AKADEMİA’NIN “METAMORFOZ”U: “BAŞKAN”IN “ÜNİVERSİTELER”İ

AKADEMİA’NIN “METAMORFOZ”U: “BAŞKAN”IN “ÜNİVERSİTELER”İ

“Bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar.”[2]

 

“Değişim” kavramıyla ilintili pek çok terim var. “Değişim” (change) örneğin, bir kendiliğin bir hâlden bir başkasına geçişini betimleyen nötr bir terim. Değişim betimleyicinin meşrebine göre, iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz olabilir, ancak beklentilerde aşırı bir kırılma yaratmaz. Bir başka deyişle değişim, bir kendiliğin içerdiği olasılıklardan birine tahvilidir. Ağacın meyveye durması, bir değişimdir örneğin, bir bebeğin büyümesi, kişinin yaşlanması da öyle…

Değişime olumlu bir değer yüklüyorsak eğer, “gelişme”den (development) bahsederiz. Gelişme de nihayetinde, bir kendiliğin süreç içinde kendi potansiyelini açığa çıkarmasıdır. Bunun için dışarıdan bir destek alabilir, ya da almayabilir. Gelişmenin iktisada münhasır bir başka tanımı, “kalkınma”dır.

Bir şeyin biçim, dış görünüş ya da işlev itibariyle değişmesine ise “dönüşüm” (transformation) denir. Örneğin neoliberalizmin kamusal kurumlar olan üniversiteleri dönüştürerek özel sektörün hizmetine verdiğini söyleyebiliriz.

Ama bir kendiliğin, biçim, dış görünüş ya da işlevin ötesinde, tözsel olarak değişmesine, kendisinden başka bir şeye dönüşmesine “başkalaşım” (metamorphosis) deriz. Bu kavramı biyoloji alanından edebiyata aktaran ise, Franz Kafka’nın bir sabah hamam böceği olarak uyanan Gregor Samsa’sı olmuştur.

Sanırım AKP’nin üniversitelerini tartışırken en açımlayıcı terim bu: Metamorfoz/başkalaşım

Gözünüzden kaçtı mı, bilmiyorum. YÖK 2018’de bir kararla “Fransızca eğitimi veren bölümlerin yarısının kapatılacağını” açıkladı.

Neden mi? Hayır, bölümlere talep olmadığından, ya da yeterli öğretim elemanı olmadığından, ya da bu bölümler uluslararası sıralamalara giremediğinden falan değil. Zaten YÖK böyle şeyleri fazla sorun edinmiyor.

Örneğin, Ocak 2019 tarihinde öğretim elemanı ve öğrenci yokluğu nedeniyle 979 bölümün kapatıldığı açıklandı.[3] Bir başka deyişle, Türkiye üniversitelerinde 979 bölüm, kim bilir nice yıldır boş boşuna açık durmuş… Planlamayı kim yaptı, kim denetledi, kamu kaynakları boşa harcanmasının sorumlusu kim, diye soran olmamış yıllardır.

YÖK’ün “uluslararası sıralama”yı da pek dert edinmediği, belli. Örneğin şu haberden: “AKP dönemindeki akademik çöküş hız kazandı. Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) da işbirliği yaptığı İngiliz derecelendirme kuruluşu Quacquarelli Symonds (QS) sıralamasına göre ilk 500’de hiçbir devlet üniversitesi yer alamadı. Alan bazlı değerlendirme de yapılan listede, devlet üniversiteleri tek tek başarılı oldukları alanlarla yer aldı. Ancak başarılı oldukları alanlar ise bir elin parmaklarını geçemedi. ODTÜ mühendislik, Hacettepe tıp alanında öne çıksa da 5 yılda bu üniversiteler de en az 100 sıra geriledi.”[4]

Yani sorun öğrenci/öğretim elemanı yokluğu ya da kalite sorunu değil.

Peki, o zaman ne oldu da YÖK durup dururken ülkedeki Fransızca bölümlerin yarısını kapattı, dersiniz?

Gayet basit: Fransa’da aralarında eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, üç eski başbakan, Yahudi ve Hıristiyan cemaatleri temsilcileri ve yazarlar da bulunan 300 imzalı bir bildiri yayınlanmıştı. Bildiride “şiddete çağıran ve Yahudi karşıtı içerikleri” nedeniyle Kur’an’dan bazı ayetlerin çıkartılması isteniyordu. Bildiri, tahmin edilebileceği üzere Tayyip Erdoğan’ı öfkelendirmişti…

İşte YÖK, bu durumdan vazife çıkartıp Fransız Dili ve Edebiyatı ve Fransızca öğretmenliği bölümlerin yarısını kapatacağını açıkladı![5]

İşin korkunç yanı kimse, ancak Diyanet’i ilgilendirebilecek bir konuya YÖK neden, hangi yetkiye dayanarak müdahale ediyor, diye sormadı/soramadı.

Bu küçük, ama önemli olay, aslında bugün Türkiye’de üniversitelerin sorunlarını tartışmanın tam zeminini oluşturuyor.

Keşke bugün neoliberal üniversite modelinin, üniversiteleri piyasa aparatlarına dönüştüren sermaye siyasalarının eleştirisine ayırabilsek zamanımızı. Hatta keşke kapitalizmin Keynes’ci paradigmasının damgasını vurduğu 20. yüzyıl üniversitelerinin nasıl kapitalist sistem ile nasıl uyarlı olduğunu tartışabilseydik… Sosyalistlerin, devrimcilerin “özerk, demokratik, bilimsel (ve anadilde) eğitim” talebinin yeterliliği, alternatifleri üzerine kafa yorsaydık…

Keşke bu ülkede “üniversite” diye bir şey kalmış olsaydı da…

Aslına bakılırsa, Türkiye’de üniversitelerin “hiç”liğe dönüşmesinin, ya da başkalaşımının miladı gerilere götürülebilir. Genel eğilim, bu tarihi 12 Eylül mamûlatı YÖK’ün kuruluşuna dek sürmektir.

Ancak, sanırım öldürücü vuruş, Fethullahçı darbe girişiminin ardından yayınlanan bir KHK ile rektör atamalarının doğrudan Cumhurbaşkanı’nın yetki alanına taşınması oldu. 29 Ekim 2016 tarihli ve 676 sayılı KHK ile Rektörlük seçimleri kaldırılmış, devlet üniversitelerinde “Rektör YÖK ün önerdiği üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanır” hâle getirilmişti. Vakıf üniversitelerinde ise rektör, “mütevelli heyetinin YÖK’e teklifi üzerine YÖK’ün olumlu görüş vermesi hâlinde Cumhurbaşkanınca atan”acaktı. Bitmedi: “OHAL KHK’si ile üniversitelerdeki rektör seçimlerini kaldıran Erdoğan, şimdi de uyum KHK’si ile önce rektör atamasında YÖK görüşünü, ardından da profesör olma şartlarını kaldırdı. Tek yetkilinin Cumhurbaşkanı olduğu sistemde, rektör atamaları kriterleri yeni Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlendi. Yeni sistemde rektörlük için “profesör olarak en az üç yıl görev yapmış olmak” şartı ve en fazla 2 dönem görev yapma sınırı kaldırıldı. Kararnamede üniversite yönetmek için şartlar sadece 4 yıllık üniversite mezunu olmak, kamuda veya uluslararası kuruluşlarda en az 5 yıl çalışmış olmak ile sınırlandırıldı. Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın yapacağı atamalarda YÖK üyeleri için de aynı şartlar yeterli görüldü.”[6]

Evet, artık rektörler, tek seçici, cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Dahası, kendi “domain”lerinde muazzam yetkilerle donanıyorlar. Bu durumda, konumlarını muhafaza edebilmek için gözlerini tek merciye, saraya dikiyorlar.

Peki, nasıl insanlar, cumhurbaşkanının atadığı rektörler? İşte “yeni” Türkiye’nin “yeni” rektörlerinden bazıları:

“İslâmî olarak Cumhurbaşkanı’na itaat etmek farz-ı ayındır. Karşı gelmek de harpten kaçmak manasında haramdır” sözlerini sarf eden Harran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ramazan Taşaltın...

Kardeşini önce öğretim görevlisi yapıp sonra müdür yardımcısı görevine getiren Siirt Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Murat Erman...

Akademisyenlere cüppe yerine sarık öneren Artuklu Üniversitesi Rektörü Ahmet Ağırakça...

Kızlarını, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Dişçilik Hizmetleri bölümüne öğretim görevlisi kadrosuyla atayan İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Rektör Yardımcıları...

Bir kadınla tokalaşma için ”ateş tutmaktan daha korkunç” ifadelerini kullanan Adıyaman Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Talha Gönüllü...

Taşeron firma üzerinden işçi olarak işe aldığı öğrencisini Kıbrıs’ta düzenlenen işbirliği toplantısına getiren ve sonrasında da öğretim üyesi kadrosuna geçirerek okulda ders vermesini sağlayan Gümüşhane Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Halil İbrahim Zeybek...

“Benim için kadro istemeyi düşünüyor musunuz?” sorusuna, soruyu soran akademisyeni ihraç listesine yazarak cevap veren ama kız kardeşine özel kadrolar açan Munzur Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ubeyde İpek...[7]

İstanbul Bağcılar Müftülüğü’nün düzenlediği bir etkinlikte, “Eskiden kul hakkı denildiğinde titrerdik… Şimdi insan hakları diye bir şey getirdiler. Kadın hakları ve çocuk hakları, işçi hakları, hasta hakları diye,” ifadesini kullanan İzmir Katip Çelebi Üniversitesi rektörü Saffet Köse... [8]

“Teyze kızı, amca kızı, hâlâ kızı, dayı kızı hepsi caiz olan evliklerdir…” “Evlerimizde insanlara bağlı melekler ve şeytanlar var…” “Cenabı Allah dilerse günahsız çocukların ruhunun yukarıya taşındığını gösterebilir…” “Çırılçıplak yıkanmak mekruh görülmüştür. Çünkü o hâlde olmak iyi değildir… Peki ne yapacak? Göbeğinin altından şortunu çıkarmadan yıkanacak. Son anda onu çıkarıp durulanacak. Ama hiç hayatta çıplak olmayacak diye bir şey yok. Hiç çıplak olmazsa bu adam nasıl kendini temizleyecek, mümkün değil, buna dikkat edecek,” yollu “fetvalar veren Gaziantep İslâm Bilim ve Teknoloji Üniversitesi rektörü, eski tele-vaiz Nihat Hatipoğlu…[9]

Bu örnekleri gülelim diye vermiyorum. Çünkü hiç “güldürecek” konular değiller. Tersine, şu an Türkiye üniversitelerindeki çürümenin boyutlarına tanıklık ve çürümenin/başkalaşımın iki asli boyutuna işaret ediyorlar. Bunlardan üniversite kadrolarının giderek liyakate değil, eş-dost kayırmacılığına (nipotizm) bağlı ilişkilerle doldurulmakta olduğu… İkincisi ise, üniversitelerin mutlaka, ama mutlaka seküler olması gereken bilimsellik anlayışından hızla “dinsel” bir zemine doğru kaymakta olduğu... Yani bilimsel zeminden hızla uzaklaşmakta olduğu…

 

“Ali Baba’nın Bir Çiftliği Var…”

 

İlkinin örnekleri rezilane denilebilecek kadar çok. Hemen birkaçını sıralayayım:

  • Örneğin, “Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Celalettin Vatansev, dekan olunca erkek kardeşi, oğlu ve eşini aynı üniversitede işe aldı. Vatansev ‘in işe aldığı kardeşinin başvuru yapan 6 aday arasında 4. sırada olması dikkat çekti. Dekan, uzman doktor eşini de Yard. Doç. olarak atadı.”[10]
  • Örneğin, Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi Rektörü Murat Türk’ün görev yaptığı 2014’ten bu yana, eşi Zeynep Türk’ü İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ne dekan vekili, akrabası Sabri Ulukanlı’yı rektör yardımcısı, Ulukanlı’nın biyolog eşi Zeynep Ulukanlı’yı Mimarlık Fakültesi dekan vekili, yine akrabası Bülent Öz’ü Sosyal Bilimler Enstitüsü müdürü, Öz’ün eşi Ayşe Tülin Öz’ü Sağlık Bilimleri Yüksekokulu Müdürü olarak atadığı; ayrıca eşinin maliyede çalışan dayısı Savaş Dündar’ın Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanı, kuzeni Behçet Dündar’ın da Erzin Meslek Yüksekokulu Müdürü olarak görev yaptığı iddia edildi.”[11]
  • Örneğin, “Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Vahap Engin Gülal, Jeodezi Anabilim Dalı kadrosundayken Ölçme Tekniği Anabilim Dalı’nda tek kişilik kadro ilanı verdirterek Almanca şartı koydurttu. Doktorasını Almanya’da Hannover Üniversitesi’nde yapan ve tek Almanca bilen profesör şartını sağlayan kişi olan Gülal, açtırdığı tek kişilik kadroya kendisi yerleşti. İnşaat Fakültesi Harita Mühendisliği Bölümü Ölçme Tekniği Anabilim Dalı, Almanca ders dinleyebilecek ya da ders açılabilecek bir bölüm de değil.”[12]
  • Örneğin, Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Hüseyin Özcan’ın, “dekanlık görevinin yanı sıra, İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Anabilim Dalı Başkanı, Kamu Hukuk Bölümü Başkanı, Özel Hukuk Bölümü Başkanı, Milletlerarası Hukuk Anabilim Dalı Başkanı, Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalı Başkanı sıfatları ile görev yürüttüğü öğrenildi.”[13] Dekanın her bir görevi için ayrı ödenek aldığını belirtmeye gerek var mı?
  • Örneğin, Pamukkale Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi’ne alınacak öğretim üyesi için, “UVB ışığının neden olduğu epidermal hücre hasarında mezenkimal kök hücre tedavisiyle ilgili çalışması olmak”, koşulu yer alıyordu. Tesadüfe bakın ki koşulları karşılayan tek kişi, AKP milletvekili Şahin Tin’in yeğeni Yasemin Tin’miş![14]
  • Yine Pamukkale Üniversitesi’nden: Denizli Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulu Gıda İşleme Bölümü Gıda Teknolojisi programına alınacak öğretim elemanı için çıkartılan ilanda “Su Ürünleri Mühendisliği lisans ve Su Ürünleri Temel Bilim alanında tezl, yüksek lisans bölümü mezunu olmak ve PCR, Real-time PCR, Western Sistemleri, DNA Dizileme ve Yeni Nesil Dizileme Sistemleri sertifikalarına sahip olmak” koşulu getiriliyordu. Ve işe bakın ki müracaatlar arasında bu koşula sahip tek kişi, Tıp Fakültesi Dekanı Osman Çiftçi’nin eşi Bedriye Çiftçi idi!
  • Örneğin, Kasım 2018’de Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi’ne Rektör olarak atanan ve üniversitedeki kadrosunu, kendisinin de Yönetim Kurulu üyesi olduğu Türkiye İmam Hatipliler Vakfı’ndan (TİMAV) kuran Prof. Cem Zorlu. Zorlu, TİMAV Yönetim Kurulu Başkanı Ecevit Öksüz’ü üniversitede genel sekreter yapmış. Tesadüfe bakın ki, bu görevlendirmeden 4 gün sonra Zorlu’nun oğlu, Öksüz’ün kurumsal iletişim direktörü olduğu özel bir holdinginde işe başlamış![15]

Yalnız kendine çıkar sağlamak ya da eş-dost, akraba kayırmacılığı değil, yalnız milletvekillerine, bakanlara “tabasbus” değil[16], kayırmacılık, öğrencilere dek uzanıyor:

  • Örneğin, Ankara Üniversitesi Rektörü Erkan İbiş’i tanımayanız yoktur. Cumhurbaşkanı’nın teveccühünü kazanan bu zat, Üniversiteyi, belgelenmiş bir dizi usulsüzlük[17] ve mali zarara[18] sokmasıyla, akademisyen kıyımına uğratmasıyla bilinir. Ancak rektör İbiş eli öylesine yükseltmiştir ki, kontenjanlarda ve yatay geçiş başvurularında yaptığı bazı değişikliklerle, örneğin yatay geçiş kontenjanını yükselterek Başkent Tıp Fakültesi 3. sınıfta okuyan oğlu Can İbiş’in, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne geçişini sağlamıştır.[19] Tabii bu arada, rektörün bu olayı eleştiren tweet’lere erişim yasağı getirmesi de cabası![20]

Üniversitelerde Cumhurbaşkanı tarafından atanan rektörlerin bilgisi ve imzasıyla yapılan bu atama ve görevlendirmeler, birer rastlantı ya da AKP eski milletvekili Mehmet Metiner’in dediği gibi “ayet gereği” değildir. İktidar ile uyum içerisinde çalışan (zaten üyelerinin hemen tümü C. Başkanı tarafından atanmış[21]) YÖK, akademik kadroların göreve getirilmesinde akademik liyakati güvence altına almaya yönelik uygulamaları birer birer kaldırarak, üniversiteleri iktidarın kadrolaşmasına açmaktadır. Akademik terfilerde asgari dil puanının sürekli düşürülmesi, sözlü sınavın ağırlığının arttırılması[22], ayyuka çıkan “eş-dost-akraba atamaları”nın pek azının YÖK tarafından incelemeye alınması… bu durumun göstergelerindendir…

 

“Yerli ve Millî” Üniversiteler…

 

Cumhurbaşkanı adet edindi, fırsat düşürdükçe, üniversitelerin yeterince “yerli ve millî” olmadığından dem vuruyor.

Örneğin, Boğaziçi Üniversiteliler Derneği’nin (BURA) 14. Olağan Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada şunları söylemişti: “…Bununla birlikte Boğaziçi Üniversitemizin bizim gönlümüzden geçen konuma ulaşamadığını da belirtmek durumdayım… Çünkü bu üniversitemiz, biraz önce Mevlana Hazretleri’ne atıfla ifade ettiğim hususta açıkçası biraz zayıf kalmıştır. Bu ülke ve bu milletin değerlerine yaslanamadığı için küresel bir marka hâline gelme çabalarında da hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır. Üniversitemizin temelinin yabancı bir eğitim öğretim kurumuna dayanıyor olması bu zemine oturmasına asla mani değildir...”[23]

Tayyip Erdoğan, “yerli ve millî”den ne anladığını ise, 2019 Prof. Fuat Sezgin Yılı toplantısında yaptığı konuşmada açıklıyor:

“Bugün ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde Müslüman bilim adamlarının ortaya koydukları eserlerini, başarılarını iftiharla takip ediyoruz... Burada üzerinde asıl uzun uzun düşünmemiz gereken husus, bu çalışmaları kendi medeniyet coğrafyamızda yürütecek iklimi niçin oluşturamadığımızdır. Türkiye olarak yavaş yavaş bu konuda kendimizi müspet yönde ayrıştırdığımıza inanıyorum. Bilim insanlarımıza, birikimlerini ülkemizde değerlendirebileceklerini, böyle bir zemini hazırlamaya başladığımızı da gösteriyoruz. İnşallah önümüzdeki dönemde ülkemizi tüm bilim insanları için çok daha önemli bir cazibe merkezi hâline getireceğiz.” [24]

İki mülahaza yanyana getirildiğinde, Tayyip Erdoğan’ın gönlündeki akademisyen tipinin tanımlayıcı vasfının “Müslüman” olduğu ortaya çıkıyor. Uluslararası akademik sıralamada derecelere giren ender Türk üniversitelerinden biri olan ve ‘2018 U.S. News and World Report’a göre hazırlanan sıralamada, Türkiye’deki üniversiteler arasında birinci sırada yer alan[25] Boğaziçi Üniversitesi’ni yeterince “yerli ve millî” bulmayışı, bu üniversitenin akademik faaliyet ve tedrisatında İslâm’a yeterince ağırlık vermeyişinden olsa gerek… Dilediği kişiyi rektör atama yetkisini tekeline geçiren Cumhurbaşkanı, bunu “telafi” edecek çalışmalara başladı bile. Örneğin, TV kanallarındaki “fetva” programlarıyla tanınan “tele-vaiz” Nihat Hatipoğlu’nu, “FETÖ’cülerin elinden alınan” Gaziantep Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Rektörlüğü’ne atadı. Bir “Bilim ve Teknoloji Üniversitesi”ne “ilahiyatçı” rektör atanmasındaki tuhaflığa da YÖK yetişti; üniversitenin adına “İslâmî” sıfatı eklendi.[26]

Oysa söylemeye gerek var mı, bilim, “iman”la bağdaşmaz. Tanımı gereği bilim, kendi “doğru”ları karşısında kuşkucu, sorgulayıcı olmak durumundadır. Yoksa bilim olamaz. Oysa din, “iman” sorunudur ve her türlü sorguya, kuşkuya kapalıdır. İnanırsanız “mümin”, inanmazsanız “kafir”sinizdir. Bilim insanı dinsel inanca sahip olabilir elbette, ama imanını bilimsel uğraşının dışında bırakmak (askıya almak) durumundadır. Özel hayatında koyu bir Katolik olan Louis Pasteur’ün “laboratuvara girerken İncil’i dışarıda bırakın” dediği aktarılır.[27]

Cumhurbaşkanı’nın “yerli ve millî akademia” çağrısının ilk yankı bulduğu yerlerden biri, hiç kuşkusuz ki YÖK. Örneğin, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç ‘Toplumsal Cinsiyet’ kavramından “değerlerimize aykırı olduğu gerekçesiyle” vazgeçildiğini, bu kavramın, [Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) ve İstanbul Sözleşmesi (Kadına Karşı Şiddetin ve Aile içi Şiddetin Önlenmesi ve bunlarla mücadeleye ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi) gereği 28 Haziran 2015’de karara bağlanan] “Yüksek Öğretim Kurumları Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi”nden çıkartılacağını duyurdu.[28]

Ya da: “Antalya Üniversitesi’nde akademisyen ve öğrencilere Mevlid-i Nebi etkinliklerine katılmanın zorunlu tutulduğu ortaya çıktı. (…) Üniversiteye dün öğle saatlerinde ders için gelen öğrenciler, derslerinin bir saat ertelendiğini ve ders saatlerinde de Kuran dinletisi yapılacak olan amfide toplanacaklarını öğrendi. Yaşananlara tepki gösteren öğrenciler, dersin akademisyeninin yanına giderek bu etkinliğe katılmak istemediklerini aktardı. Öğrencilerin görüştüğü akademisyen ise, ‘Mevlit’te yoklamalara imza atacaksınız,’ yanıtını verdi. Tepkilerin büyümesi üzerine akademisyenlerin, ‘Hocalara gelen emir var, imzanı at, çık,’ denildi…”[29]

Hayır, yanlış okumadınız, “emir”! “Yeni” Türkiye’nin “yerli ve millî” üniversitelerinde, öğretim elemanları, “emir”le çalışmakta, ve “yukarısı” (Dekan?, Rektör? YÖK? Cumhurbaşkanı?) adına öğrencileri zapt u rapt altına almaktadırlar.

Bir başka örnek: Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi öğrencileri, ünlü ressamlar Rafael ve Courbet’nin bazı resimlerinin röprodüksiyonlarını Fakültelerinin panosunda sergiliyorlardı. Bu resimlerden bazılarında çıplak kadın figürleri vardı. “Ne var bunda? Zaten resim sanatının ABC’si “nü” çalışmalarıdır,” diyebilirsiniz… Ve bunu dediğiniz an, “yerlilik ve millîlik” sınırlarını ciddi biçimde ihlâl etmiş olursunuz.

Akit gazetesi, her nasılsa durumdan haberdar olup, bu “ahlâksızlık”ı sayfalarında ifşa etmiş. YTÜ rektörü Bahri Şahin ne yapmış, dersiniz? Normal koşullarda, her normal rektörün yapması gerektiği gibi, öğrencilere ve sanata sahip çıkıp öğrencilerin çalışmalarına yönelik karalama kampanyasına karşı mı durmuş? Elbette hayır. YTÜ rektörü panoya “porno” muamelesi çekip, “teşhircilik, kadın ve çocuk bedeninin sergilenmesi” gerekçesiyle kaldırtmış. Daha doğrusu öğrencilere kazıtmış![30] (Bu arada rektör Bahri Şahin’in üniversitenin tarihi kışlasındaki makamına 441 bin TL’lik abdesthane ve banyo yaptırdığına dair haberler, sosyal medyada dolanıyor![31])

“Yerli ve millî” üniversiteler, hiç kuşku yok ki, “kendi medeniyet coğrafyamıza özgü” olanı müfredatlarına taşımak için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır. Böylelikle, üniversite öğrenim programlarına ancak “etnobilim” konuları olarak, antropoloji/etnoloji bölümlerinde dahil edilebilecek olan “sülük, hacamat, hipnoz, ozon terapi” gibi uygulamalar, “Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Araştırma ve Uygulama Merkezi” çatısı altında, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nin hem yüksek lisans hem de doktora programı müfredatına alınır.[32]

“Bağnazlık virüsü bir kuruma bulaştı mı, hızla yayılır. Üniversitenin yan sektörleri de bu “yerli ve millî” gidişata ayak uydurmakta gecikmediler. Öğrenci yurtlarında giyimi “uygunsuz” bulunan öğrenciler kovuşturmaya alınıyor[33], sendika odalarının kapıları kırılıp el konularak mescide dönüştürülüyor[34]. Genç bilim insanlarını teşvik için düzenlenen TÜBİTAK yarışmalarına katılan ve dereceye sokulmayan adayların projeleri dünya çapında birincilikler kazanırken, ödüle “Hacı robot, papaz eriğini imam eriğine çevirme, tatlı kelam, Tillo evliyalarının kerametleri” gibi projeler layık görülüyor.[35] Bir komutla 1000’in üzerinde öğretim elemanı Anayasa Mahkemesi’nin “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirgesini imzalayan akademisyenlere verilen cezaları “hak ihlâli” olarak değerlendiren kararını protesto (!) için hazırlanan “karşı-bildiri”ye imzalarını koyuyorlar…[36] İmzacılardan bazılarının sonradan imzasının kendilerine bilgi verilmeden kullanıldığını açıklamalarına bakılırsa, “üst irade” imzaları kullanırken akademisyenlerin “rızası”nı almayı bile gereksiz görüyor!

 

Üniversite mi Kaldı?

 

“Tek Adam Rejimi”, görüldüğü üzere, üniversiteleri de kendine benzetti. Kendilerini “Reis”ten başkasına karşı sorumlu görmeyen, sınırsız denilebilecek yetkilerle donatılmış rektörlerin ve onların “adamları”nın keyiflerince hüküm sürdüğü, bağnazlığa, hoyratlığa, “ben yaptım oldu”culuğa, her boyuttan yolsuzluğa teslim kurumlara dönüşüyor üniversiteler…

Kayırmacılık ve bağnazlığın kol gezdiği üniversitelerde bilim üretmek ve aktarmak ne kadar mümkün?

Şu “hoca” profiliyle mi?

Örneğin akademik kalite: “Acıbadem Üniversitesi’nde görevli olan Prof. Dr. M. Faruk Köse’nin intihâl yaptığı ortaya çıktı. Köse’nin intihâl yaptığı kitabın çevirisini ise daha önce asistanı olan Cem Baykal’a yaptırdığı iddia edildi.

2001-2004 yılları arasında o zamanki adıyla SSK Etik Doğumevi’nde çalışan Cem Baykal’a, iddiaya göre Köse tarafından Neville Hacker tarafından yazılan Novak’s Gynecology isimli kitabın 5 bölümünün çevrisi yaptırıldı. Daha sonra ise Köse bu çevirideki bazı bölümleri “Kadın Hastalıkları ve Doğum Bilgisi” isimli bir kitap için kendi yazmış gibi kullandı.”[37]

“Plagiarism” yani “intihâl/aparmacılık”, ya da başkasının yazdıklarını kendisininmiş gibi sunma, Türk üniversitelerinde çok yaygın bir olgu. Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Politikaları Araştırma ve Uygulama Merkezi (BEPAM)’nin 2007-2016 yılları arasında yazılmış 470 yüksek lisans, 130 doktora tezi üzerinde yaptığı incelemede tezlerin yüzde 34’ünde ağır intihâl saptandı. Bu oran kamu üniversitelerinde yüzde 31 iken, vakıf üniversitelerinde yüzde 46.[38] Bir başka deyişle, öğretim elemanlarının üçte bire yakınının akademik yaşamları, “intihâl”le başlamaktadır.

“İntihâl”le başlayan akademik yaşam, “yağmacı dergiler”, “çakma sempozyumlar”la sürer… Bu ne mi demek?

Açıklayayım: Bilindiği üzere YÖK akademik terfileri büyük ölçüde indeksli dergilerde yapılan yayınlardan sağlanan puanlara bağladı. Yani akademisyenler akademide yükselebilmek (dolayısıyla da kadro alabilmek: çünkü üniversitede ancak doçentlik statüsü öğretim elemanına kalıcı bir pozisyon sağlayabiliyor) için makale üretip bu makalelerini “bilimsel niteliği” kabul edilmiş, yani uluslararası indekslerden biri ya da birkaçı tarafından taranan dergilerde yayınlatmak durumunda. Puan kazanmanın bir başka yolu da ulusal ya da uluslararası bilimsel nitelikli toplantılara katılıp tebliğ sunmak…

Ancak iktidarın hemen her köşe başında bir üniversite açma hevesi ve bunlara öğretim elemanı yetiştirmenin güçlüğü, 400 kadarı “barış akademisyeni” olmak üzere binlerce öğretim elemanını KHK’larla üniversitelerden ihraç edilmesi gerçeğine eklenince, “bilimsel liyakat” bir karikatüre dönüştü.

Örneğin, “TÜBİTAK tarafından incelenen 15 bilimsel derginin para karşılığı yayın anlamına gelen ‘yağmacı yayıncılık’ yaptığı ortaya çıktı. TÜBİTAK raporunda, dergilerin sahibi şirketin yayıncılık dışında oto yıkama, haşere ile mücadele, organik tarım, kozmetik gibi birçok alanda faaliyet gösterdiği kaydedildi.” Şirketin imtiyaz sahibi, kendisi de dergilerinde sık sık “Prof. Dr.”, “Doç. Dr.” unvanlarıyla makale yayınlayan Murat Korkmaz, hakkında hazırlanan TÜBİTAK raporuna şöyle itiraz ediyor: “Bizim dergilerimizde makaleleri yayımlanan bazı akademisyenler doçent oldu bazısı ise profesör. Her dergi yılda 3-4 sayı çıkıyordu. Her dergide onlarca yazar yer aldı. Bu, yüzlerce belki de binlerce akademisyeni ilgilendirir…”[39]

Hiç kuşku yok ki, Murat Korkmaz’ın dergisi tek değil. Cumhuriyet Üniversitesi’nden Selçuk Beşir Demir’in Journal of Informetrics dergisinde Kasım 2018’de yayımlanan makalesine göre, dünyada en çok sahte dergi çıkaran ülkeler arasında Hindistan ve Nijerya ile birlikte Türkiye de var.[40]

Tabii bir de katılımcılardan başka neredeyse kimsenin haberdar olmadığı, bilimsel kaliteyi denetleyen bir merciin bulunmadığı, yüksek ücretler karşılığı katılınan “bilimsel” toplantılara sunulan “bilimsel” tebliğlerle edinilen puanlar var… Evet, Aslı Kotaman’ın deyişiyle üniversiteler, “çoğu ders yükünden bunalmış, kendini geliştirmeyi bırakmış, entelektüel herhangi bir şeyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, bırak üniversiteyi, hayattan bezmiş, hazırladığı power point sunumları mezara götürecek”[41] öğretim elemanlarıyla dolup taşıyor.

Keşke tek sorun öğretim elemanlarının “bezginliği” olsa…

İçlerinde “hayali projeler”le destek alanlar da var[42], “kadavra hırsızı” da[43], kadın öğrencileri taciz ve tehdit eden de,[44] üniversitede katliam yapan da[45]

 

Öğrenim Kalitesi Yerlerde Sürünürken…

 

Hâl böyle olunca, Türkiye üniversitelerinin uluslararası sıralamalarda baş döndürücü bir hızla irtifa kaybetmesine şaşırmalı mı?

Bırakın uluslararası derecelendirme kuruluşlarının sıralamalarını, YÖK’ün kendi yaptırdığı araştırmalarda dahi Türkiye üniversiteleri “geriye doğru bir yarış” içindeler. Örneğin, şu habere bir göz atın:

“Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) Türk üniversitelerinin dünyadaki yerini görmek için Quacquarelli Symonds (QS) şirketine yaptırdığı araştırma hüsranla sonuçlandı. Türk üniversitelerinin dünya ile rekabet edebileceği alanların araştırmasını isteyen YÖK’ün, QS’e Türkiye’deki 47 üniversitede yaptırdığı araştırmada sadece 10 üniversitenin dünyada ilk 1000 listesine girebileceği sonucuna ulaştı. QS’in üniversiteleri değerlendirdiği 46 başlıktan sadece 23’ünde Türk üniversitelerinin rekabet edebileceği belirlenirken, rekabet edilemeyecek düzeydeki sonuçlar ise dikkat çekti. Araştırmaya göre Türk üniversiteleri, hukuk, tarih, antropoloji, felsefe, ilahiyat, anatomi, veterinerlik, coğrafya, finans, iletişim, sosyoloji ve spor gibi alanlarda rekabet edemeyecek düzeyde bulundu. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ‘yerli ve millî değil’ diyerek Boğaziçi Üniversitesi’ni, ‘solcu, ateist’ olarak da ODTÜ öğrencilerini hedef alsa da YÖK’ün açıkladığı verilere göre de Türkiye’yi dünyada bilim alanında temsil edebilenler yine bu üniversiteler oldu. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi gibi Türkiye’deki 186 üniversiteden 139’u değerlendirmeye bile alınmadı. Türkiye’deki üniversiteler bilimsel kriterler kapsamında 46 alanın sadece 23’ünde rekabet edebilecek düzeyde kaldı. Belirlenen 23 alanda ise Türkiye’deki üniversiteler dünyada ilk 1000 sıralamasına bile giremedi. Türkiye’nin ‘iyi’ olduğu alanlarda ise araştırma sonuçlarına göre ‘akademik verimlilik’ puanlarının 100 üzerinden ortalama 50- 60 puan bandında kalması üniversitelerdeki akademik eksiklikleri gözler önüne serdi.”[46]

Üniversiteleri değerlendiren uluslararası bağımsız kuruluşların araştırmaları da Türkiye üniversitelerinin giderek kalitesizleştiğini doğruluyor. İlk 500’e Türkiye’den sadece iki vakıf üniversitesi, Koç ile Sabancı girebilirken, ODTÜ, BÜ, Hacettepe gibi “prestijli” üniversiteler, sıralamada ancak 500-1000. basamaklarda yer bulabilirken, AKP’nin “yeni” üniversiteleri derecelendirme dışı kaldı.[47]

Üniversiteler, hele ki yıllık astronomik kayıt ücretleriyle girilebilen ve eğitimin ticarileşmesinin elle tutulur örneğini oluşturan vakıf üniversiteleri (76 vakıf üniversitesinin 47’sinin İstanbul, 12’sinin Ankara’da olması ve tümünün 11 ilde toplanması, kurucularının kâr saikiyle hareket ettiğini gösteren başlı başına bir göstergedir), öğrenci başına harcama, kütüphanede öğrenci başına düşen kitap sayısı, öğrenci başına düşen alan vb. konularda da, deyim yerindeyse “nal topluyor.”[48]

 

Ve Öğrenciler…

 

Üniversiteler böyle… Ya öğrenciler?

Öncelikle şunu belirtmeliyim; gençler arasında işsizlik oranlarının resmi verilere göre yüzde 30’ları bulduğu bir ortamda, üniversite öğrencileri umutsuz. Çünkü işsizlik üniversite mezunu gençler arasında da işsizlik büyük bir hızla yayılıyor. Bugün üniversite mezunu işsiz oranı, lise mezunlarını geçmiş durumda… Rakamlar, ürkütücü:

 

YIL

ÜNİVERSİTE MEZUNU İŞSİZ SAYISI[49]

2005

277 bin

2006

285 bin

2007

311 bin

2008

361 bin

2009

459 bin

2010

446 bin

2011

467 bin

2012

503 bin

2013

557 bin

2014

606 bin

2015

692 bin

2016

828 bin

2017

930 bin

2018

1 milyon 111 bin

 

Böyle olunca yüksek öğrenim cazibesini hızla yitirirken üniversite, işsizliği gizlemek için gençlerin zaman geçirdiği bir mekana dönüşüyor. MEB verilerine göre, 5 yılda 1 milyon 115 bin 530 öğrenci kayıt yaptırdığı üniversitelerinden kayıtlarını sildirmiş ya da dondurmuş. İki neden öne çıkıyor: üniversite öğreniminden umudu kesme ya da ekonomik sıkıntılar…

MEF Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Erhan Erkut’un “Yükseköğretimde Kontenjan Balonu” başlıklı çalışmasından özetle aktaracak olursak:

  • “2005 yılında üniversite sayısı 77 idi. Bu­gün 203 üniversite var. Peki bu yeni üniversitelere öğretim üyeleri nasıl yerleştirildi? Aslında normal olanı bu 77 üniversitenin dok­tora programları ile yeni öğretim üyesi yetiş­tirmeleri. Ancak yeni öğretim üyesi üretebilme kapasitesi katbekat aşılarak sadece 5 yıl içinde üniversite sayısı iki mislinden fazlasına çıkarıldı.
  • Üniversitelerin lisans programlarında arz sürekli artarken talep bariz şekilde azaldı. Doluluk oranları devlette 2015’te yüzde 99’dan 2018’de yüzde 85’e, vakıflarda ise 2015’te yüzde 91’den 2018’de yüzde 73’e düştü. Toplam doluluk oranının sadece 3 yıl içinde 15 puan birden (yüzde 96’dan yüzde 81’e) düşmesi yükseköğretim talebinde ciddi bir değişimin yaşandığını gösteriyor.

Neden mi?

  • Ülkede üniversite kapasite arzı doygunluğa ulaştı. 2018’de (açık öğretim ve uzaktan öğretim dahil) toplam kontenjan 1 milyonun üzerinde idi.
  • Kapasite planlaması iyi yapılmıyor. Kontenjanlar ekonominin gelecekte yaratacağı olası talep yerine geçmişteki aday talebine göre belirleniyor.
  • Adaylar tercih yaparken sadece günümüzün şartlarını düşünüyorlar. Bu nedenle ekonomiye bağlı olarak (2018’de inşaat mühendisliği ve mi­marlıkta görüldüğü gibi) bazı alanların popülaritesi hızla düşebiliyor.
  • Oldukça ciddi bir ekonomik krizin içindeyiz. Önünü göremeyen aileler üniversiteye gitme kararını ötelediler ve tüm üniversitelerin talebi azaldı.
  • Adaylar “iş garantili” programların peşinde. Örneğin 2018’de psikoloji ve siyaset bilimindeki talebin azalmasının yanında sağlık bi­limlerindeki talebin güçlü kalmış olmasının temel nedeni bu.
  • Öğrenciler üniversitenin her derde deva olmadığını fark ettiler ve “herhangi” bir programa girmeyi reddediyorlar. Üniversiteler öğ­rencilerin ve iş dünyasının beklentisine cevap veremiyorlar ve toplum bunun yavaş yavaş farkına varıyor.

Sonuç: Karşılığını bulamayan arz, gele­cek için gereken insan gücünü yetiştirmede millî servetin israfı demek.

Erkut Hoca üniversitelerde şişirilmiş konten­janların eğitimin kalitesini de ciddi biçimde düşürdüğünü vurguluyor. “Eğitimde 44 bin, Hukukta 16 bin, Siyasette 30 bin ve İktisatta 24 bin kontenjan aşırıdır” diyerek. Raporda Prof. Dr. Hakan Pekcanıtez’in hukuk öğrencileri üzerine yaptığı araştırmanın ilginç sonuçları da var. Hukuk fakültelerinin öğrenci sayıları 7 yılda iki misli artmış ama; mezun olan öğrencilere baktığımızda,

  • Öğrencilerin yüzde altmışının derse devam etmeden mezun olduğunu,
  • Yüzde sekseninin hiç soru sormadığını,
  • Yüzde seksenden fazlasının hiç araştırma yapmak için kütüphaneye girmediğini,
  • Yüzde yetmişinin hiç tartışmadan mezun olduğunu, görüyoruz.”[50]

Kütüphanenin yerini bilmeyen, derslerde soru sormayan, tartışmayan, sınavlara hocaların power point sunumlarını (ders anlatımının power point’taki yazıların okunmasından ibaret olması da ayrı bir garabet ya!) cep telefonuyla kaydederek hazırlanan bir öğrenci profili!

Boşuna “Son yıllarda öğrenciler sınıfta cep telefonu ile hocaların ders slaytlarının fotoğrafını çekerek sınava hazırlanmaktadırlar. Çekilen fotoğrafların dışında hiç kitap, defter yüzü açmayan bu öğrenci profili ile nereye varacağımızı bilemiyorum… Öğrencilerin çoğunluğu geometri, fizik gibi soyut düşünme, yaratıcı düşünceden yoksun. Ezberci lise eğitiminde sınava yönelik ders çalışmadan dolayı kitap okumayan, entelektüel altyapısı oluşmamış, felsefe, sanat, müzik ve spordan uzak bir yaşam anlayışına sahip olarak üniversiteye gelen öğrenci yorgun ve üniversite coşkusuna sahip görülmüyor. Bunun üzerine akademik altyapısı yetersiz, çalışma disiplini olmayan, ders çalışmasını bilmeyen, okuduğunu tam anlamayan çok sayıda öğrencinin derslerde doğal olarak zorlanmakta olduğu görülüyor,”[51] diye yakınmıyor, eğitimci İbrahim Ortaş…

Ama daha vahimi, akademisyen Aslı Kotaman’ın aktardıkları: “(…)Üniversiteye giden yolda, yokuşu inerken arkamda konuşan 3-4 (arkamda olduklarından göremedim) öğrenci konuşuyordu. Sınavları kötü geçmiş. Biri “rektöre şikâyet edelim hocayı” dedi. Ama diğerinin daha iyi bir fikri vardı. “Bu sınav Cuma gününe gelmedi mi? Sınavın sonu Cuma namazıyla çakışmadı mı? Bimer’e yazıp şikâyet edelim.”[52]

Öyle görülüyor ki öğrencilerin bir kısmı, genel İslâmcılaşma’dan kendilerine çıkar devşirecek bir pragmatizme varmış durumdalar…

Ama yalnızca işsizlik, yalnızca kalite düşüklüğü değil. Bunları “sorun” edinen, itiraz eden, daha iyi, kaliteli, özgür, bilimsel bir öğrenimi özleyen ve bunu dile getiren, üniversiteden bulamadıklarını kendi başlarına edinmeye çalışan öğrencilerin başlarına gelenler de, yükseköğrenim gençleri arasında umutsuzluk, apati ve çürümeyi kışkırtır nitelikte.

Örneğin,

  • “İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Rektörlüğü, üç öğrenci kulübünün etkinliklerini katılımcı isimlerini gerekçe göstererek keyfi bir biçimde yasakladı. Rektörlük, İş Güvenliği Kulübünün etkinliğine Sungur Savran ismini, Sosyal Bilimler Kulübünün etkinliğine ise İTÜ mezunu Mimar Mücella Yapıcı ismini gerekçe göstererek izin vermedi. İTÜ Makine Mühendisliğinin 4’üncüsünü düzenlemek istediği ‘Mezunlarla Sohbet’ etkinliği ise gerekçe gösterilmeden yasaklandı.”[53]
  • “Rektör Erkan İbiş yönetimindeki Ankara Üniversitesi, OHAL KHK’leri ile yaşanan akademisyen ihraç dalgasının ardından şimdi de öğrencilerin bir araya geldiği topluluklara karşı uygulamalarla gündeme geldi. Geçen yıl ‘Öğrenci Toplulukları Yönergesi’nde yapılan değişiklik, bu yıl onlarca topluluğun kapatılması ile devam eden kıyıma dönüştü. Ankara Ünivresitesi Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı (SKS), sene başından itibaren uyguladığı politikalar sonucunda, öğrencilerin yıllardır emek verdiği ve sosyal faaliyetlerini izinli olarak gerçekleştirebildikleri topluluklarına kilit vuruldu. 70 bine yakın öğrencinin öğrenime devam ettiği üniversite genelinde sadece 64 topluluğa izin verildi. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden (SBF) sadece 1 topluluğa izin verilirken, Tiyatro Topluluğu, Mülkiye Bisiklet Topluluğu, Sosyalist Düşünce Topluluğu, Yenilikçi Düşünce Topluluğu, Mülkiye Ekonomi Topluluğu ve Edebiyat Topluluğu’nun başvuruları reddedildi.”[54]
  • “Emniyet’in üniversite öğrencilerine yönelik fişleme dosyasında yeni skandallar ortaya çıktı. Öğrenciler hakkında, olmayan soruşturma sonrası üniversite yönetimlerine “gizli” ceza talebi gönderildi. Emniyet, eyleme katılan öğrenciler için ‘gerçekleştirmiş oldukları bu eylemleri ile yükseköğretim öğrenciliği sıfatına, onuru ve şerefine aykırı harekette bulundukları’ iddiasında bulunarak haklarında idari işlem başlatıldı.

Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’nün üniversitelilere yönelik fişleme skandalı boyutlarının başkentteki neredeyse her demokratik hak talebine ulaştığı tespit edildi. Emniyet, KHK ile ihraç edilmelerinin ardından Yüksel Caddesi’nde ‘İşimi Geri İstiyorum’ diyerek eyleme başlayan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın basın açıklamasına katıldıkları gerekçesi ile öğrenciler hakkında üniversite yönetimlerine “gizli” ceza talebi yazısı gönderdi.”[55]

  • “Emniyet, ‘gizli’ fişleme dosyası yollayıp öğrencilerin yurtlardan atılmasını ve burslarının kesilmesini istedi.

Emniyet’in üniversite öğrencilerini fişleme dosyalarının kapsamı genişlemeye devam ediyor. Üniversite yönetimlerine yazılan yazılarla öğrencilere disiplin cezaları verilmesini isteyen Emniyet, Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü’ne de “gizli” yazı ile talimat gönderdi. Emniyet, başlatılan soruşturmalar hakkında bilgi vererek haklarında kesinleşmiş mahkeme kararı bulunmayan öğrencilerin yurtlarından atılmasını ve burslarının kesilmesini istedi.”[56]

Bir başka deyişle, emniyet yetkisi olmadığı hâlde ve keyfi biçimde üniversite öğrencilerini fişlemekte, haklarında hiçbir mahkeme kararı olmaksızın üniversitelere, KYK’ya yazılar yazarak onların atılmasını talep edebilmekte, işin acı tarafı da üniversite yönetimleri “kuzu kuzu” Emniyet’in isteklerini karşılamaktadır!

Ve Türkiye bir “öğrenci hapishanesi”ne dönüşmüştür: cezaevlerinde 69 301 öğrenci! 669 ilçenin nüfusunu geride bırakan bir rakam![57]

 

Kuzuların Sessizliği

 

Yazının başlarında, Keşke bu ülkede “üniversite” diye bir şey kalmış olsaydı da… bugün neoliberal üniversite modelinin, üniversiteleri piyasa aparatlarına dönüştüren sermaye siyasalarının eleştirisine ayırabilsek zamanımızı,” demiştim. Ama görülüyor işte, üniversiteler iki ölümcül hastalıktan [“tek adam/mutlak yetki” rejimi ve bunun getirdiği çürüme; İslâmcı (ve buna eklemek gerekir ki, şovenist: Kürt sorunu sözkonusu olduğu sürece şovenizm akademia’yı kemirmeye devam ediyor) dayatmalar ve bunun getirdiği bilimsellikten uzaklaşma] mustarip, ölüm döşeğinde. Şovenizm dedim, üniversiteler iktidarın elinde birer siyasal silaha dönüşmüş durumdalar. İçeride seçim yatırımı ve kadrolaşma aracı (2019 itibariyle 129 kamu, 77 vakıf olmak üzere 206 üniversite. 2003 yılında Türkiye’de üniversite sayısı 70’ti), evet. Ama dışarıda siyasal nüfuz aparatları (Fethullah Gülen’in elinin erdiği her ülkeye üniversite kurdurmasını anımsayın. Ama en çok da şunu:

“Karar sayısı 1616

Gaziantep Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olarak Suriye’de İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (El-Bab), İslâmî İlimler Fakültesi (Azez) ve Eğitim Fakültesi (Afrin) kurulmasına, 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilâtı Kanunu’nun ek 30 uncu ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun ek 39 uncu maddeleri gereği karar verilmiştir.

3 Ekim 2019

Recep Tayyip Erdoğan

Cumhurbaşkanı”[58]

Nihayetinde “üniversite kuramadığın yer, senin değildir”! İrredentizm’in “akademik” ayağı!

Ve üniversiteden, akademik camiadan “çıt” çıkmıyor. Hâlâ yüksek sesle eleştirme cesareti gösterebilen birkaç “ayrık otu”nun dışında, üniversite hocaları olan bitenden hoşnut, çürümenin zehirli meyvelerinden pay alıyor değilseler eğer, başlarını kuma gömmüş, bezgin bir biçimde atanmalarını ve terfilerini sağlayacak, kendilerine profesörlük maaşından emeklilik getirecek puanları toplamaya çalışıyorlar. Yıllanmış power point sunumlarıyla derslere giriyor, uluslararası fuzuli konferansların peşinde koşuyor, indeksli dergilerde kimsenin atıf yapmayacağı makaleler kaleme alıyor,[59] sınav kağıtlarını okuma angaryasını araştırma görevlilerine yıkıyor, havayı koklayıp olabildiğince düşük profil sergilemeye, “iyi sıhhatte olsunlar”ın gözüne batmamaya çalışıyor, kendi aralarında birkaç hoşnutsuz fısıldaşmanın dışında olabildiğince düşük bir profille vaziyeti idare etmeye çalışıyorlar. Hele ki “Seyirci Kalmayacağız” bildirisini imzalayan Barış Akademisyenleri’nin başına gelenleri gördükten sonra…

Nitekim, bu durumu teyit eden bir rapor yayınlandı Aralık 2019’da. Dr. İnan Özdemir Taştan ile Aydın Ördek’in birlikte hazırladıkları “OHAL Döneminde Türkiye’de Akademik Özgürlükler Araştırması” başlığı taşıyan rapordaki veriler çarpıcı olduğu kadar acıtıcı. Baskılar nedeniyle kendileriyle konuşmaya yanaşacak öğretim elemanlarını bile zor bulduklarını belirten araştırıcılar, akademisyenlerin yüzde 34’ünün ders içeriğini oluşturur ya da ders anlatırken kendilerini baskı/tehdit altında hissettiklerini vurguluyor. İşin en korkunç yönü, “tehdit”in büyük ölçüde öğrencilerden kaynaklanması: Rapora göre, “BİMER-CİMER’e şikâyetlerin yanı sıra akademisyenlerin derste ses kaydı alma, bunları basına servis etme, hedef gösterme, provoke etme, doğrudan tehdit etme, kapısına çarpı işareti koyma gibi baskılarla karşı karşıya kal”ıyorlar.

Yüzde 34’ü “hassas/sakıncalı” sayılan konulara girmemeye çalışıyor, yani “otosansür” uyguluyor. Her 10 akademisyenden biri, ders içerikleri, sınav soruları ya da başka akademik etkinlikleri nedeniyle BİMER-CİMER’e şikayet edilmiş. Yüzde 20’den fazlası OHAL öncesi ya da OHAL sırasında sosyal medyada teşhir edilmiş. Yüzde 8’i politik veya akademik görüşleri nedeniyle OHAL döneminde bizzat tehdit edilmiş. Ve her üç akademisyenden biri yayın yaparken ya da bilimsel toplantılara tebliğ hazırlarken otosansür uyguladığını kabul ediyor. En ihtiyatlısı, “sakıncalı” sayılan konulara dokunmamak: “Ermeni meselesi, Kürt sorunu, LGBTİ+, din, hükümet ve cumhurbaşkanı eleştirisi, evrim teorisi, Kemalizm ve Atatürk” gibi![60]

Özetle akademik camiada “kuzuların sessizliği” hâkim. Mezbaha önünde bekleşen kuzuların sessizliği…

Bu mezbaha’yı bios’u ve emeği savunma amaçlı bilim üreten ve aktaran, özgür, özerk, seküler, bilimsel ve kamusal kendiliklere dönüştürme çabası ise ekmek, özgürlük ve eşitlik için dövüşenlere düşüyor…

 

20 Kasım 2019 08:56:36, İstanbul.

 

 

 

18.01.2020 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR