemli madenler giderek yabancı, özellikle de ABD menşeli şirketlerin eline geçti. ABD’li tekellerin Latin Amerika kıtasındaki yatırımları, iktisadi gücü ve siyasi etkinliği bilinen bir gerçektir. Bu tekellerin siyasi aygıtından başka bir şey olmayan ABD, her dönemde Latin Amerika’daki gerici rejimleri desteklemiş, askeri darbelerin örgütlenmesinde etkin rol oynamıştır.

Şili, XX. yüzyılın başlarından itibaren kentli nüfusun hızla artışına, modern sanayi proletaryasının doğuşuna ve sınıflar mücadelesinde yerini alışına sahne oldu. Azot yataklarında çalışan işçiler ilk sendikal örgütlenmeleri ve grevleri gerçekleştirdiler. 1917 Ekim Devriminin etkisiyle radikalleşen Sosyalist İşçi Partisi, 1922’de Komünist Enternasyonal’e katıldı ve adını Şili Komünist Partisi (ŞKP) olarak değiştirdi.

Şili’de 1930’lu yılların sonlarına gelinirken kitlelerde devrimci bir ruh yükseliyordu. Kitlelerin beklentisi burjuvaziyle işbirliği değil iktidarın fethiydi. İktisadi kriz koşullarında giderek radikalleşen kitle hareketine karşı Şilili egemenler faşist çeteler örgütlediler. ŞKP 1948’de çıkarılan bir kanunla yasadışı ilan edildi.

1950’li yıllarda Şili ekonomisi bir kez daha krize girecekti. Uluslararası piyasada bakır değer yitiriyor, enflasyon yükseliyor, işsizlik artıyordu. ‘Unidad Popular/ Halk Birliği’ (UP) hükümetinin gerçekleştirdiği sınırlı reformlara karşın toprak sorunu varlığını sürdürüyordu. ABD sermayesinin ülke üzerindeki ağırlığı artıyordu.

1953’te sendikal hareketin birliği sağlandı. Sosyalist Parti (SP), programında işçi sınıfının bağımsız siyasetinden, devrimdeki öncü rolünden ve iktidar hedefinden söz ediyor; burjuva demokratik dönüşümlerin ancak işçi sınıfı iktidarı ile gerçekleşebileceğini, işçi sınıfı iktidarının kendisini demokratik reformlarla sınırlayamayacağını, toplumun sosyalist dönüşümünün başlayacağını vurguluyordu.

SP ve tekrar yasal hâle gelen ŞKP 1958 seçimleri öncesinde ortak bir cephe kurdular (FRAP) ve seçimlerde Salvador Allende’yi başkanlığa aday gösterdiler ve o da 356 bin oy alarak sağcı aday Jorge Alessandri’nin 30 bin oy gerisinde kaldı.

Alessandri Hükümetinin 1958-1964 arası uyguladığı gerici politikalar ülke çapında radikalleşmeye ve grevlerin patlak vermesine sebep oldu. Grevler kanla bastırılıp, işçi ücretleri enflasyon karşısında erirken, zenginler ile yoksullar arasındaki uçurum giderek derinleşiyordu. Kırsal nüfusun yüzde 7’sini oluşturan büyük toprak sahipleri tüm toprağın yüzde 90’ından fazlasına sahipti. Tarım reformu yapılacağına dair tüm vaatlere rağmen, yoksul köylülerin ve tarım işçilerinin yaşamına damgasını vuranlar, açlık, sefalet, salgın hastalıklar ve alkolizmdi.

Kişi başına düşen ekilebilir toprak miktarı pek çok Avrupa ülkesinden daha fazla olmasına rağmen, Şili besin ihtiyacını karşılayabilmek için gıda ithal ediyordu. Çünkü toprak sahipleri makineli tarıma geçmek yerine ucuz işgücü çalıştırmayı tercih ediyorlardı. Tarımda üretkenlik düşüktü ve köylü yeterince beslenemiyordu. Tarım reformu acil bir zorunluluk olmasına rağmen hiçbir burjuva hükümet sorunu çözmeye yanaşmıyordu. Nitekim Şili burjuvazisi ile büyük toprak sahipleri, mali ve ticari bağlarla birbirlerine bağlanmış durumdaydı. Kır burjuvazisi durumundaki büyük toprak sahipleri ile kent burjuvazisinin iç içe geçmesi, tarım reformunu gerçekleştirecek bir girişimin burjuvazi saflarından gelmesinin önündeki aşılmaz nesnelliği ifade ediyordu.

1964 seçimleri arifesinde aktif nüfusun yüzde 30’unu köylülük oluşturuyordu. Şili işçi sınıfının seçimler yaklaşırken gerçekleştirdiği militan grevler burjuvazi için uyarıydı. Alessandri hükümeti ömrünü doldurmuştu. Oligarşi, gelişen işçi partilerine karşı 1957’de kurulan Hıristiyan Demokrat Partiyi ileri sürdü. 1964 seçimleri radikal reformlar vaat eden Hıristiyan Demokratlar ile Allende’nin başkanlığını yaptığı FRAP arasındaki mücadeleye sahne oldu. Şili burjuvazisinin güçsüzlük ibareleri gösterdiği, kırlarda ve şehirlerde muhalefetin giderek radikalleştiği bir ortamda Hıristiyan Demokratlar kır ve kent küçük-burjuvazisinin desteğini kazanabilmek için radikal söylemler kullandılar.

Özgürlükçü devrim sloganını ileri süren, toprak reformunu ve ekonominin ulusallaştırılmasını vaat eden Hıristiyan Demokratlar 1964 seçimlerini yüzde 56 oyla kazandılar. Hıristiyan Demokrat Hükümet, ABD menşeli bakır işletmelerinin yüzde 51 hissesini devletleştirdi. Ama ABD sermayesinin Şili ekonomisi üzerindeki etkinliği devam ediyordu. Hıristiyan Demokratların altı yıl süren iktidarı boyunca çok sınırlı bir toprak reformu gerçekleşti. Bankaların ulusallaştırılması gibi vaatler yerine getirilmedi. Oligarşinin egemenliği demokratik bir görünüm altında devam etti. Hükümet güçleri, El Salvador ve Puerto Mott madenlerinde yirmiden fazla sosyalisti katletti.

İşçi ve köylüler üzerinde devam eden baskılara ve sosyalistlerin akan kanlarına bakıldığında Hıristiyan Demokrat Hükümetin gerçek sınıf karakteri çok iyi anlaşılıyordu. Fakat ŞKP liderleri 1964 seçimlerindeki yenilginin ardından Hıristiyan Demokrat Hükümetle işbirliği imkânlarının bulunduğunu ileri sürdü. “İlerici” bir burjuva hükümetin toplumsal desteği yıpratılmamalıydı! Oysa hükümet, kitlelerden aldığı desteği hızla yitirecek; bu durum Hıristiyan Demokrat Partinin bölünmesine ve “sol” kanadının MAPU’yu (Sosyalist-Komünist-Radikal-Sosyal Demokrat-Halk Birliği Eylem Hareketi) kurarak daha radikal bir politikaya yönelmesine yol açacaktı.

İşte bu koşullarda SP ile ŞKP düzenledikleri ortak bir konferansta UP adı altında “birleşik cephe” fikrini yeniden ileri sürdüler. Allende, toplumun sosyalist dönüşümünün parlamento yoluyla gerçekleştirilebileceğine inanıyordu. UP koalisyonunda ŞKP, SP ve MAPU dışında birçok küçük-burjuva parti ve grup da yer alıyordu. ŞKP, radikal burjuvaların koalisyonda önemli bir rol üstlenmesinde ısrar ediyordu. ŞKP’nin bu tutumu, onun burjuvaziyle işbirliğine atfettiği önemden ileri geliyordu.

4 Eylül 1970’te yapılan başkanlık seçimlerinde UP’ın adayı Allende 1 milyon 75 bin (yüzde 36.3), sağcı Ulusal Parti’nin adayı Alessandri 1 milyon 36 bin (yüzde 34.9), Hıristiyan Demokratların adayı Tornic 825 bin (yüzde 27.8) oy aldı. Allende seçimi kazanmıştı ama salt çoğunluğu kazanamamıştı. Sağ partiler, Allende’nin hükümet kurmasına karşın salt çoğunluğu oluşturamaması argümanını kullandılar.

Kitleler burjuvaziye karşı harekete geçmeye hazırdı. Aktif nüfusun yaklaşık yüzde 75’ini ücretliler oluşturuyordu. İşçi sınıfı genel greve hazırdı. Ama salt çoğunluğu sağlayamadığı için seçilmesi Kongrede yapılacak oylamaya bağlı olan Allende, Hıristiyan Demokratlarla uzlaşarak 24 Ekim’de başkanlığa seçildi. Burjuvaziye birtakım anayasal güvenceler veren bu uzlaşmaya göre orduya ve polis teşkilâtına dokunulmayacaktı.

Burjuva devlet, özel mülkiyeti korumak için örgütlenmiş silahlı güçlere dayanır. Bir işçi devriminin birincil görevi burjuva devlet aygıtını parçalamak, burjuva orduyu ve polisi dağıtmak, işçileri silahlandırmak, işçi iktidarını silahlı halk milisiyle güvence altına almaktır. Oysa SP ve ŞKP liderleri burjuvaziye işçileri silahlandırmayacakları hususunda güvence veriyorlardı. UP hükümeti, askeri darbeyle devrilene kadar kitlelere, ordunun “yurtsever” karakteri üzerine masallar anlattı. Madalyalar dağıtarak ve ücretlerini yükselterek generalleri tarafsızlaştırmaya çalıştı. [7]

Oysa devlet aygıtının ve ordunun, egemen sınıfın aracı olduğu gerçeği Marksizm-Leninizm’in abecesiydi. Şili işçi sınıfı SP’nin ve ŞKP’nin bu yanılgısının bedelini kanlarıyla ödemek zorunda kalacaktı.

 

I.1) ÖNCESİYLE DARBE

 

Şili’deki CIA+ Şili Ordusu harekâtı olarak faşist General Augusto Pinochet darbesi 11 Eylül 1973’de gerçekleştirildi. Bu “Geliyorum” diye haykıran bir durumdu! Çünkü Orta ve Güney Amerika hemen hemen bütün XX. yüzyıl boyunca darbeler ve askeri yönetimler kıtası olmuştur.

Şili Darbesinden önce de, sonra da bölgede pek çok askeri darbe yapıldı. 1973 darbesinin önemi, genel oyla yönetime gelmiş Marksist bir politikacının Başkanlığında MAPU adlı sol partilerin hükümetini deviren bir askeri harekât olmasıydı.

UP hareketine girmeyen ve cephe iktidarının icraatını genelde desteklemekle birlikte kendi bağımsız çizgisini koruyan, soldan muhalefet yapan MIR (Movimiento de Izquierda Revolucionaria= Devrimci Sol Hareket) adlı kuruluş da Şili’de adı geçen sol güçlerdendi. 

11 Eylül 1973 darbesinden sonra Cuntaya karşı silahlı direnişe geçen tek siyasi grup MIR oldu. Fakat cunta şefi General Pinochet rejiminin terörü yüzlerce erkek-kadın MIR mensubunu öldürdü, binlercesini işkenceden geçirdi, Şili ordusu içindeki sempatizanlarını tasfiye etti.

1960’lı yıllarda bütün dünyada sol yükselirken, Şili’de sanayi ve maden işçilerinin mücadelesi, köylü eylemleri (160’ı aşkın toprak işgali), güçlü bir öğrenci hareketi vardı.

Yaklaşan 1970 Başkanlık Seçimleri için yukarıda adlarını andığım sol partiler bir program etrafında birleşip ortak aday gösterdiler. Bu aday Sosyalist Parti’den Allende idi.

Öğrenimi tıp olan Allende 1937’den beri parlamentoda bulunan, 1939’da UP hükümetinde Sağlık Bakanlığı yaparken “Yoksulların Bakanı” olarak sempati kazanmış, 65 yaşında bir politikacıydı.

4 Eylül 1970’de seçimi kazandı, 3 Kasım 1970’de de göreve başladı.

UP’ın programında başta zengin bakır madenleri olmak üzere, yabancı ve yerli büyük sanayinin, bankacılık ve sigortacılığın kamulaştırılması, kapsamlı bir toprak reformu, sağlık ve eğitim sistemlerinin devletleştirilmesi yer almaktaydı. 

Örneğin bu konuda Regis Debray ile Allende’nin 1971’deki görüşmesinde şöyle bir diyalog geçmişti:

“- Debray: Başkan Yoldaş, arkandaki işçiler oylarıyla seni başkanlığa getirdiler. Şimdi sana soruyorum, nasıl ve ne zaman gerçek iktidarı ele geçireceksin?

- Allende: Bakır ve çelik kontrolümüz altına girdiği, sodyum nitrata tam anlamıyla hâkim olduğumuz, ihracat ve ithalatı devlet eliyle denetlemeye başladığımız, ulusal üretimimizin önemli bir bölümünü kolektifleştirdiğimiz zaman gerçek iktidara sahip olacağız.

- Debray: Fakat ne yasama, ne yargı ne de polis erkini elinizde tutuyorsunuz. Yasalar ve kurumlar, proletaryanın eseri değil.

- Allende: Elbette! Seçim kampanyası sırasında, ‘kazanmak güç de olsa olanaksız değildir’ dedik. İnşa aşamasının ise çok daha güç olacağını biliyorduk”![8]

UP, program uyarınca kamulaştırma hareketine girişti, tamamı ABD şirketlerinde olan Şili bakır maddelerini ve bankaları millileştirdi. Asgari ücreti arttırdı, işçi ücretlerini, küçük memurların aylıklarını yükseltti. Toprak ve tarım reformuyla topraksız köylüye toprak dağıttı, bedava tohum ve gübre verdi. 

Özellikle toplumun en yoksul kesimi için sosyal güvenlik, gıda yardımı, asgari geçim yardımı getirdi yüksek devlet memurlarının aylıklarına sınır koydu, yaşlılara ve çocuklara yiyecek, içecek olarak (ayni) beslenme yardımı yaptı. 15 yaşın altındaki çocuklara her gün parasız süt dağıttı.

120.000 sosyal konut inşa ettirdi. Okuma-yazma seferberliği açtı, okullar yaptırdı, yoksulların çocuklarının okula gitmelerini sağladı.

Allende özellikle toplumun en yoksul katmanlarına yöneldi, bunlar arasında yerliler özel bir yer tutuyorlardı

Başkanlık sisteminden dolayı Allende’nin yetkileri genişti, ama parlamentoda azınlıktaydı.

Halktan yana bu reformlara parlamentodaki burjuva çoğunluğu engel oldu ve kamulaştırmaların yapılabilmesi için Parlamentonun onayını şart koştu. Ayrıca uygulanan kuşatma politikasıyla piyasada mal ve özellikle gıda darlığı yaratıldı. 

İlk yıl yüzde 8.3 büyüme oranıyla başarılı bir ekonomi yaşandıysa da, uluslararası kredi kurumlarının Şili’ye vereceği kredileri ABD’nin bloke etmesi, Şili’nin ihtiyacı olan makine parçalarının ithalatını engellemesi, muhalefetin ekonomide yıkıcılığa girişerek temel ürünleri piyasadan çekmesi sonucu ekonomide kötüleşme başladı. 1972’de enflasyon yüzde 142’ye kadar çıktı. Dünya piyasalarında bakırın fiyatının üçte bir gibi yüksek oranda-ve birdenbire-düşmesi de Allende ekonomisi için ağır bir darbe oldu.

Buna rağmen 1973 Mart’ında yapılan parlamento seçimlerinde UP yüzde 43 oy alarak halk desteğinin arttırdı. Fakat bu oran UP’e parlamentoda çoğunluk getirmedi. Allende reformlarını Başkanlık yetkileriyle sürdürmeye çalıştı.

Sosyalist Küba’yla iyi ilişkiler, egemen çevreler ve ABD’de kıtada Küba’dan sonra ikinci sosyalist ülkenin Şili olacağı ve Güneydoğu Asya’daki gibi domino etkisi yaratacağı korkusuna yol açtı. Esasen, 1970 Başkanlık Seçimlerinde önce de CIA Allende’nin kazanmaması için yoğun faaliyet göstermekteydi.

ITT (International Telephone & Telegraph) Şirketi ayrıntılarını burada yazamayacağımız kadar çok para dağıtmış, politikacı, general ve bürokrat satın almıştı. Buna rağmen UP’ın adayı kazanınca, ABD ve ITT darbe hazırlıklarına girişmişti. ITT, Şili’nin bakır madenlerinin önemli kısmını elinde tutmaktaydı. ITT Küba’da 1 Ocak 1959 devrimini izleyen günlerde (3 Mart 1959’da) millileştirilmişti. Şili’de kuruluşlarının elinden gitmesi ise onun için çok daha büyük kayıptı. 

ABD Başkanı Richard Nixon, Allende’nin seçimi kazanmasından on gün sonra, Başkan’ın devrilmesi için CIA Direktörü Richard Helms’e talimat verdi. “Bu adamdan hemen kurtulun, bunun için ne mümkünse yapın” dedi. Helms de darbe hazırlıklarına başladı. Ve CIA, Ekim 1970’den itibaren Şili Savunma Bakanlığı içinde adam satın almaya, anti-komünistleri teşkilâtlandırmaya girişti.

Talimata göre, önce Şili’de ekonomik kriz yaratılacaktı. CIA direktörü Richard Helms’e yazılı direktifinde Nixon, “Allende’nin iktidarı elde etmemesini, ya da devrilmesini sağlamak acıyla ekonomiyi ‘ateş topu yüklü’ bir çığlığa döndür,” diyordu.

Ayrıca Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın ABD Başkanı Nixon’a yazdığı bir not da, her şeyi net şekilde ortaya koyuyordu. Kissenger’a göre tehlikede olan sadece milyarlarca dolarlık ABD yatırımları değildi. “Eğer Şili kaynakların yeniden dağılımı konusunda başarılı olursa, diğer ülkeler de aynı şeyi yapar,” diyordu. ‘Tehlike’ büyüktü. Ertesi gün Nixon, Ulusal Güvenlik Konseyi’ne politikalarının Allende’yi devirmek olduğunu söyleyecekti. Nixon, CIA’e “ekonomiyi bağırtın” talimatını verdi.

Nixon’un talimatı üzerine, CIA Şilili iş çevrelerini ekonomik yıkım programı sürdürmelerini sağladı. Sağcı muhalefet ve sermaye iş birliği içinde çalıştı, hükümet karşıtı grevler örgütlendi, CIA’in fonladığı muhalefet partileri sokaklarda eylemler yaptı.

Walden Bello, 1972’de Santiago’da bu eylemleri izleyenlerden biriydi. The Nation’daki makalesinde gösterileri şöyle anlattı: “Büyük çoğunlukla beyaz, sağcı olan kalabalıkların yüzerine baktım, İtalya ve Almanya sokaklarını ele geçiren faşist ve Nazi eylemlerindeki aynı öfkeli yüzleri hayal ettim. Röportaj yaptığım sağcıların çoğu Hıristiyan Demokratlardı, hemen hemen hepsi sola düşmanlık konusunda sabit fikirliydi.”

16 Eylül 1970 tarihli bir CIA raporunda (yani Allende henüz göreve başlamamışken) Şili’de darbe yapılması için çalışmalara başlanması emrediliyordu.

24 Ekim 1970 günü, CIA yönlendirmesiyle Roberto Viaux ve Camilo Valenzuela adlı generaller general René Schneider’i öldürdüler. Shneider meşruiyete saygı gösteren bir komutandı, önce onu bertaraf ettiler. Allende kabinesini kurarken, öldürülen generalin yerini almış olan General Carlos Prats (sağcı muhalefeti yatıştırma niyetiyle) İçişleri Bakanı yaptı. General Carlos Prats rejime karşı bir askeri darbe planına katılmayı reddediyordu 1973’de İçişleri yerine, Savunma Bakanlığı ona verilecekti.

11 Eylül 1973 Darbesinden bir ay kadar sonra ABD Başkanı Nixon Ulusal Güvenlik Danışmanı Kissinger’a telefonda “darbenin başarıya ulaşmış olmasından duyduğu memnuniyeti” dile getiriyor ve “darbenin başarılı olması için gerekli koşulları yarattıklarını” söylüyordu. Kissinger CIA içindeki ünlü “Kırklar Komitesi”nin önde gelen ismiydi (ve sonradan Dışişleri Bakanı olacaktı.)

Aynı şahıs darbe konusunda: “Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Sorunlar Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir,” demişti.

UP Mart 1973’deki parlamento seçimlerinde kazandığı başarıya rağmen, ülke kargaşaya sürükleniyordu. Esas etmen ekonomiye yapılan sabotajdı. 

Fakat siyasi provokasyonlar kargaşayı ve güvensizlik ortamını şiddetlendirdi. Bir zırhlı alay 29 Haziran 1973 günü, Cumhurbaşkanlığı Sarayı La Moneda’yı kuşattı. Darbe teşebbüsü hedefine ulaşamadı, ama hem istikrarsızlığı arttırmak, hem de herhangi bir askeri müdahale ihtimalini yakınlaştırmak (olağanlaştırmak) bakımından işlev gördü. 

Temmuz’da And Dağlarındaki El Teniente’deki bakır madencilerinin de katıldığı genel grev zaten kriz yaşayan ekonomiyi daha da sarstı. Ağustos 1973’de Yüksek Yargı ile Allende hükümeti karşı karşıya geldi Yüksek Mahkeme yapılmak istenen bazı dönüşümlerin anayasal olmadığını söylüyordu.

CIA tarafından yönlendirilen ana muhalefet partisi Hıristiyan Demokrat Parti ile faşist eğilimli Ulusal Parti arasında kurulmuş olan “Demokratik Koalisyon”, Allende’yi anayasayı çiğnemekle suçladı ve açık açık Şili Silahlı Kuvvetlerini göreve çağırdı.

2 Ağustos 1973 günü 110 bin otobüs, kamyon ve taksi sahibi greve gitti. Bu karşı koyuş esas darbeyi ekonomiye vurdu. Zaten küçük işletmeciler olan kamyon sahipleri sık sık boykotlarla mal ulaşımını felce uğratıyorlardı bu son grev durumu büsbütün kötüleştirdi.

Orduda yükselen Prats aleyhtarlığı büyüdü. Generallerin çoğu Prats’ın Allende’yi engellemeyeceğine kani oldular ve baskıları arttırdılar. O kadar ki, generallerin eşleri Prats’ın evinin önünde gösteri bile yaptılar. General Prats 24 Ağustos 1973 günü, hem Savunma Bakanlığı, hem de Genel Kurmay Başkanlığı görevlerini bıraktı. Allende aynı gün hükümete sadık sandığı General Augusto Pinochet’yi o göreve atadı.

O günlerde 100 bin kadar Şilili ev kadını yükselen fiyatları ve artan gıda yokluğunu protesto etmek amacıyla öfkeli biçimde “Anayasa Meydanı”nda (Plaza de la Constitución) gösteri yaptılar. 

Sonuçta 11 Eylül sabahı Genel Kurmay Başkanı Pinochet kumandasında kara, deniz ve hava kuvvetleri darbeyi başlattılar.

Darbeciler Allende’ye istediği ülkeye gidebileceğini söyledilerse de, Başkan hiçbir yere gitmeyeceğini belirtti, bunun üzerine uçaklar Moneda Sarayı’nı bombaladılar, özel askeri timler saraya girdiler.

Allende miğfer giydi, eline silah aldı Başkanlık Sarayı’nı savundu; kendisinin ve UP’ın onuru için canını verdi. 

Darbe yapıldığı sırada Şili’de resmen görevli 500’ü aşkın ABD “eğitmen”i bulunuyordu. Allende’nin birkaç ay önce genelkurmay başkanlığına atadığı Pinochet, Şili’yi yıllarca karanlığa gömen bu askeri diktatörlüğü ABD güdümünde gerçekleştirecekti.

Darbeden yıllar sonra, Allende Hükümeti’nin bakır madenlerini ulusallaştırmasından zarar gören ITT tekelinin, darbenin tezgâhlanması için CIA ile onlarca kez toplantı yaptığı ve Şili darbesinde aktif rol oynadığı belgelerle kanıtlanacaktı.

 

I.2) ÖNEMLİ BİR HATIRLATMA

 

Şili işçi sınıfı açısından tüm yıkıcı yakıcılığıyla anımsanan 11 Eylül 1973, elbette faşist bir darbeydi.

Malum üzere Avrupa’daki örneklerin aksine faşizm, Latin Amerika’da ABD emperyalizmi destekli askeri darbelerle iktidara kuruldu.

Faşizm olgusu, dünya işçi sınıfının yükselen mücadelesini boğmak isteyen burjuvazinin bir karşı-devrim saldırısı olarak Birinci Dünya Savaşı sonrasında peydah olsa da; faşizm sadece mazide olmuş-bitmiş bir olgu değil, aynı zamanda bugün tarihsel bir çıkmazda olan kapitalizmin egemenliğini sürdürmek için başvuracağı çok ciddi bir tehditti!

Tıpkı dün Şili’de olduğu üzere…

Bilindiği gibi Allende’nin başkanı olduğu UP hükümetini iktidara taşıyan, 1959 Küba Devrimi’nin etkisi, köylülerin toprak işgalleri, 1968-1969 kesitinde eğitim reformu talebiyle ayaklanan öğrencilerle devam eden ve yine 1968’de Şili İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (CUT), grev yasağı içeren iş sözleşmeleri karşısında aldığı genel grev kararı ile gelişen süreçtir. Ülkede, 1969 yılında 1.939 grev düzenlenir, 1970’de gerçekleşen 5 bin 295 greve 316 bin 280 işçi katılır. Kordonlar ise patronların bu yeni halkçı hükümeti zor durumda bırakmak için örgütlediği grevlere karşı kendiliğinden ortaya çıkmış fabrika örgütleridir…

“Sanayi Kordonları”, Allende döneminin (1970-1973) hak ettiği ilgiyi yeteri kadar görememiş örgütlenmeleridir.

Askeri darbenin hemen öncesinde, 8’i başkent Santiago’ta olmak üzere ülke genelinde binlerce işçiyi içeren 31 kordon bulunuyordu. Kordonlar, kamyon grevi sırasında ve sonrasında çok önemli işlev üstlenmişlerdi. Ancak Şilili patronlar, onların etrafında örgütlenen faşist silahlı gruplar, başta ABD ve CIA olmak üzere artan uluslararası baskı ve ambargo ile bir kaosun ortasında sıkışan UP Hükümeti, kordonları ekonomik ve siyasi olarak değerlendirmemiş, patron grevi sona ermeyince olağanüstü hâl ve sokağa çıkma yasağı ilan etmiş, yenilenen kabineye bazı generalleri dahil etmişti. Yeni kabinenin ardından Allende, işçilere teşekkür ederek işlerine dönme çağrısı yapsa da işçiler, fabrikaları patronlara geri vermeye karşı direnir ve yeni fabrikaların yönetimini almaya devam ederler.

Örneğin 5-7 bin arası işçiyi yöneten ve büyük kordonlardan biri olan Vicuña Makenna Kordonu Başkanı Armando Cruces, 16 Ağustos 1973’te ‘Avanzada Socialista’ gazetesinde röportajında şöyle diyordu: “Kordonları yönetmek kolay değil çünkü 350 fabrikayı birden idare etmeniz gerekiyor ve bunu sadece bizler yani işçiler yapıyoruz, sendika yöneticileri değil. Hem fabrikada hem kordonlarda çalışıyoruz. Sanayi Kordonlarının görevinin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Fabrikalarda artık faşistler yok, onları kovduk.”[9]

Kordonlar Şili işçi sınıfının iktidar nüveleriydiler ya da ikili iktidarın emek tarafı…

4 Eylül’de, Allende’nin ilk zaferinin yıl dönümünde yarım milyon Şilili emekçi sokağa çıkar ve başkana desteğini bir kez daha gösterir. Ancak işçinin ayak sesleri, darbenin ayak seslerini bastıramaz. Faşistler ve patronlar alenen darbe çağrısı yapmaktadır.

Büyük yürüyüşlerinden bir gün sonra, kanlı darbeden bir hafta önce, 5 Eylül 1973’te Allende’yi uyaran işçilerin mektubunda şöyle denilmekteir:[10] “Biz işçiler faşizmin ne olduğunu biliyoruz (…) Faşizm işçi sınıfının tüm kazanımlarının ortadan kaldırılması, işçi örgütlerinin, sendikaların, grev hakkının ortadan kalkmasıdır. En ufak bir hak için sesini çıkartan işçinin işten atılması, hapse konulması, işkence görmesi ya da katledilmesidir.” Gerekli önlemler alınmadığı takdirde Latin Amerika’nın en bilinçli ve örgütlü işçi sınıfına yönelik planlı katliamların yakın olduğu konusunda uyarır işçiler ve artık “iki seçenek var” derler: “Ya proletarya diktatörlüğü ya askeri diktatörlük!”

Kordonların Allende’ye yazdıkları oldukça uzun mektupta darbeyi önlemek ve ekonomik-siyasi yeniden yapılandırmayı hayat geçirmek için ilettikleri öneri ve taleplerin bazıları şöyleydi: i) UP’nin 1970 yılında oy verdiğimiz programı uygulanmalı; ii) Patronların ulaşım grevlerinin etkisini kırmak için Ulusal Ulaşım Şirketi kurulmalı; iii) Esnafın kepenk kapatma eylemlerine karşı, doğrudan dağıtımı sağlayacak bir sistem kurulmalı; iv) İşçilerin çoğunluğunun kabul etmediği hiçbir fabrika eski sahiplerine geri verilmemeli; v) Burjuvazi için yapılan lüks ürün üretimi durdurulmalı, bu alanda kesin bir işçi sınıfı kontrolü sağlanmalı; vi) Pratikte sadece işçilere karşı kullanılan Silahsızlanma Yasası iptal edilmeli, vii) Köylülere yönelik askeri baskılar, saldırılar soruşturulmalı ve sorumlular cezalandırılmalı.[11]

Şili işçileri bu mektubu yazdıklarında tarih 5 Eylül 1973’tü. Mektuptan bir hafta sonra, 11 Eylül 1973’te dünya tarihinin en kanlı askeri darbelerinden biri gerçekleştirildi. Seçimle iktidara gelen ilk sosyalist devlet başkanı olarak tanınan Allende[12] ile 30 bini aşkın Şilili işçi, emekçi ve aydın öldürüldü, binlercesi işkenceden geçirildi, hapis yattı, sürgün edildi. Parçalanmış cesetler, Santiago’nun ortasından geçen Mapuche nehrine ve Pasifik okyanusuna atıldı...

Bu tabloya ilişkin önemli bir not da Mete Kızık’dan: “1948 yılında ŞKP’nin yasaklanmasıyla, Videla hükümeti, komünistleri Pisagua’da bir kampa kapattı. Bu toplama kampının komutanı Pinochet’den başkası değildir. Parlamento adına bu kampı ziyaret eden Allende ile Pinochet ilk kez yüzyüze gelir. Geleceğin darbecisi, 1956 yılında Washington’da askeri ateşe iken CIA yöneticileriyle sıkı fıkı ilişkiye girer. Allende onu bizzat 1971’de bölge başkomutanlığına, daha sonra da Genelkurmay Başkanlığı’na getirecektir.

Pinochet, bu göreve geldikten üç hafta sonra bu kez Allende’nin öldürülmesine ya da intihar etmesine yol açan darbeyi gerçekleştirir. Bulutsuzluk Özlemi’nin dediği üzere ‘... arandı, tarandı bulundu Pinochet’ değil, bizzat Allende’nin büyüttüğü kargaydı Pinochet...

11 Eylül 1973’te Perşembe 06.20’de Allende yatağından telefonla uyandırılır. Arayan Valparaiso bölgesi komutanıdır. Görevden ayrılmasını istemektedir. Allende reddeder. Dostu sandığı General Pinochet’i arar. O da telefona yanıt vermez. Bunun üzerine derhâl hükümet kabinesini başkanlık sarayında toplantıya çağırır. Bakanlarından bazıları gelir. Ancak az sonra başkanlık sarayı La Moneda, Allende hükümetini yıkmak amacıyla savaş uçaklarınca bombalanır. Allende’nin korumaları sarayda saatler boyu cuntacı faşistlerle savaşır. İşçi sınıfı sessizdir. Öğrenciler ve aydınlardan çıt çıkmamaktadır. Allende yalnız bırakılmaktadır... Direnişin sonuna doğru, Allende odasında kafasından vurulmuş hâlde bulunur...”[13]

Şili’de faşizm, Allende de içlerinde olmak üzere yaklaşık 35 bin insanın katledilmesiyle iktidar olurken; darbenin dört aylık bilançosu bile yeterince korkunçtu: Yaklaşık 20 bin insan öldürülmüş, 30 bin siyasi mahkûm vahşi işkencelere maruz bırakılmış, 25 bin öğrenci üniversiteden atılmış ve 200 binden fazla işçi işten çıkartılmıştı.[14]

Pinochet cuntası tam da böylesine, Allende’nin öldüğü Başkanlık Sarayı’ndan başlayarak devrimciler cephesine karşı vahşice bir saldırı yürüttü. Şili’de faşist iktidarın işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarına açıkça saldırarak, finans kapitale nasıl bir ekonomik gelişme imkânı bahşettiğini veya diğer uygulamalarını uzun boylu anlatmaya gerek yok

Şili örneği, faşizmin yalnızca sermayenin azgın saldırısıyla hafızalara kazınamayacağını, devrimci güçlerin direniş çabasının da asla unutulmaması gerektiğini hatırlatır. Şili’de faşist cunta beş bini aşkın devrimciyi bir stadyuma doldurmuştu.

Malum üzere 11 Eylül’ü izleyen günler Şili’nin ilerici, yurtsever güçleri için baskı, tutuklanma ve işkence günleridir. Binlerce sosyalist, sendika lideri ve emekçi Estadio Nacional’da (Santiago Stadyumu’nda) hapsedilir. Stadyum kitlesel bir engizisyon mahkemesine dönüştürülmüştür. İşkence, baskı ve her türlü insanlık dışı şiddet General Pinochet’in askerleri tarafından planlı bir biçimde uygulamaya geçilir.

Örneğin Şilili ozan Victor Jara’nın elleri kırılır. Gitarın sesi susmuştur, ama şarkı devam eder. Faşist subaylar dipçiklerle Jara’nın kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye cesedini tribünlerin önüne astılar. Ama Jara’nın o stadyumda ölümden hemen önce yazıp bestelediği “Şili Stadyumu” adlı şarkısı tüm bir faşist diktatörlük dönemini aşıp günümüze uzanıp, tüm dünyada yankı buldu.

Darbeden yaklaşık iki buçuk ay sonra, 21 Kasım 1973’te Şili ulusal futbol takımı Dünya Kupası elemelerinde Sovyetler Birliği ile karşılaşacaktır. Sovyetler, binlerce yurtseverin işkence gördüğü Santiago Stadyumu’nda herhangi bir spor karşılaşmasına katılmayacağını bildirir ve FIFA’dan müsabakanın tarafsız bir sahaya alınmasını talep eder. 27 Ekim tarihinde Sovyet Futbol Federasyonu FIFA’ya şu telgrafı çeker:

“Şili’de faşist bir ayaklanma sonucunda yasal hükümetin devrilmiş olduğu ve ülkede kanlı bir terör ve baskı rejiminin hüküm sürdüğü herkesçe bilinmektedir. Santiago Stadyumu futbol müsabakası oynanabilecek bir mekân olmaktan çıkarılmış, Şilili yurtseverlerin işkence gördüğü bir toplama kampına dönüştürülmüştür. Sovyet sporcuları Şilili yurtseverlerin kanıyla bezenen bir stadyumda spor karşılaşmasına çıkmayı reddeder.”

Bu girişim üzerine FIFA Estadio Nacional’i incelemek üzere Şili’ye bir heyet gönderir. FIFA heyeti incelemeleri sonucunda “stadyumun çimlerinin futbol oynamaya elverişli; sahanın ölçülerinin teknik standartlara uygun ve seyircilerin tribünlerinin düzenli ve temiz” olduğuna dair bir rapor verir ve Santiago Stadyumu’nda “politik tutukluya rastlanmadığını, sadece hüviyetleri tespit edilememiş olan bazı şahısların alıkonulduğu”nu belirtir.

Sovyet takımı bu şartlar altında Şili’ye gitmez. Maç, saatinde başlatılır. Şilili forvet oyuncuları birkaç pasta Sovyet ceza sahasına girerler ve boş kaleye gollerini atarlar. Maç, santra yapılamadığı için bu tek golle sona erer: Şili 1 - Sovyetler 0.

Bu arada Şili ekonomisinin ve toplumsal yaşamının “serbest” piyasaya terk edilmesini amaçlayan muhafazakâr bir yapılandırma programı Chicago Üniversitesi’nde eğitim görmüş bir dizi teknokrat tarafından başlatılmıştır. Şili ekonomisi Şikago (Chicago) çocuklarının emrinde tarihte görülmemiş bir soygun ve talan dönemine kucak açar. Allende hükümetinin tüm reformları, sanayi ve tarım politikaları tersine çevrilir. Sendikalar ve köylü birlikleri acımasızca ezilir; millileştirilmiş sanayi ve madenlerle köylülere dağıtılmış olan topraklar büyük toprak sahiplerine geri verilir. Şili’de piyasa köktenciliği, politik terör ile kol kola girmiştir.[15]

Liberal Hadi Uluengin’in, “Şili Deneyi’nin hüsranla noktalanması benim gibi budalaların o vakit iddia ettiği gibi halkın ‘armado’ silahla teçhiz edilmemesinden falan değil, tam tersine, Doktor Allende ve koalisyonunun kendini bütün bir ‘unido’ halk yerine koymasından kaynaklandı,”[16] zırvasını bir yana bırakırsak; özetle ve tartışmasız biçimde tarih bize şunu gösteriyor ki, bugüne kadar hiçbir devrim, ona inanmış insanlar cesur olmadığı için yenilgiye uğramış değildir. Burada sorun, tek tek kişiler düzeyinde ele alınabilecek bir cesaret ya da korkaklık sorunu değil, devrimci mücadelenin gereklerini yerine getirme kapasitesine sahip bir önderliğin olup olmadığıdır. Örneğin kişisel düzeyde ele alındığında, Allende de son anına dek kendi çizgisi içinde inançlarına dürüst kalmaya çalışmıştır. Ama biz Allende’nin kişisel tutumunu değil, o ve benzerlerinin temsilcisi oldukları sınıf tutumunu irdelemek, neticelerine bakmak zorundayız.

Allende, keskin komünist geçinip zoru gördüğünde sıvışanlara oranla cesur bir kişi olarak saygıyı hak etse bile, bu onun siyasal çizgisinin işçi sınıfını yenilgiye sürükleyen niteliğini değiştirmez. Öyle ya da böyle, neticede ilerleme potansiyeline sahip bir devrim, burjuva devletin silahlı kuvvetlerinin ellerine teslim edilmiştir. Böylece yolu açılan kılıç, neticede Allende’nin canını da almak istediğinde, o bir korkak gibi pısıp af dilememiş, dövüşerek ölümü seçmiştir. Ama bu kişisel onur, onun sınıf yanılgısını asla ve asla ortadan kaldırmaz. Zira sorun, onun hatasının bedelini kendi yaşamıyla ödeyip ödemediği değil, sınıfa neye mal olduğudur.

 

I.3) SALVADOR ALLENDE

 

26 Haziran 1908’de varlıklı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen ancak kendini hiçbir zaman emekçi sınıflardan ayırmayan Allende’nin kaderini, belki de ABD Başkanı James Monroe, 1823’te çizmişti. Monroe, “Amerika, Amerikalılarındır” diyordu; ancak Kuzey Amerikalılar için kendilerinin dışında bir Amerikalı yoktu. Dolayısıyla Amerika kıtasının güneyinin, egemen kuzeyin tarihsel arka bahçesi oluşu, Allende’nin de karşısına dikildi.

XIX. yüzyılı Britanya hegemonyası altında geçiren Şili’nin hamiliği, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndan sonra resmen ABD’ye geçmiş, tüm dünyadaki askeri tekeli ele geçiren ABD’nin hem askeri hem de ekonomik olarak Şili’yi kıskaç altına alması çok zor olmamıştı. Kapitalist merkez (ABD veya Britanya) ile perifer (Şili) arasındaki ilişkinin getirdiği adaletsizlik, ülkenin siyasal ve toplumsal kültürüne işlemiş, herkesçe kanıksanmıştı. Öyle ki, Allende’nin başkanlık seçimlerini kazandığı 1970 yılı öncesinde nüfusun yüzde 2’lik kısmı, milli gelirin yüzde 45.9’luk bölümünü kontrol etmekteydi. Toprak az sayıda mülk sahibinde toplanmış, latifundia denilen tarımsal üretim biçimi köylüyü ırgatlaştırmıştı; üretim araçları sanayide çok daha merkezileşmiş, alınan yüksek borçlardan ötürü ihracat pazarları ABD tarafından kontrol edilir hâle gelmişti. 1970’te ülke ihracatının yüzde 77’sini oluşturan bakır pazarı, neredeyse tamamen ABD kontrolü altındaydı.

1930’lardaki öğrenci hareketlerinde de bulunan Allende, doktor olarak oldukça kısa bir süre çalışabildi. Toplumla asıl ilişkisi, 1939’da UP hükümetinin sağlık bakanı olmasıyla başladı; 1943’te Sosyalist Parti yönetimine seçilmesiyle devam eden siyasi kariyerinde 1966’ya dek muhalefette kaldı, 1970’teyse UP’ın desteğiyle devlet başkanı seçildi.

Allende başkan olur olmaz, “Şili’nin Sosyalizme Yürüyüşü” adını verdiği planı uygulamaya koydu. İhracat endüstrileri millileştirilmeye başlandı, ücretsiz sağlık, yaygın eğitim ve istihdam kampanyaları yapıldı. Asgari ücretler yükseltildi ve sınıflar arasındaki gelir adaletsizliğini azaltıcı tedbirler uygulanmaya başlandı. Evsizlikle mücadele için ücretsiz konutlar inşa edildi. Herkesin gıdaya erişiminin sağlanması için yerel yönetimler ve gönüllülerin yardımıyla gıda dağıtım zincirleri oluşturuldu. Toprağın adil bölüşümü gerçekleştirildi ve 8 hektardan büyük tarım alanları, topraksızlar arasında bölüştürüldü.

1972’de millileştirme hamleleri parlamentonun engeline, daha doğrusu ABD’nin çıkarlarına takıldı. Aynı yıl gerçekleşen darbe girişimi, 1973’te parlamentonun kendisini anayasayı ihlâl etmekle suçlaması Allende başkanlığını zora düşürdü. Yine 1972’de başlayan kamyoncu ve iş çevrelerinin grevleri ve uluslararası bakır piyasalarındaki düşüşle beraber ülke enflasyonist bir sürece girdi. CIA eliyle sokaklarda başlatılan karışıklıklar ve Allende yönetimine sırt çeviren Hıristiyan Demokrat ağırlıklı parlamento, darbenin yolunu açtı.

Darbe, emperyalizm ve yerli uşakları için bir “zaruret”ti elbette!

Çünkü seçilmesi ardından UP Hükümetinin ilk icraatlarından biri toprak reformuydu. Şili’de toprakların yüzde 90’ı kırsal nüfusun yüzde 7’sini oluşturan bir avuç büyük toprak sahibinin elindeydi ve ucuz işgücüne başvurup makineleşmeden kaçınılması nedeniyle verimlilik son derece düşüktü. Tarım ürünleri ülke ihtiyacını karşılamadığı için ithalata gidiliyor, yoksul köylüler ve tarım işçileri sefalet içinde yaşıyorlardı. UP hükümetinden önceki Hıristiyan Demokrat hükümetin de seçim vaatleri arasında yer alan toprak reformu, o zamana dek kır burjuvazisinin yoğun karşı koyuşu nedeniyle uygulanamamıştı. UP Hükümeti, iktidara geldikten birkaç ay sonra, daha önceki hükümetler döneminde çıkarılıp uygulanamayan bir yasaya dayanarak 80 hektardan büyük topraklara el koymaya başladı. İktidarda olduğu süre boyunca hükümetin devletleştirdiği toprak miktarı 10 milyon hektara yaklaşacaktı.

El konulan toprakları yoksul köylülere dağıtması ve köylü kooperatiflerinin örgütlenmesi UP Hükümetinin yoksul köylüler arasındaki desteğini büyük ölçüde arttırmıştı. Zira toprak reformu yoksul köylüler için hayati önem teşkil ediyordu. Eğitim ve sağlık alanındaki ciddi reformlar, işçi çocukları için kurulan kreşler, tüm çocuklara her gün ücretsiz olarak dağıtılan süt, işçi ücretlerine yapılan zamlar ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesi yönündeki çabalar da yoksul halkın desteğinin kazanılmasındaki çok önemli faktörlerdi.

Bazı büyük sanayi işletmelerini ve bankaları tazminat ödeyerek devletleştiren hükümet, 1971 Temmuzunda bu kez Şili’nin temel zenginlik kaynağı olan bakır madenlerini devletleştirme kararı aldı. Hıristiyan Demokratların iktidarda olduğu bir önceki hükümet döneminde yüzde 51’i zaten devletleştirilen bakır madenleri, UP hükümeti tarafından tamamen devletleştirildi. Bu durum kuşkusuz en çok, bakır madenlerinin ABD sermayeli Anaconda ve Kennecott tekellerini etkilemişti.

Allende hükümeti önemli ölçüde ulusallaştırma yaparak egemenlerin çıkarlarına darbeler vurdu. Hıristiyan Demokratların bir önceki dönemde yaptığı ulusallaştırmalara rağmen bakır endüstrisinin yüzde 49’u hâlen Anaconda ve Kennecott gibi büyük ABD tekellerinin elindeydi. Bu tekellerin Şili’ye yaptıkları sermaye yatırımları 50 ilâ 80 milyon dolar arasında değişiyordu. Kârları ise bir buçuk milyar dolardan fazlaydı.

Temmuz 1971’de bakır endüstrisi ulusallaştırıldı. Bakırın yanı sıra, kömür ve demir madenleri, azot sanayii, tekstil sanayii, ITT, INASA gibi dev şirketler de devlet mülkiyeti kapsamına alındı. İşçi ve emekli ücretlerinin yükseltilmesinden, kira artışının dondurulmasına, öğrencilere parasız süt temininden toprak reformuna kadar bir dizi reform kitlelerin UP’ye yönelik desteğini arttırdı. Yoksul kitleler hükümetin arkalarında olduğunu hissediyor, güven kazanıyor, politikleşiyor ve harekete geçiyordu. Kentlerde ve kırlarda kitlelerin giderek radikalleştiği gözleniyordu. UP’ın zaferi ümitsiz toprak işçilerini umutlandırmıştı. Militan bir görüntü sergileyen tarım işçileri büyük toprak sahiplerini sonsuza kadar başlarından defetmek istiyor, Şili’de devrimci dönüşümleri gerçekleştirmek için kendilerine önderlik edilmesini bekliyordu.

Süreç ilerledikçe burjuvazinin muhalefeti daha da kudurganlaştı. Büyük toprak sahibi burjuvazinin ve sanayi burjuvazisinin beslediği paramiliter-faşist çeteler işçilere saldırıyor, öncü işçiler ve komünistler öldürülüyor, toplum terörize edilmeye çalışılıyordu. Patronların “grev” adı altında örgütledikleri lokavtlar giderek her sektörü sarmış, temel ihtiyaç maddeleri karaborsaya düşmüştü. Zengin semtlerin kadınları ellerinde tencerelerle, kendi sınıflarının yarattığı bu bilinçli kıtlıktan yararlanarak, hükümet karşıtı mitingler düzenliyorlardı. İlerleyen aylar içinde özellikle kamyon sahiplerinin gerçekleştirdikleri büyük grevler, mal ulaşımını tümüyle felç etti. Ekonomi her geçen gün daha kötüleşiyordu.

DEVAM EDECEK

30.12.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR