BLUES, CAZ, ROCK VE ÖTESİ ( 2 )

BLUES, CAZ, ROCK VE ÖTESİ ( 2 )

TOPARLARSAK…

 

Müzik bir ilişki biçimidir, kimliktir. “Ne tür müzikten hoşlanıyorsun?”, “Kimi dinliyorsun?” sorularına verilen cevaplar ister istemez bir tavrı, bir duruşu, kimliği ifade etmektedir.

Bilinçli olsun veya olmasın, sanat politiktir. Müziği toplumun sorunlarının üzerine yerleştirmek, o sorunları yaratanların işine yarar sadece. Binlerce yıl öncesinin insanları, duvarlara resim yaparken “hadi eğlenelim” demiyorlardı. Amaçları hikâyeler anlatmak, dersler vermekti. Günümüzün sanatçı ve müzisyenleri aynı sorumluluğa sahip. Toplumun koyduğu sınırları zorlayan sanatçılar olmazsa, ilerleme de olmaz. Ne toplumda, ne de sanatta…

Unutulmasın Jim Morrison, “Müzik yaratılışı alevlendirir”; derken ekler Bruce Springsteen de: “En iyi müzik aslında dünyayla yüzleşmeyi sağlayandır”…

 

7 Haziran 2019 22:43:11, İstanbul.

 

N O T L A R

[*] Newroz, Ağustos 2019…

[1] Henry Wadsvorth Longfellow.

[2] Uğur Küçükkaplan, Türkiye’nin Pop Müziği, Ayrıntı Yay., 2016

[3] Demir Küçükaydın, “Blues Boy, B. B. King’in Anısına”, 16 Mayıs 2015… https://demirden-kapilar.blogspot.com/2015/05/blues-boy-b-b-kingin-ansna.html

[4] “Sıfırdan Başlamak”, sözü ve müziği Jimi Hendrix’e ait uzun bir şarkı. Belki de kendi öyküsü…

Kolay mı? Peter Neal’ın ifadesiyle, “Jimi’nin ardında, parçalı ve oval bir biçimde de olsa, kendi olağanüstü ve kapsamlı hikâyesini bıraktığı açıkça görülür.”

Hepi topu yirmi sekiz yıl yaşamış olsa da etkisi yüzlerce yıl sürecek bir adam Jimi Hendrix. Amerika ve İngiltere’yi mesken tutmuşsa da kendisinin de söylediği gibi memleketi “bütün dünya” olan bir isimdi O. (Jimi Hendrix, Sıfırdan Başlamak: Benim Hikâyem, Çev: Avi Pardo, Domingo Yay., 2014.)

Yeri geldi aktaralım: “Müzik ve sanat öğrenimi görürken aynanın karşısına geçer Jimi Hendrix’in sahnedeki hâlini taklit ederdim. Ondan çok şey öğrendim, sadece şu lanet gitarı onun gibi çalamıyorum, aslında hiç çalamıyorum.” Bu sözler Queen’in efsane solisti Freddie Mercury’e ait. Bir efsane, kendinden sonra gelen bir başka efsaneyi etkilemişti...

Hendrix’in çocukluğu kendince eğlenceli ama bir o kadar da güç geçmişti. Hep bir yerlere kaçma dürtüsü onu bazen okuldan bazen de evden uzaklaşmaya itmiş. Kendisinden başka neredeyse kimsenin, özellikle de babasının Hendrix’in başarılı olabileceğine inanmadığını görüyoruz: “Babamın hayatta başarılı olacağıma ihtimal verdiğini sanmıyorum. Ben doğru olanı yapmayan bir çocuktum.”

Çalmayı ve akort etmeyi kendi kendine öğrendiği gitardan başka sarılacak hiçbir şeyi olmayan Hendrix, yirmilerine yaklaşırken babasına seslenir: “Ah baba, günlerden bir gün büyük ve ünlü biri olacağım. Başaracağım dostum.”

Hendrix’in “başarılı olacağım” diyerek yola koyuluşu sırtında gitarı, emir almaktan nefret ettiği için ve yaklaşan Vietnam savaşı yüzünden tam zamanında askerlikten ayrılışına denk düşüyor. Kafeler, kulüpler ve sokaklar onun gitarını “tıngırdattığı” ilk mekânlar: “Ben her zaman doğru yaklaşım içinde olursam bir gün yırtacağımı düşündüm. Çok uzun zaman aldı, zor koşullarda yaşıyordum, üç kuruş için bir yerlerde çalıyordum fakat bence değerdi. Ah, moruk! Başkalarının arkasında çalmaya bir yıl daha katlanamazdım.” Zaten o noktadan sonra kendi müziğini yazmaya ve çalmaya başlar. Müziği hakkında herhangi bir sınıflandırma yapılmasını da istemez. Her ne kadar rock’ın ve blues’un babalarından olsa da “kendi varlığımı yaratmaya çalışıyorum” dediği müziğini oluşturmaya koyulur: “Güzel bir notaya ulaşmak için bütün gece uğraşırım fakat şarkıcıdan çok bir gösteri ve performans sanatçısı olduğum söylenebilir. Benim için asıl önemli olan gitardır.”

O 1960’larda silkelenen ABD’nin ortamlarına dalarken; da karşımıza yapmak istediğini yapan, “zihnini özgür bırakan, özgürce akan” bir adam çıkıyor.

Bu hâli, o dönem pek çok insan tarafından eleştiriliyor, “plastik parmaklı muhafazakârlar” dediği kitle Hendrix’i bir ucube gibi görüyor, çoğunlukla da iğrenç buluyor: “Bizi iğrenç bulan bu insanlar aynı zamanda Joan Baez’in konserlerinde savaş karşıtı şarkılar söylemesini engellemeye çalışanlar. Ben hissettiğim gibi çalar ve hareket ederim. Bu bir gösteri değil, var oluş biçimi. Müziğim, aletim, sesim, bedenim, zihnimde tek bir eyleme dönüşür…” (Jimi Hendrix, Sıfırdan Başlamak, Çev: Avi Pardo, Domingo Yay., 2014.)

[5] “Anatolian Blues’un hikâyesini anlatır mısınız?” sorusunu şöyle yanıtlar Erkan Oğur: “Telvin aslında bir felsefe, hâlden hâle geçiş manasında. Bu felsefe tüm yaşam biçimleri, müzikler ve olaylarda geçerli. Telvin manasıyla hareket eden bir grup olalım istedim. Yaptığımız müzikler Anadolu folkloründen üreyen müzikler; bunların çoğunu da deyişler, nefesler, halk danslarının melodileri oluşturuyor. Onları Türkiye’de kendi müziğimizden haberi olmayan, yönü Batı’ya dönük insanların daha kolay anlayabilmeleri için blues’la özdeşleştirdim ve Anatolian Blues’a dönüştürdüm. Benim için Anadolu müziğinin içerik, mantık, yaklaşım, olaylar ve anlattığı şeyler açısından blues’dan farkı yok.” (Erkan Oğur, “Ağıtlarda, Deyişlerde Hep Blues’u Duyuyorum”, Radikal Hayat, 21 Eylül 2011, s.36.)

[6] 1925’te Mississippi’de Türkiye’de “ortakçılık” diye bilinen sistemle çalışılan bir pamuk çiftliğinde doğmuştu B.B. King.

Hayatın çevresine çizdiği istikamet pamuk tarlasında ırgatlık yapmaktı. Bir gitara tutunarak çıkmayı başaracaktı bu yazılı kaderden.

Henüz yolun başında olduğu yıllarda ucuz kurtulduğu bir kaza hem bir müzik efsanesinin yazılmasını hem de neredeyse kendisi kadar ünlü gitarı Lucille’in ismini kazanmasını sağlayacaktı.

Arkansas’ın Twist adlı küçük, çok küçük bir kasabasında buz gibi bir gecede sahne almıştır B.B. King. Ahşap kulübeden bozma mekân, bir varile doldurulmuş gazyağıyla ısıtılmaktadır.

B.B. King sahnedeyken dinleyiciler arasında bulunan iki adam kavgaya tutuşur, itişmede varil devrilir, yangın her yeri sarar, millet kendini güçlükle dışarı atar. B.B. King can havliyle dışarı çıktığında gitarını içeride unuttuğunu fark eder; gözünü karartır, içeri dalar ve gitarını son bir hamleyle kurtarır.

Daha sonra iki adamın kavgaya tutuşma nedeninin Lucille adında bir kadın olduğunu öğrenir ve o günden sonra gitarına bu ismi verir hep hatırlamak, hiç unutmamak için...

B.B. King, blues’un “doğal dinleyici kitlesi” olarak görülen Afro-Amerikalıların caz ve blues’dan uzaklaştığı yıllarda ayakta kalan ve müziğini geniş kitlelere dinleten özel bir isimdi. (Kanat Atkaya, “B.B. King’e Veda”, Hürriyet, 17 Mayıs 2015, s.6.)

Birçok ünlü müzisyene esin kaynağı olan Blues müziğin usta ismi B. B. King 89 yaşında hayata veda etti. Arkeoloji için piramitler neyse modern blues için B. B. King oydu

XX’nci yüzyılın en önemli blues insanlarından biriydi. Etkisi on yıllar boyunca farklı tarzlardaki müzisyenler üzerinde devam etti. Eric Clapton, David Gilmour dahil onlarca büyük isim ondan esinlendi

King, “Blues Mississippi’ye ait değildir, dünyada çok fazla sorun var ve sorun olan her yerde blues vardır” diyerek bu müziğin evrensel ruhuna da vurgu yapmıştır. (Mehmet Tez, “Blues’un Kralı Öldü”, Milliyet, 16 Mayıs 2015, s.6.)

[7] Uğur Hüküm, “… ‘Caz’ın Yüzyılı’nda Kısa Bir Yolculuk”, Cumhuriyet Hafta Sonu, 11 Nisan 2009, s.2.

[8] Selda Güneysu, “Cazın Kökeninde İsyan Var”, Cumhuriyet, 26 Eylül 2013, s.21.

[9] Üsteğmeni William J. Taylor’a göre, Elvis Presley savaşa inanmıyordu. İkilinin arasında geçen bir konuşmada Elvis “Üsteğmenim, dünyada neler oluyor” diye sormuştu. Taylor da “Her an savaşa çatışmaya gönderilebiliriz. Almanya, Ruslar için hedef değil ama (dönemin başkanı John F.) Kennedy, sert görünmek istediği için yine de savaşmak zorunda kalabiliriz” cevabını verdi. Bunun üzerine Elvis “Kimse Kore gibi bir savaş istemiyor. Bir politikacı sert görünmek istediği için dünyanın öbür ucuna giderek öldürülmek... Zaten biz burada ne yapıyoruz ki?” dedi. (“Soğuk Savaş Silahı Elvis”, Milliyet, 16 Ekim 2012, s.5.)

[10] Kurt Cobain’in hakkını verecek bir yazı yazmak kolay değil. Müthiş karmaşık bir kişilik ve dahi bir yeteneğin neresinden başlanır, nasıl geliştirilir ve neden sonlandırılır ki? Amerikan alternatif-grunge müziğinin liderlerinden Nirvana grubunun solisti Kurt Cobain’in ölümünden çok zaman geçse de ismi söylendiğinde tüyler ürperir ve dikkatler kesilir. Peki bu grunge kültürü nereden geldi, Kurt Cobain ve Nirvana onu nasıl yaşadı ve sonunda nasıl bitti? 1985 sonrası ve 90’ların başı Amerikan alternatif müzik adına hem büyük bir başlangıç hem de ölümcül bir son oldu. Washington eyaletinin Seattle şehrinde 80’lerde gizlice doğan bu grunge akımı, 70’lerin rock müziğinin gösterişliğine karşı bir tepki olarak çıkan punk-metal etkileşimli bir akımdı.

Grunge’ın ayırt edici özellikleri; çarpıtılmış elektro gitar tınıları, endişe dolu sözler, şarkı boyunca ciddi iniş çıkışlar ve gürleyen sesler… Yaşadığı depresyon ve uyuşturucu bağımlılığı yüzünden gördüğü ilgiden ve oluşturduğu sansasyondan bir türlü zevk alamayan Cobain, 5 Nisan 1994 yılında, daha 27 yaşındayken intihar etti. (Asya Robins, “Sonrasında Her Şey Değişti”, Radikal, 5 Nisan 2014, s.10.)

[11] Bob Dylan, Amerika’nın demokrasi götüreceğiz diye, işgal ettiği ve binlerce Vietnamlının ve Amerikan askerinin ölümüne neden olan Vietnam savaşına karşı çıkan Amerikan aydınlarının içindeydi. Kendi ülkesinin acımasız işgaline karşı çıkıyor ve Vietnamlıların yanında yer alıyordu. (Işıl Özgentürk, “Bob Dylan ve Direnen Liseliler İçin!”, Cumhuriyet, 16 Ekim 2016, s.13.)

O bir cüretti… O yalnızca halkın içinden çıkan kentli bir müzisyen olarak tarif etmek kifayetsiz kalır. O eşit derecede şair ve şarkı yazarı olarak görülür. Bu sebeple de Nobel Edebiyat Ödülü kazanması şaşırtıcı bulunmamalı…

60’ların başındaki başkaldıran kişiliği, sorgulayan karakteri ve Joan Baez ile yaşadığı tuhaf aşk ile dikkatleri hemen üzerinde toplayan Dylan, çağdaşlarından kolayca ayırt ediliyordu; derdini kestirmeden anlatan, zekâsını incelikle kullanan tarzı ile. Kimsenin ilgisini çekmeyen konuları bile son derece ekonomik kullandığı diliyle çok cazip kılıyor, folk kültürünün enerjisine entelektüel bir boyut katıyordu. (Murat Beşer, “Özgür Bir Ruhun İç Çekişleriyle Dolu Satırları”, Cumhuriyet, 14 Ekim 2016, s.15.)

Tam da bu noktada “Bir folk/rock ikonu ve şair olarak becerisini sorgulayacak değiliz. Dünyaca tanınan ve şarkıları hâlâ dinlenen bir yorumcudan söz ediyoruz. Fakat bütün bunlar Nobel Edebiyat Ödülü’nü almaya yeter mi?” (Meltem Gürle, “Geçmiş Ola, Mavi Gözlüm!”, Birgün Kitap, Yıl:13, No:501, 16 Ekim 2016, s.15.) sorusuna verilecek yanıt şudur:

“Bob Dylan’ı ödüle layık görmesi, ‘verecekse Dylan gibilerine versin’ denecek kadar yerinde bir seçim olmuş… Dylan’ın ‘Blowin’in the Wind’, ‘The Times They Are a-Changin’, ‘Masters of War’ adını taşıyan parçaları her savaş karşıtı eylemde söylenir hâlâ. Az şey mi bu? ‘Bob Dylan Nobel kazandı’. Bu tür bir cümle içinde Bob Dylan geçse de çok sıradan, çok alışılmış bir cümle. Dylan söz konusuysa doğrusunu yazmalıyız. Nobel Bob Dylan’ı kazandı.” (Mustafa K. Erdemol, “Nobel Umarım Seni Hak Eder Bob”, Birgün, 15 Ekim 2016, s.4.)

[12] “Daha ucuz koltukları olanlar ellerinizi çırpabilir misiniz? Onun dışında herkes, sadece mücevherlerinizi çıngırdırtsanız yeter,” diyen John Lennon, 8 Aralık 1980’de öldürüldü. 1960’larda kendisine nasıl öleceği sorulduğunda, “Büyük bir olasılıkla bir kaçık tarafından haklanırım” demişti; gerçekten de öyle oldu. Akli dengesi yerinde olmadığı iddia edilen biri tarafından, New York’ta kaldığı otelin önünde vuruldu.

Lennon’un sistem karşıtı taşlamalar ile barış ve sevgi güzellemeleri arasında gidip gelen şarkıları bugün dahi geçerliliğini koruyor ve sistemin bizi değersiz hissettirme çabasına rağmen, hepimizin ne kadar değerli, eşsiz ve ışık saçan varlıklar olduğumuzun altını çiziyor. Ve şöyle söylüyor bize, yıllar öncesinden: “Devrim istediğini söylüyorsun/ Hemen başlamalıyız buna/ Ayağa kalk/ Ve sokaklara çık!” (“Siz İsterseniz Eğer, Savaş Biter…”, Özgürlükçü Demokrasi, 12 Aralık 2016, s.12.)

[13] “Batı’daki rock müziği akımının temelde dayandığı ritim, endüstri toplumunun ritmidir. Rock ritmiyle fabrika ritmi arasında hiçbir fark yok. Bir fabrikaya gir, rock ritmini orada çok rahat duyabilirsin. Bu müziğin fabrika endüstrisi altyapısından üretildiği, onun ritmi olduğu bence kesin. Muhtevasına gelince şu nokta rol oynuyor: biraz önce değindiğim şey, bu müziğe sahip çıkanlar, onu kapalı, yani istikbali olmayan çocuklar. Bu toplumu bir inkâr projesini işliyorlar kendi ölçüleri içerisinde senin dediğin gibi aşk oluyor, sevgi oluyor, cinsel özgürlük oluyor filan. Yalnız şu noktaya dikkatini çekerim, liberal burjuva toplumunun nihai aşamasında bunlar zaten vardır. Yani liberal burjuva toplumunun son aşamasında aile dağılır, serbest aşk gündeme gelir, batı bu aşamaya hemen hemen varmıştır. Onun için çocukların savundukları şeyler zaten olmayan yasak olan şeyler değil. Yalnız çocuklar, bunları daha açık, orta yerde yapalım diyorlar, aradaki fark budur.” (Attila İlhan, Röportaj, Yeni Olgu Dergisi, 1985… Belgin Sarmaşık (derleme), Attila İlhan: Açtırma Kutuyu, Röportajlar-2, Bilgi Yay., s.206-219, 2005.)

Ayrıca bir zamanlar Küba’da başta Beatles olmak üzere rock müziğe de ‘karşı devrimci’ muamelesi yapılıyordu. (Sefa Kaplan, “Küba’da Beatles Yasağı Sona Erdi”, Hürriyet, 19 Ağustos 2011, s.7.)

[14] Dünyanın efsane grubu The Beatles’ın 1960-1969 yılları arasında kuruldu, dağıldı, en önemli üyelerini kaybetti derken 1962’den bugüne 2 milyar albüm satmayı başaran The Beatles’ın tek rakibi ise 2.5 milyar adetlik satışla İncil. Yani bir başka deyişle İsa...

29 Temmuz 1966’da John Lennon bu geleceği görmüş gibi şu cümleyi kurmuştu: “Şu an İsa’dan daha popüleriz. Rock’n Roll mu daha önde, Hıristiyanlık mı bilmiyorum...” (Şebnem Turhan, “Tek Rakibi İncil!”, Hürriyet, 19 Temmuz 2014, s.15.)

Gerçekten de yüzyılın neredeyse bir fenomeni olan Beatles, bir müzik grubunu da aşarak, yıkılması imkânsız bir marka hâlini almıştır.

Grubun elemanları arasında hiç kuşku yoktur ki ilk akla gelen isim: John Lennon’dur. Usta müzisyen, Beatles sonrası da yaptığı solo çalışmalar ve eylemci kişiliğiyle müzik dünyasında yüceleşmiştir. “Savaşsız ve sömürüsüz” bir dünya ideali için müziğiyle mücadele bayrağını açan John Lennon’u, 1980’in Aralık ayında bir suikast sonucu yitirecektik. John Lennon, bu dünyadan ayrı kalsa da yaptıkları hâlâ günümüze ışık tutuyor.

Beatles denilince akla gelen ikinci isim ise George Harrison’dır. Grubun dağılışından sonra yaptıkları da dahil edilirse Harrison ismi gitarcılar arasındaki mahareti ile öne çıkar. Grubun Lennon’dan sonra akla gelen ismi sadece Harrison değildir, hatta davulcu Ringo Starr birçok kişiye göre hatırlanma bakımından Harrison’u da geçer. Grubun ABD’ye gidişinde kadroya katılan Ringo Starr, her ne kadar “Beatl” sayılmasa da öne çıkar. Starr’ın müzisyenliğinden çok sempatik kişiliği de akılda kalmasını sağlayacaktı.

Bütün bu elemanlar arasında en son akla Paul McCartney’dir. Diğer üç elemana göre o soğuk görüntülü, kibirli, samimiyetsiz gibi tanımlarla akla gelecekti. Beatles dağılırken Lennon’la didişmeleri belki bu yargıya sebep olacaktı. McCartney’in, Lennon kadar politik bakışı olmasa da söz yazarlığı ve besteciliği hiç de yabana atılamaz. Beatles klasiği “Yesterday”i ona borçluyuz. 1982 yılında Stevie Wonder’la seslendirdiği “Ebony And Ivory” şarkısında piyanonun beyaz ve siyah tuşlarının birleşimindeki armonik uyumu kasteden metaforu ile ırk ayrımını eleştiren yüksek yapılı bir anlatım çıkartacaktı.

Şimdilerde İngiliz kraliyet ailesi ona “Sir” unvanı bahşetse de McCartney, İrlanda kökenli bir ailenin çocuğu olarak doğmuştu. (“Beatles’ın En ‘Kibirlisi’ mi?”, Aydınlık, 10 Ocak 2015, s.16.)

[15] “Fransa’nın ulusal ikonlarından biri olarak kabul gören, has rock’n roll müziğin son temsilcisi Johnny Hallyday 5 Aralık 2017’de hayata veda etti.” (“Rock’n Roll’un Son Kalesiydi”, Cumhuriyet, 7 Aralık 2017, s.17.)

 http://gaziantephaberler.com/koseyazisi/blues-caz-rock-ve-otesi-yazisi-10974.html

3.12.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR