BİR TATİL HATIRASI

BİR TATİL HATIRASI

          

 

 

Tekneyle, feriyle deniz derya dolaşmaları pek sevmem.

Deniz yüzmek içindir. Bir de karşısına geçip hayal kurmak için.

'Dalgacı Mahmut'luk için iyidir dalgalar.

Denizden babam çıksa yerim diyen yamyamlardan da değilim.

Arada balık yerim ısgarada çupuraki ya da barbunaki olursa.

Geçen yaz sonuydu.

Önce Karaburun sonra Bodrum civarlarında vakit kaybettikten sonra Türkiye'de  bilmemkaç yıldızlı otellerden birinin loş koridorlarında ya da şezlong ormanı plajlarında bir sayı olmak istemiyorsan burda sana  tatil haram  diyerek vurdım sırtçantamı sırtıma ve Bodrum limanına gelen ilk feriye attım kendimi.

Nereye gidiyor bu diye sormadan.

Çökertme'nin, Bitez'in efsunu 'Halilim' türküsünde kalmış.

Zeybek,  bu türkünün ritmiyle ellerin kaldırıp dizini yere vurduğundan bu yana çok sular akmış köprülerin altından.

Kolay para kazananların yüzsüzlüğüne hiç dayanamıyorum.

Hele başkalarının emeğini cepleyenlere hiç.

Bitez'de kaldığım bilmemkaç yıldızlı otel odasının köşeleri tozlu, ayakyolu lağım, çarşafları  kurutma makinesi kokuluydu.

Amerika'ya yerleştiğim zaman ilk işim arka bahçeye çamaşır ipi germek oldu.

 

Doğaya tapınılan dinlerden biri benim olsaydı güneş ve denize tapınırdım.

Ama her denize değil.

Ege'ye..

Mare Nostrum.. Bizim Deniz.

Romalılar Akdeniz'e dermiş.

Benimki Egedir.

Onun mavisi maviler ötesidir. Güneşi de güneşler.

 

Bindiğim Feri Kos'a vardı 55 dakika sonra. Ordan aktarmayla Patmos adasına geçeceğim.

Feri saatine daha vakit var.

Çarşı içinde bir yemek yerim dedim. İki tek atarım ve maviye, güneşe sonra bir defa daha bakarım. Ya da taparım.

 

Çarşı içinde Defterdar Camii'ni görünce biraz alabora oldum.

Minicik ama çok güzeldi.

Hayır, yanık değil, yıkık değil, yağmalanmış, talan edilmiş de değil.

Küçük bir minaresi var yanda.

Pırıl pırıl.

Yanında bir şadırvan.

O da pırıl pırıl.

 

Olabilir dedim. Yani bir cami kalmış yakılıp yıkılmadık.

Gökçeada (İmbros) ta ve İzmir'de yakılıp yıkılan kiliseler gördüğümden aynı şeyi burda da beklemekti kusurum.

 

Patmos'a gidecek feri iskelesine yürürken bir cami daha kesti yolumu.

Aynı durum.

Defterdar camii 1724 yılında inşa edilmiş.

Şimdi 2013 deyiz. (Yani o gün itibarıyle) İki yüz küsür sene bu camiyi birileri yuğmuş temizlemiş. Saygıyla.

Yunanistan Osmanlı egemenliğine ilk başkaldıran ulustur.

1832 de İstanbul Antlaşmasıyla bağımsızlığını ilan etti.

Ama onsan sonra hala Osmanlılık belki kimse farketmeden devam etmiş bu topraklarda. Özellikle adalarda.

 Bunu dört buçuk saatlik deniz yolculuğundan sonra Patmos'a ayak basınca garip bir şekilde hissettim.

Bu insanlar ne Yunanlı ne Osmanlıydı. Adalıydı.

Ama Osmanlıydı sofralar.

Bitez'de kaldığım otelde hiç tanımadığım, tadına aşina olmadığım yiyecekler kondu masama. Bu ne abi dedim garsona. Dur patronu çağırayım dedi. Patron da 'izah etti'. Müşterilerimizin çoğu İngiliz de efenim. İngiliz damak tadına uydurduk yemeklerimizi.
Hımmmm. Ben İngiltere'de 3,5 yıl yaşadım. 'Onlarda damak tadı yoktur aslında ama olsa bile bu değildir', tarışmasına girmedim. Aklıma koydum sabahın burdan alıp başımı gitmeye.

Ayak bastığım Patmos,  kuşbakışı görünüşünden farklı bir yer. İoania'nın altını üstüne getiren depremlerle oluşmuş bir yüzer toprak parçası değil. İnsanlı bir vatan parçası. Adalılar adalarından başka hiçbir yere ait değil genellikle. Bunu Kıbrıs'ta farketmiştim.

Bir şair vardı Türk kesiminde. Şiirinde 'Kıbrıslıyım, bunun altını çizerim' diyordu.

Patmoslu da öyle.

Yoksul bir vatan parçası. Dindar da.

Ama herkes Patmoslu.

Kendi ülkesi daha da yoksul olan Srilankalılar, Bengladeşliler, Moldovyalılar çalışmaya gelmiş adaya.

 

Genellikle adalıların çoğu gibi iyi huylu, güleç,  mavi ve güneşle  birazcık mayışmış insanlar.

Sundurmalarda başı örtülü dezzemler laflıyor.

Yine başı örtülü ama renkli eşarplı taze gelinler ellerinde dantelli örtülü tepsilerde kahve getiriyor. Türk kahvesi Grek kahvesi tartışması yok aptal aptal.

Kahve falıma da baktılar ama Rumcam kıt olduğundan 'kala..kala' lafından fazlasını anlamadım. Bir de 'ela' dediler yoldan geçerken.

Dedemin mandolinle çaldığı o Rumca şarkıyı hatırlattılar bana.

'Ela mazi moy mono mia..'

 

Otelim Grikos koyunda.

Dünya güzeli bir koy burası.

Milyon yıllık bir pırıltıyla eğiliyor önünüzde.

 

Arada  otobüsle skala'ya (iskele) gidiyorum.

Araba kiralamadım orayı burayı (özellike de tepedeki Manastır'ı) gezeceğim diye denizden uzak kalma korkumdan. Önceleri taksiyle gittim. Avro hesabı pahalı geldi. Üstelik insanlara karışmak istedim. Otobüs tam bana göreydi. Şöför sigara içmese daha da harika olabilirdi gerçi.

 

Kent merkezinde bir Yorgi var.

Lokantanın ve otelinin sahibi, aşçısı, garsonu, kasiyeri...

'Ela halemu .. sana barbunaki yaptım var yanında çoban salata' diyor. 'Oozu da var mı ? ' diyorum. Ayıpsın bakışı fırlatıyor.

 

Bir adam oturuyor otelin avlusunda her gün. Kafa çekiyor. Keyif binbeşyüz.

Konuşuyruz. Hepsi İngilizce ve biraz Türkçe biliyor.

'Are you on vocation?' (Tatilde misiniz) diye soruyorum. 'Yok' diyor, 'çalışıyorum'

'Aaa, öyle mi? Nerede?'

'Burda' diyor.

'Ne iş yapıyorsunuz?'
'I am the manager' (Müdürüm) diyor.

'Size Türkçe-İngilizce bilen bayan bir yardımcı lazım olursa haberim olsun' diyorum.

Çupurakiler kılçıklarından ayıklanmış. Mis gibi kokuyor. Çiftlik değil.

Bu kılçıktan ayıklama işini en güzel Rumlar yapar.

 

Bir otobüs gezintisinden sonra şu satırları karalıyorum:

 

<<<Dün otobüsle Grikos'dan (otelimin olduğu köy) Skala'ya (iskele) gittim yine. Dwarfizm olarak bilinen genetik hastalıktan mustarip adam da aynı ötobüsü bekliyordu durakta. Alçak bir duvarın üzerine ilişmiş dünya güzeli bir genç kız vardı otobüsü bekleyen. İpek siyah saçlar belinden aşağı, kocaman grek gözler ve fildişi bir ten.

Kızın kulağında IPod kulaklıklar.

Kalimeralaştılar.

Adam gitti kızın yanına oturdu ve ikisi birden inanılmaz güzellikte Rumca bir şarkı söylemeye başladılar.

Çok ilginçti seyretmek bu düoyu.

 

Dönüşte skalada otobüs beklerken yine karşılaştım adamla.

Bu defa zahmetsiz selamlaştık. Çok iyi ingilizce konuşuyor. Bana nereden geldiğimi sordu. Anlattım. Amerika'da yaşamış uzun yıllar. 'Amerikalılar çok iyi insanlar' dedi. İlişilmeme, kendi haline bırakılma hakkından (the right to be left alona) söz ettiğini anladım.

 

'Entertainer' olduğunu söyledi ve anlamam diye de 'show biz' diye açıkladı. Ne tür dedim. Singer (şarkıcı) olduğunu, Grek şarkılar söylediğini anlattı.

 

Patmos'da doğmuş.

Büyük babası büyütmüş. Demedi ama muhtemelen anne babası utanıp bırakıp gitmiştir adada onu cüce doğduğu için.

Oysa ne yetenekli ve zeki ve zarif biri.

Büyük baba yadigarı evde yaşıyor.

Emekli olmuş Amerika'dan.

Otobüs gelene kadar lafladık. Sonra herkes kendi koltuğuna gömüldü.

En azından tekrar karşılaşırsak gözlerimizi kaçırmayacağız.

Üstelik isimlerimizi de öğrendik.

Onun adı Mikis. Bizim Theodorakis ile adaş.

Unutmak mümkün değil yani.

 

Bu sabah taksiyle gittim skalaya. Ordan civardaki adalara giden tekne turlarına katılayım dedim. Burası çok ıssızlaştı. Ama ne yazık hava kötü diye tur yapılmıyormuş. Geri döndüm.

Otelde bir çocuk var, Leni.

Londra'da yaşıyan bir Yunanlı ailenin oğlu. Sekiz yaşında sanırım. Onunla, dile gelmemiş gizli bir ittifakımız var. Lokantadan salam çalıp sokak kedilerini besliyoruz. Beş kedi var. İkisi kara kedi. Biri tekir, biri sarman, biri de be-je-ke-li bir yavru.

Leni'ye adaletli paylaşımın önemini anlatmama gerek kalmadı. Hemen kaptı vaziyeti.

Bu konuda çok titiz.

Arsızlık yapanın kafasına küçük eliyle bir tane konduruyor.

 

Geriye kaldı iki gün.

Salı günü Simi'ye yolcuyum, ordan da Datça ve Akkaya.

 

Bu sabah düşündüm kendi kendime face de paylaşılanları okurken.

Bana, 'en........' lerden , en müslüman, en laik, en atatürkçü, en liberal, en komünist, en sosyalist, en anti-emperyalist lazım değil, sadece vicdanlı insan lazım.

 

Onun da ne olduğunu değil de, ne olmadığın yazayım bizim raconda:

• Vicdanlı insan yalnız kendi dinindekinin ya da mezhebindekinin, ırkındakinin, milliyetindekinin öldürülmesine ağlamayan insandır.

• Vicdanlı insan, ülkesinin insanları üzerine, ona muhalefet ediyorlar diye göz yaşartıcı gaz, tazyikli su sıktırmayan, toma sürdürmeyen insandır.

• Vicdanlı insan Suriye'de sarin gazını benim katillerim değil, senin katillerin kullandı tartışmasına girmeyen, kim kullanırsa kullansın üzerine hışımla yürüyen insandır.

• Vicdanlı insan, Mısır'da Mursi taraftarları 45 kilise yaktı haberine, tahrik vardır diye omuz silkmeyen (ve daha birileri 'tah...' etmeden '...rik 'olmayan) insandır.

• Vicdanlı insan Gezi olaylarında devlet güvenlik kuvvetleri tarafından katledilen gençlere 'çapulculardı zaten' deyip, Rabia'da Mısır güvenlik kuvvetleri tarafından katledilen dünyalar güzeli Esma için TV de gözyaşlarıyla, hıçkırıklarla şov yapmayan insandır. Ve bu tip gelgeç politikacıları omuzlarda taşımayan insanlardır. Dininiz, ideolojiniz, siyasi görüşünüz sizin olsun. Çünkü vicdan işlemiyorsa, geri kalan bizim buralarda dediğimiz gibi 'truck load of horse manure' dür. (Kamyon dolusu at gübresi)

 

.

20.02.2016 (Hale KORAY)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR