2019: YERKÜREDE VE COĞRAFYAMIZDA İŞÇİ SINIFI(MIZ)[2)

2019: YERKÜREDE VE COĞRAFYAMIZDA İŞÇİ SINIFI(MIZ)[2)

 

MEVSİMLİK GEZİCİ TARIM İŞÇİLİĞİ 2014 ARAŞTIRMA RAPORU[56]

Mevsimlik tarım işçisi ailelerin yüzde 82’si ortalama 7 kişilik aileler olarak 16 metrekarelik çadırda kalıyor.

Yüzde 70’i içme suyuna zorlukla erişiyor.

Ailelerin yüzde 56’sının elektriğe erişimi yok.

Çocuk işçiler ve ailelerinin yüzde 68’i haftanın yedi günü, tatil yapmadan çalışıyor. Yüzde 24’ü ise haftanın beş veya altı günü tarlada işbaşı yapıyor.

Çocuklar da dahil olmak üzere mevsimlik tarım işçilerinin yüzde 45’i 9 ila 11 saat arası çalışırken, diğer yüzde 45’lik kesim 11 saatten de fazla mesai yapıyor.

Çocuk işçilerin ve ailelerinin yüzde 25’i yürüyerek, yüzde 50’si ise traktör kasalarında ve hayati risk barındıran koşullarda tarlalara yolculuk ediyor.

Mevsimlik tarım işçilerinin yüzde 70’i günde 40 TL’nin altında yevmiye ile çalışıyor. En fazla 60 TL alıyorlar.

2013-2016 yılları arasında tarım iş kolunda çalışırken 98 çocuk hayatını kaybetti.

Çalışan çocukların yüzde 40’ı çocukluklarını göç yollarında geçiriyor.

 

Özetle 2006 itibariyle 12.7 milyon kişi ücretli ve yevmiyeli olarak çalışmaktadır. Toplam çalışanların sayısının aynı yıl 22 milyon 300 bin olduğu dikkate alınırsa, yukarda da belirtildiği gibi işçi sınıfının kabaca toplam çalışanların yüzde 57’sine tekabül ettiği görülmektedir. Bununla birlikte 12.7 milyon ücretli ve yevmiyeliye 2.6 milyon açık işsiz ve 3.3 milyon “sayılmayan işsizler” (iş bulma ümidini yitirenler, part-time çalışanlar, mevsimlik işçiler vd.) eklendiğinde coğrafyamızda işçi sınıfının toplam 18.6 milyon kişi olduğu görülmektedir.[57]

 

COĞRAFYAMIZDA GÖÇMEN İŞÇİLER[58]

‘Uluslararası Göç Örgütü’ verilerine göre, Türkiye’de 133 bin 632 Iraklı, 128 bin 931 Afganlı, 32 bin 80 İranlı, 3 bin 598 Somalili ve 8 bin 550 diğer ülkelerden gelen toplam 306 bin 791 kişi bulunuyor. Geçici koruma kapsamındaki Suriyeli göçmen sayısı 3 milyon 168 bin 757. Türkiye’deki toplam mülteci sayısı 3.5 milyonun üzerinde.

Çalışma izni verilen Suriyeli göçmen işçi sayısı ise zannedilenin aksine çok düşük. Türkiye’de 2017 yılında yabancılara 87 bin 100 çalışma izni verildi, bunun sadece 20 bin 970’ini Suriyeliler oluşturdu. Suriyelilerin çalışma izni alması geçici sığınma statüleri nedeniyle daha zor.

Göçmenler genelde emek yoğun sektörlerde ve vasıfsız işçi olarak çalışıyor. Göçmenlerin sıklıkla mevsimlik işçi olarak çalıştıkları tarım, inşaat, tekstil, imalat sektörlerinde daha yoğun istihdam edildikleri biliniyor.

Kadınlar toplumsal cinsiyet rollerine uygun olarak ev hizmetleri, yaşlı, çocuk bakımı ve tekstil alanında istihdam ediliyor. Göçmen kadınların dörtte biri bir veya birden fazla işte, sağlıksız bir ortamda çalıştığını belirtiliyor.

Kadınlar, en zor işin hasta bakımı olduğunu, bu işin hijyenik olmadığını vurguluyor.

‘Türkiye’de Göçmen Olmak Raporu’na göre göçmen kadınların üçte birinden fazlası en az bir işlerinde ücretlerini alamadıklarını veya eksik aldıklarını; pasaportlarının işverende veya aracıda durduğunu belirtiyor.

Coğrafyamızda 15 yaş altı bir milyon Suriyeli çocuk bulunuyor ve BM Yüksek Komiserliği’nin Türkiye raporuna göre bu çocukların en önemli sorunlarından biri çocuk işçiliği. Kilis’te yapılan bir araştırmada Suriyeli çocukların günlük 10-25 TL gelirle ve yarısının ailesinin isteği nedeniyle çalıştığı ortaya konuyor.

Çocuk işçilerin çoğu daha çok tarımda mevsimlik geçici işlerde çalışıyor; bunun yanında çöp toplama, pazarcılık, küçük esnafa yardım etmekte, ayrıca ücretli olarak tekstil ve dokuma sanayii, oto tamirciliği, boya badana işleri, hamal olarak ve yaygın olarak da inşaat sektöründe çeşitli işlerde kayıt dışı olarak çalışıyorlar.

Kilis’te Suriyeli çalışan çocuklarla yapılan görüşmelerde, çocukların kayıt dışı, düşük ücretle ve uzun saatler çalıştıkları, hem fiziksel hem de psikolojik şiddete maruz kaldıkları ortaya kondu. Çocuklar, çaresizlik duygusunu en derinden yaşadıkları gibi hayallerini yitirdiklerini ve umutlarını kaybettiklerini; mutsuzluk, yalnızlık duyguları içinde olduklarını dile getiriyor.

Göçmenler işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından en kötü koşullarda çalışıyorlar. Üstelik hem çalışma saatleri yerli bir işçiden daha fazla olduğu hem daha düşük ücrete çalıştıkları için sağlıklı beslenme ve iyi koşullarda barınma olanaklarından yoksunlar. Çoğunlukla sosyal ve sağlık güvenceleri olmadan yaşıyorlar.

Çok azı yüksek vasıf gerektiren bilgi teknolojisi ve profesyonel işlerde istihdam ediliyor. Çoğu pis, tehlikeli ve küçük düşürücü işlerde çalışıyor. Göç edilen ülkede kalan yakınlara destek, bir an önce geri dönme isteği, ücretlerin göçmenler için daha düşük olması vb nedenlerle mümkün olan en kısa sürede para kazanma zorunluluğu, göçmen işçilerin iki üç işte birden çalışmalarına yol açıyor. Bu nedenle çok farklı işlerde farklı tehlikelere maruz kalıyorlar.

Göçmen işçilerin işyerlerinde yaşadıkları en önemli zorluklardan biri de ayrımcılık. ‘Türk İş Dünyası’nın Türkiye’deki Suriyeliler Konusundaki Görüş, Beklenti ve Önerileri Araştırması’na göre “Suriyeliler işlerimizi elimizden almaktadırlar” önermesine olumlu yanıt verenlerin oranı yüzde 56.1. “Kesinlikle izin verilmemelidir” ya da “bazı işleri yapmalarına izin verilmedir” diyenlerin oranı, göçün daha yoğun olduğu Güneydoğu Anadolu illerinde sırasıyla yüzde 44 ve yüzde 35 iken, bölge dışı illerde yüzde 48 ve yüzde 28.3.

Resmi istatistik olmamasına rağmen İSİG Meclisi’nin 2017’de yayımladığı Göçmen İşçi Raporu’na göre, 2013’de 23 olan iş cinayeti sayısı, 2016’nın ilk dokuz ayında 96’ya çıktı. Rapora göre ölüm nedenleri arasında inşaatlarda yüksekten düşme, uygun olmayan taşıma araçlarının kazaları, aşırı-yoğun-fazla çalışma ve yaşam koşulları nedeniyle kalp krizleri gibi nedenler öne çıkıyor.

 

İstihdam edilen her 100 çalışandan 61’i kayıtdışı olduğu[59] coğrafyamızdaki işçilerin yüzde 29’u kadınlardan oluşuyor. Kasım 2017 itibariyle toplam sigortalı çalışan işçiler içinde erkeklerin oranı yüzde 71.9 iken kadınların oranı yüzde 28.1’dir.

2017 nüfus istatistiğindeki kadın nüfus oranı yüzde 49.8 iken kadın işçilerin toplam içindeki yerinin oldukça düşüktür.[60]

Büyük bir sefalet içindeki işçilerin “2018 Ocak’ı başında aylık 425 dolar olan asgari ücret, 2018 sonunda yapılan yeni zamma rağmen 380 dolara gerileyip; emekçilerin 2018’de yüzde 40 yoksullaştı”nın[61] altı Tez-Koop-İş Sendikası Genel Başkanı Haydar Özdemiroğlu tarafından çizilirken; OECD raporuna göre Türkiye’de haftada 60 saatten fazla çalışan işçilerin oranı yüzde 20.6. Bu oran aynı zamanda OECD ülkeleri içindeki en yüksek oran.

Sömürü saatle de sınırlı değil. Yine OECD’ye göre Türkiye gelir dağılımı açısından Avrupa ve Asya’nın en kötü ülkesi. Toplam gelirini 100 lira kabul ettiğimizde yılbaşında bu gelirin yalnızca 38 lirası ücretlinin cebine giriyor. Geri kalan 62 lira ise; kâr, faiz ve rant olarak sermaye sahibinin cebine giriyor.[62]

Bu bağlamda işçilerin payına yine sömürü, güvencesizlik, yoksulluk, işsizlik ve ölüm düşerken; ‘2018 Yılında Emek ve Çalışma Hayatı’ başlıklı rapora göre, ekonomik krizin derinleşmesi işçilerin ücretlerini eritirken, çalışanların alım gücü neredeyse yüzde 50 oranında azaldı.

Açlık sınırının bin 900 lirayı, yoksulluk sınırının ise 6 bin lirayı aştığı ülkede çalışanlar açlığa ve yoksulluğa mahkûm edildi.[63]

Kriz gerekçesiyle işveren işçinin ücretini yüzde 40 düşürüp daha çok çalışmayı dayatıyor. “Kat kat giyinin öyle ısının, tuvalet kâğıdını az kullanın” diyen bile var! Ekonomik kriz git gide derinleşirken en büyük bedel yine emekçiye ödetiliyor. Yüksek kârlar elde ettiklerinde bu kârlarını işçilerle paylaşmakta son derece cimri olan patronlar, kârları düştüğünde işçilerden fedakârlıklar istiyor, işçilerin haklarına göz dikiyor.

Krizin etkileri gün geçtikçe daha derinden hissedilirken asgari ücretli ise yoksul kalmaya devam edecek ve en zengin ile en yoksul arasındaki makas iyice açılacak. Kişi başına düşen gelirin 2018’de 11.409 dolara yükseleceği öngörülmüştü. Ancak dövizin yüzde 40’tan fazla yükselmesi asgari ücretlinin de gelirini eritti.[64]

Özetle krizin derinleşmesi işçilerin ücretlerini eritirken, çalışanların alım gücü neredeyse yüzde 50 azaldı. Açlık sınırının 1900 TL yoksulluğun 6 bin TL’yi aştığı coğrafyamızda çalışanlar yoksulluğa mahkûm bırakıldı.[65]

Konuya ilişkin bir örnek: Asgari ücrete yüzde 26 zam yapıldı. Böylece 2019’de yeni asgari ücreti 2020 lira oldu. Ancak asgari ücretlinin alım gücü azaldı. 2017’de bir emekçi asgari ücretli maaşıyla 937 kilo patates ve 1097 kilo soğan alırken, 2018’de zamlı maaşıyla 721 kilo patates ve 562 kilo soğan alabiliyor.

Asgari ücret açıklandığında 2016’da 442 dolar, 2017’de 398 dolar, 2018’de 425 dolar karşılığıydı. 2019 için 379 dolar. Özetle asgari ücret artmıyor, artmadı! Aksine azalıyor.[66]

Ve…

Denizli’nin Pamukkale ilçesinde, inşaatlarda sıvacılık yapan Süleyman K. (43), iğde ağacına asılı hâlde bulundu. İntihar ettiği belirlenen Süleyman K.’nin cebinden, borç ihtarnamesi çıktığı öğrenildi.[67]

Antalya’da yüzde 40 engelli raporu olan M.N.Y. (44), işsiz olduğunu söyleyerek kendini yakma girişiminde bulundu.[68]

Sivas’ta maddi sıkıntıları olduğunu söyleyen Mevlut A. (38) adlı işsiz yurttaş üzerine benzin dökerek kendini yakmaya kalkıştı.[69]

Balıkesir’de, işsiz olduğunu belirterek daha önce defalarca iş başvurusunda bulunduğunu söylediği belediyenin önünde kendisini yakan Mustafa Birgül, “Taş taşıyayım, çöpçülük yapayım ama işim olsun. Maaşım 300 lira, 500 lira olsun ama bir işim olsun. Yakınlarıma yük olmak istemiyorum. İbreti âlem olsun diye kendimi yaktım,”[70] dedi.

 

II.1) VERİLERLE SOMUT

 

Hâle ilişkin olarak somut verileri aktarmakta büyük yarar var:

ITUC’un ‘Küresel Sendikal Hak İhlâlleri Raporu’nda Türkiye’nin en kötü 10 ülke arasında yer alıyorken;[71] Türkiye’de güvenceli istihdamın yerini sözleşmeli ve güvencesiz çalışma aldı. Genel-İş Sendikası’na göre, 2014’te 17 milyon 298 bin olan ücretli ve yevmiyeli çalışanların sayısı, 2017’de yüzde 8 artarak, 18 milyon 690 bine yükseldi.[72]

Büyüyen işçi sınıfının AKP iktidarındaki bilançosu: “Güvencesizlik, yoksulluk ve ölüm”de somutlanırken; bu sürede en az 21 bin işçi işyerlerinde göz göre göre ölüme gönderildi. Soma, Tuzla Tersaneleri, Davutpaşa, Ostim, Kozlu, Karadon, Ermenek, Esenyurt, Torunlar, Şirvan ve Şırnak’ta yaşanan katliamlar, AKP iktidarı döneminde öne çıkan iş cinayetleri oldu.

Sendikalı işçilerin de sadece yüzde 7’si toplu iş sözleşmesinden yararlanabildi. Özel sektörde çalışan işçilerin yüzde 95’i sendikalı değildi. OHAL boyunca 130 binden fazla kamu emekçisi sorgusuz sualsiz işten atıldı.[73]

 

AKP DÖNEMİNDE EMEĞİN HÂLİ[74]

1) SENDİKAL HAKLAR ZAYIFLADI

AKP döneminde sendikalaşma ve toplu sözleşme kapsamı açısından büyük kayıplar yaşandı. 16 yıllık AKP iktidarı sonunda gelinen tablo şu: Her 100 işçiden sadece 10’u sendikalı, 7’si toplu sözleşme kapsamında. Buna göre, sendikalı işçilerin yüzde 30’u toplu sözleşmeden mahrum.

Türkiye, bu yüzde 7’lik toplu sözleşme kapsamı ile OECD’nin en kötü ülkesi durumunda. OECD ülkelerinde toplu sözleşme kapsamı yüzde 32.

Özel sektörde toplu sözleşme kapsamı ise yüzde 5. Diğer bir ifadeyle özel sektörde işçilerin yüzde 95’i sendikal korumadan yoksun.

Kadınlarda sendikalaşma oranı ise sadece yüzde 8.

2) GREV HAKKI AYAKLAR ALTINDA

AKP hükümetleri döneminde 15 grev erteleme kararnamesi yayımlandı ve 193 bin işçinin grevi ertelendi (fiilen yasaklandı.) Grev ertelemelerinin (yasaklamalarının) büyük bölümü ‘milli güvenlik’ bahanesiyle yapıldı.

Grev ertelemeleri OHAL döneminde yoğunlaştı. 15 grev ertelemesinin 7’si OHAL döneminde (2016-2018) gerçekleşti.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, grev erteleme yetkisini keyfi olarak kullandıklarını açıkça söylemekten kaçınmadı: “Şimdi grev tehdidi olan yere OHAL’den istifade ile anında müdahale ediyoruz. Diyoruz ki hayır, burada greve müsaade etmiyoruz.”

AKP döneminde grev erteleme ve yasaklarının kapsamı da genişletildi. Anayasa Mahkemesi, 2014’te bankacılık ve şehir içi ulaşımda grev yasağını Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmişti. Ancak AKP, 2016’da yayımladığı KHK ile yasayı değiştirdi ve daha önce var olan ‘milli güvenlik’ ve ‘genel sağlık’ gerekçelerinin yanında; ‘büyükşehir belediyelerinin şehir içitoplu taşıma hizmetlerini, bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarı bozucu’ olduğu düşünülen grevleri de yasaklama yetkisine kavuştu. Nitekim bu yetki hemen kullanıldı ve Ocak 2017’de Akbank grevi ‘finansal istikrarı bozucu’ olduğu gerekçesiyle yasaklandı.

AKP hükümeti Aralık 2012’de borsa hizmetlerinde çalışanlara grev yasağı getirdi. Yasak sadece İMKB’yi değil tüm borsaları, teşkilâtlanmış pazaryerlerini ve takas kuruluşlarını kapsıyor. Öte yandan AKP hükümeti THY’de grevin gündeme gelmesi üzerine Mayıs 2012 tarihinde TBMM’de kabul edilen torba yasa ile havacılık hizmetlerinde grev yasağı getirdi. Ancak büyük tepki alan bu yasak daha sonra kaldırıldı.

3) ASGARİ ÜCRET ERİDİ

AKP döneminde asgari ücret, ülkedeki ekonomik büyümeden pay alamadı. Tersine AKP döneminde reel asgari ücret artışı, reel milli gelir artışının oldukça gerisinde kaldı. 2004 yılı 100 kabul edilirse 2017’de reel asgari ücret, reel milli gelir artışı karşısında yüzde 30 kayba uğradı. Dolayısıyla AKP döneminde asgari ücret enflasyona göre artmış olsa da, asgari ücretle çalışanlar büyüyen pastadan almaları gereken payı alamadı.

Asgari ücret döviz karşısında da ciddi bir erimeyle yüz yüze kaldı. Sadece 2018 yılında asgari ücret dolar karşısında yüzde 28 eridi.

4) İŞSİZLİK DÜŞMEDİ

2001 kriziyle birlikte yüzde 8’lik bir ortalamadan yüzde 10’luk bir ortalamaya sıçrayan işsizlik oranı, ölçme yöntemlerinde yapılan ve oranın düşmesine yol açacak değişikliklere rağmen yüzde 10’lar düzeyinde çakılı kaldı. TÜİK tarafından açıklanan dar tanımlı (standart) işsizlik, AKP’nin iktidara geldiği dönemde yüzde 10.8’di. 2012’de 9.2 olan işsizlik oranı, 2013’te yüzde 9.7’ye, 2017’de ise yüzde 10.9’a yükseldi. Şubat 2017’de başlatılan istihdam seferberliği de başarısız oldu. Devasa istihdam teşviklerine karşılık işsizlik düşmedi ve istihdam artışı yetersiz kaldı.

Öte yandan sadece dar tanımlı işsizlik değil, geniş tanımlı işsizlik de yükselişte. Buna göre 2014’de 5 milyon 932 bin olan işsiz sayısı, 2017’de 6.2 milyonu geçti.

5) GELİR DAĞILIMI BOZULDU

Türkiye, 2000’li yıllarında başında gelir dağılımının en bozuk olduğu ülkelerden biriydi. 16 yıllık AKP iktidarı döneminde gelir dağılımında olumlu bir değişiklik yaşanmadı. Dahası, gelir eşitsizliği ölçüm yöntemlerinden biri olan Gini katsayısında AKP döneminde bozulma yaşadı.

Gini katsayısı 0 ile 1 arasında bir değer. Katsayı 1’e yaklaştıkça gelir dağılımı bozuluyor, 0’a yaklaştıkça iyileşiyor. AKP iktidarının ilk yıllarında, 2005’te 0.380 düzeyinde olan Gini katsayısı, 2006’da 0.428’e yükseldi, 2014’te 0.391’e geriledi, ancak 2016’da tekrar bozularak 0.404 seviyesine çıktı.

Öte yandan nüfusun en düşük yüzde 20’lik ve en yüksek yüzde 20’lik dilimlerinin milli gelirden aldıkları pay arasındaki fark 2016’da 7.7 kata ulaştı. Bir diğer ifade ile en zengin yüzde 20, en yoksul yüzde 20’den 7.7 kat daha fazla gelir elde ediyor. Türkiye gelir eşitsizliği açısından OECD’nin en alt sıralarında bulunuyor. Meksika ve Şili dışında tüm OECD ülkelerinde gelir dağılımı Türkiye’den daha iyi durumda.

6) OHAL ÇALIŞMA VE GREV HAKKINI VURDU

OHAL döneminde en yaygın ihlâl edilen hak, çalışma hakkı oldu. 140 bine yakın kamu görevlisi somut bir delile dayanmadan, savunma hakkı tanınmadan ve adil yargılanma yolları tıkanarak kamu görevinden çıkarıldı. Kamu kurumların KHK dışında iş sözleşmesini feshetme, sözleşme yenilememe, disiplin soruşturması vb. yollarla yaptığı işten çıkarmalar bu sayıya dahil değil.

7) BORÇLANMA ARTTI

AKP döneminde çalışanların, dar gelirlilerin borç yükü arttı. 2002’de hanehalkı borcunun harcanabilir hanehalkı gelirine oranı yüzde 4 civarında iken, bu oran AKP döneminde artarak 2012’de yüzde 50’nin üzerine çıktı. 2015 itibariyle hanehalkları, harcanabilir gelirlerinin yüzde 51 oranında borçlu.

8) ÖZELLEŞTİRME REKORU

Özelleştirme ve kamunun tasfiyesi, altın çağını AKP döneminde yaşadı. AKP dönemi özelleştirmelerinin toplam özelleştirmeler içindeki payı yüzde 88. 1986-2002 döneminde toplam 8 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleştirilirken, 2003-2016 döneminde 60 milyar dolara yakın özelleştirme gerçekleştirildi. 1986’dan 2017’ye kadar 220’den fazla kamu kuruluşu satıldı, 68.4 milyar dolar gelir elde edildi. Bu gelirin 47 milyar doları Hazine’ye ve Kamu Ortaklığı Fonu’na kaynak olarak aktarıldı. Diğer bir ifadeyle 47 milyar dolara cumhuriyetin ekonomik birikimi satılmış oldu.

9) VERGİ ADALETSİZLİĞİ ARTTI

AKP döneminde vergi adaletsizliği giderek arttı. Dolaylı vergiler, yani tüketimden (mal ve hizmetlerden) alınan vergiler yüzde 65’e ulaştı. Doğrudan (kazanç üzerinden) alınan vergiler ise yüzde 35’e geriledi.

Dolaylı vergilerin yüksekliği vergi yükünün tüketiciye, yurttaşa, dar gelirliye yüklenmesi anlamını taşıyor. Dünyada genellikle dolaylı vergiler düşük, doğrudan vergiler yüksek. OECD ülkelerinde doğrudan vergilerin oranı yüzde 74, dolaylı vergilerin oranı yüzde 26. Türkiye’de ise vergi gelirlerinin yüzde 65’i dolaylı vergilerden sağlanıyor.

Asgari ücretten vergi alınmaya devam edilmesi vergi adaletsizliğini daha da artırıyor. 2029 TL brüt asgari ücretten toplam 122 TL vergi alınıyor.

10) İŞ CİNAYETLERİ ARTTI

2012’de büyük iddialarla kabul edilen 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası, beklenen sonucu yaratmadı. İş cinayetleri AKP döneminde azalmak bir yana, arttı. SGK verilerine göre AKP’nin ilk yılı olan 2003’te 811 işçi iş cinayeti sonucu yaşamını kaybederken bu sayı 2016’da 1405’e yükseldi. 2003-2016 döneminde resmi verilere göre bildirimi yapılan iş kazaları sonucu ölen işçi sayısı 17 bine yaklaştı. Bir diğer ifadeyle resmi verilere göre AKP döneminde yılda ortalama 1132 işçi öldü.

11) ÇALIŞMA SÜRELERİ UZUN

Türkiye’de çalışma süreleri OECD ve AB ortalamasının çok üzerinde. 2016 verilerine göre OECD ülkelerinde haftalık ortalama çalışma süresi 40.4 saat iken Türkiye’de 49.3 saat. Türkiye, Kolombiya’dan sonra haftalık çalışma süresinin en uzun olduğu OECD ülkesi.

Haftalık fiili çalışma süresi AB ülkelerinde 37 saate kadar geriliyor. AB ülkelerinde haftada 40 saatten fazla çalışan işçilerin oranı sadece yüzde 20 iken Türkiye’de bu oran yüzde 74’e yükseliyor. Kısa çalışmada ise ters bir orantı var. AB’de 35 saatten az çalışan işçilerin oranı yüzde 23 iken Türkiye’de yüzde 10.

12) CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ ARTIYOR

AKP döneminde kadın istihdamına yönelik politikaların merkezinde esnek, güvencesiz ve kayıt dışı çalışma yer alıyor. Neredeyse her iki kadından biri kayıt dışı. Kadın işsizliği erkek işsizliğine oranla oldukça yüksek. Yükseköğrenim mezunu kadınlarda işsizlik yüzde 18.4, erkeklerde 12.7. Öte yandan çalışan kadınların en az yüzde 92’si sendikasız.

 

AKP DÖNEMİNDE YASAKLANAN GREVLER[75]

1) AKP Hükümetinin yasakladığı ilk grev 1 Temmuz 2003’te Petrol-İş’in örgütlü olduğu Petlas Lastik Sanayi ve Ticaret AŞ’deki grev oldu.

2) Hükümet 8 Aralık 2003’te, Kristal-İş üyesi 5 bin Paşabahçe işçisinin grevini daha başlamadan yasakladı.

3) Camda yasağın kalkmasının ardından, Paşabahçe işçileri 30 Ocak 2004 günü greve yeniden başladı. Ancak grev ikinci kez yasaklandı. Milli güvenliği bozucu gerekçesine genel sağlık gerekçesi de getirildi.

4) 21 Mart 2004’te Lastik-İş’in toplu iş sözleşmesi görüşmeleri anlaşmazlıkla sonuçlanınca 20 ayrı fabrikada 5 binin üzerinde işçinin aldığı grev kararı Bakanlar Kurulu tarafından yasaklandı.

5) 1 Eylül 2005’te, Türkiye Maden-İş’in örgütlü olduğu Erdemir Madencilik’teki grev yasaklandı.

6) 27 Haziran 2014’te 5 bin 800 işçinin Şişecam’a bağlı 10 cam fabrikasında 8 gündür sürdürdüğü grev, genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu nitelikte olduğu gerekçesiyle yasaklandı.

7) 21 Temmuz 2014’te ise Bakanlar Kurulu, Çöllolar Kömür Sahası işyeri ile Çayırhan Kömür İşletmesinde, Türkiye Maden İşçileri Sendikası tarafından alınan grev kararını, genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu nitelikte olduğu gerekçesiyle yasakladı.

8) 30 Ocak 2015’te Bakanlar Kurulu, Birleşik Metal-İş’in, aralarında Anadolu Isuzu, Demisaş Döküm, Federal Mogul, Sarkuysan ve Türk Prysmian Kablo’nun da olduğu 22 fabrikada uyguladığı grevi yasakladı.

9) AKP’nin OHAL’i fırsat bilerek yasakladığı ilk grev Asil Çelik oldu. AKP, toplu iş görüşmelerinde anlaşmaya varılamaması üzerine Asil Çelik’te 18 Ocak 2017’de başlayacak grevi yasakladı.

10) Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu EMİS’e bağlı işyerlerinde 20 Ocak 2017’de başlayan grev, Erdoğan’ın da imzasının bulunduğu bir kararla ‘milli güvenliği bozucu’ nitelikte olduğu gerekçe gösterilerek yasaklandı.

11) 20 Mart 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan kararla, Akbank grevi ‘Ekonomik ve finansal istikrarı bozucu nitelikte’ olduğu gerekçesiyle başlamadan yasaklandı.

12) 22 Mayıs 2017 tarihli Resmi Gazete’de yer alan kararla Şişecam işçilerinin 24 Mayıs 2017’de başlatacağı grev “Milli güvenliği bozucu nitelikte olduğu” gerekçesiyle başlamadan yasaklandı.

13) Mefar İlaç Fabrikası’nda toplu sözleşme görüşmelerinden sonuç alınamaması üzerine alınan grev kararı Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklandı. 5 Haziran 2017 tarihinde alınan kararda, “genel sağlığı bozucu nitelikte görüldüğünden” ifadeleri yer aldı.

14) MESS sözleşmesi kapsamında 130 bin işçiyi kapsayan ve 2 Şubat’ta (2018) başlayacak olan grev, Bakanlar Kurulu’nun kararı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın onayıyla yasaklandı. Yasaklama kararının, patron sendikası MESS’in işçi sendikalarıyla yapacağı görüşme gününde alınması dikkat çekti.

15) Petrol-İş üyesi Soda Kromsan işçilerinin Adana ve Mersin’de aldığı grev kararı grevin başlayacağı gün olan 23 Mayıs 2018’de Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklandı.

16) İzmir Banliyö Taşımacılığı Sistemi Ticaret AŞ’ye (İZBAN) bağlı iş yerlerindeki grev, Cumhurbaşkanı kararı ile 60 gün süreyle ertelendi.

 

Orhan Veli’nin, “Yüz karası değil,/ kömür karası/ böyle kazanılır/ ekmek parası,” dizelerindeki maden ocaklarında,[76] önlenebilir nedenlerle öl(dürül)en işçi sayısı 2003’da 22’iken, 2004’de 68, 2005’de 121, 2006’da 79, 2007’de 76, 2008’de 66, 2009’da 92, 2010’da 105, 2011’de 77, 2012’de 61, 2013’de 93, 2014’de 386, 2015’de 67, 2016’da ise 74 oldu.[77]

Ayrıca ‘İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi Beslenme Çalışma Grubu’nun hazırladığı ‘Gıda Zehirlenmeleri Raporu’na göre, 2018’de Türkiye’de en az 104 gıda zehirlenmesi vakası yaşandı, bu vakalarda en az 13 bin 190 kişi gıda zehirlenmesinden etkilendi, 18 kişi hayatını kaybetti. Gıda zehirlenmelerinden en çok etkilenenler işçiler (yüzde 61) oldu, en az 8 bin 94 işçi zehirlendi. Zehirlenme vakalarının yüzde 63’ü işyerinde gerçekleşti, 8 bin 303 kişi işyerinde zehirlendi.[78]

Bir de Tez-Koop-İş Sendikası Genel Başkanı Haydar Özdemiroğlu’nun, “Yürümek yasak, konuşmak yasak. Milletvekillerinin bile yürütülmediği bir yerde demokrasiden bahsetmek mümkün mü?”[79] sorusunu dillendirdiği tabloda; örneğin çalıştığı fabrikadan “performansı düşük olduğu” gerekçesiyle çıkartılan Dilek Gültekin’in işten atılmasının aslı nedeni, fabrikadaki performans baskısına, cinsel taciz ve sataşmalara karşı ses çıkarması…[80]

 

II.2) KADINLAR, ÇOCUKLAR…

 

Bilmeyen yok: Kapitalizm, özü itibarıyla eşitsiz gelişme yasalarına tabi olan ve insanları kutuplaştırıcı ayrımlara bölen bir sistem. Bunu hayatımızın her alanında yaşamaktayız. Cinsiyet ayırımcılığına dayalı sömürü de bunun bir parçası.

Bu konuda ILO’nun ‘2018-2019 Küresel Ücret Raporu’na göre, kadın/erkek ayırımında (aylık) ücretlerdeki eşitsizlik oranlarında kadınlar aleyhine yüzde 36 ile Kore ve İsviçre ücret eşitsizliğinde başı çekiyor. ILO küresel ücret eşitsizliğinde dünya ortalamasının yüzde 20.5 olarak hesaplamakta. Türkiye’de de bu oran yüzde 9.3 olarak veriliyorken;[81] iş cinayetlerinde öl(dürül)en kadın işçilerin çoğu sendikasız ve en az yüzde 75’i ise kayıt dışı…[82]

Evet coğrafyamızda kadınlar ve erkekler arasında ücret eşitsizliği yüzde 20 seviyelerinde. Yani aynı işi yapan erkek 100 lira alırken kadın 80 lira alıyor. TÜİK’in gelir ve yaşam koşulları anketindeki verilerle yapılan hesaba göre, lise altı eğitimli kadınlarda bu eşitsizlik oranı yüzde 40.3’e yükseliyor. Yani erkek 100 lira alırken kadın 59.7 lira alabiliyor. Bu kadınlar ise 4.3 milyon kişi ile Türkiye kadın istihdamının yarısını oluşturuyor.[83]

Bunun yanında krizin derinleşmesi kadınları iki kat vurdu. DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası’nın ‘Kadın Emeği Raporu’na göre, işsizlik sigortasına başvuran kadın sayısı yüzde 57 arttı.[84]

Ya çocuklar mı?

Türkiye’de 2 milyon çocuk işçinin çalıştığı ve çalışan her 10 çocuktan 8’inin kayıt dışı olduğu açıklandı.[85]

Örneğin ‘Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın, ‘Madencilik Sektörü: Çocuk İşçiler, Hukuk ve İstatistikler (2014)’ başlıklı raporuna göre, madenlere inmesi mümkün olmayan 15 yaşında 164, 16 yaşında 334, 17 yaşında 274 çocuk, 18 yaşında 919 çocuk madenlerde çalışıyorken; bu çocukların yüzde 85’i de kayıt dışıydı.[86]

TÜİK’e göre, çalışan çocukların yüzde 49.8’i okula devam ederken, yüzde 50.2’si okula gitmiyor;[87] tam da böylesi bir tabloda çocuklar çalışırken ölüyor. Bu durum öyle bir noktaya varmış ki, 2018 yılında 8 yaşında ölen çocuk işçi var![88]

Mesela 11 Haziran 2018 tarihli ‘Ankara İşçi Sağlığı Meclisi’nin, ‘Çocuk İşçiliği ve Çocuk İş Cinayetleri’ başlıklı raporuna göre, 5 yılda en az 319 çocuk iş cinayetlerine kurban gitti.[89]

Evet, evet her yıl onlarca çocuk iş cinayetlerinde hayatını kaybediyor. 2018’in ilk on ayında en az 62 çocuk işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Aynı dönemde ölen 25 işçi ise 18 yaşında. Bu işçilerin kaçının 18 yaşını doldurmuş olduğu ise bilinmiyor.

2013’de 59 çocuk, 2014’te 54 çocuk, 2015’te 63 çocuk, 2016’da 56 çocuk, 2017’de ise 60 çocuk çalışırken yaşamını yitirmişti.

2018’de yaşamını yitiren 62 çocuk işçinin 10’u mülteci/göçmen... Göçmen çocukların ölüm oranı, tüm göçmen işçi ölümlerinin 3-4 katı. Ölümlerin 22’si 8-14, 40’ı ise 15-17 yaş aralığında yaşandı.

Çocuk iş cinayetlerinde ölen kız çocuklarının oranı, yüzde 11 ile iş cinayeti verilerindeki kadın işçi oranının neredeyse iki katı. Bu durum kız çocuklarının özellikle tarım sektöründeki yoğun sömürüsünden kaynaklanıyor.[90]

Çalışan çocukların yüzde 45’i tarım alanında mevsimlik işçi konumunda. TÜİK’in 2012 verilerine göre, 14 yaş grubunda 292 bin, 15-17 yaş gruplarında ise 631 bin çocuk tarımda çalışıyor.

Yine TÜİK’in Mart 2018’de yaptığı iş gücü anketine göre, 4 milyon 983 kişi fiili olarak tarımda çalışmaya devam ediyor. Tarım sektöründe çalışanların yüzde 81’inin kayıt dışı çalışıyor.[91]

Bir şey daha: 2018 ‘Çocuk İşçilikle Mücadele Yılı’ ilan edilmişti. 2018’in ilk on bir ayda en az 66 çocuk işçi ölümü gerçekleşti. Bu sayıyla 2018 çocuk işçi cinayetlerinin en yüksek olduğu yıl olarak tarihe geçti![92] Peki, bu durum karşısında ne yapıldı? Örneğin adalet mekanizması işletildi ya da önlemler alındı mı? Hayır!

 

II.3) İŞ CİNAYETLERİ VE DEVLET

 

Herkesin malumu: Devleti yönetenler, sorumluluktan kaçmak için “işçi cinayetlerine” “iş kazası” derlerse de; inanmayın!

İSİG Meclisi’nin verilerine göre, “6331 Sayılı İSG Yasası” çıktıktan sonraki iş cinayetleri şöyle: 2013’ün ilk yedi ayında en az 627 işçi… 2014’ün ilk yedi ayında en az 1139 işçi… 2015’in ilk yedi ayında en az 982 işçi… 2016’nın ilk yedi ayında en az 1108 işçi… 2017’nin ilk yedi ayında ise en az 1119 işçi katledildi![93]

AKP’nin iktidarda olduğu 2003-2017 kesitinde toplam 1 milyon 678 bin 700 kişi iş kazası geçirdi, 17 bine aşkın işçi hayatını kaybetti. İnşaatlarda her gün bir işçi yaşamını yitiriyorken;[94] yine 2003 ile 2017 yılları arasında geçirdikleri iş kazaları nedeniyle “iş göremez raporu” alan işçi sayısı, 30 bin 681’e ulaştı.[95]

Evet Türkiye iş cinayetleri açısından son derece kötü bir tabloya sahip. Örneğin 100 bin işçi başına ölümlü iş kazası oranında Türkiye 1. (birinci) olmakla kalmıyor; ayrıca Türkiye’de ölümlü iş kazası oranı Malta’nın 2, Hollanda’nın 17 katıyken;[96] coğrafyamızda iş kazası sonucu ölüm sıklığı AB’nin 12 katı![97]

Kolay mı?

OHAL’de iş cinayetleri yüzde 14 arttı, iki yıllık süreçte en az 3 bin 960 işçi yaşamını yitirdi;[98] Türkiye’de en fazla iş kazasının yaşandığı 3’üncü il olan Ankara’da, 5 yılda 300’den fazla emekçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.[99]

İSİG Meclisi’nin raporuna göre, 2018 yılında her gün ortalama 5 işçi, işe gitmek için evden çıktı, ancak evine geri dönemedi![100]

“İyi de devlet nerede” mi?

Elbette patronların yanında, işçilerin ise tam karşısında!

İşte yorumsuz sekiz alt başlıktaki veriler!

  1. i) 2019 yılında ücret geliri elde eden çalışanlardan alınacak olan vergi tarifesine göre, asgari ücretli bir çalışan yıl boyunca devlete 4 bin 319 lira gelir vergisi ödeyecek. Bu da asgari ücretlinin yılda yaklaşık 50 gün vergi ödemek için çalışması anlamına geliyor. Yani asgari ücretin yüzde 42’si devlete geri dönüyor![101]

365 gün çalışmanın 128’i vergiye gidiyor. Bir asgari ücretli, yılın 365 gününün 128 günü vergiler için çalışıyor. 17 yıllık vergi afları bilançosu, her yapılandırmada tahsilatların giderek düştüğünü, vergi yükünün dolaylı vergiler üzerinden çalışana yıkıldığını oraya koyuyor![102]

OECD raporu, evli iki çocuklu bir işçinin maaşından kesilen ortalama vergi ve sosyal güvenlik katkı oranında Türkiye’nin 36 üye ülke içinde 8. sırada olduğunu ortaya koydu. Üye ülkeler içinde bu klasmanda 8. sırada yer alan Türkiye’de ise bu oran yüzde 37.2. OECD ülkelerinin tamamına bakıldığında ortalama ise yüzde 26.6![103]

  1. ii) Hükümetin 100 günlük eylem planında patronlara verilecek 5.25 milyar liralık teşvikin yine işsizlik sigorta fonundan karşılanması bekleniyor![104]

Hükümet, işsiz kalanların yararlanamadığı işsizlik fonunu, istihdam şartıyla işverene sundu. 3 ay süreyle işçi çalıştırana birçok muafiyet getirdi![105]

İşsizlik Sigortası’nda bulunan 11 milyar lira, düşük faizle ve örtülü bir operasyonla kamuya ait Halkbank, Vakıfbank ve Eximbank’a aktarıldı. Uğur Gürses, İşsizlik Fonu’nun elinde tuttuğu 11 milyar liralık Hazine tahvillerinin satılması yoluyla kamu bankalarına sermaye benzeri fon sağlandığını ortaya çıkardı. Gürses, Halkbank, Vakıfbank ve Eximbank’ın tahvil ihracı yaparak 10.8 milyar lira temin ettiğini hatırlattı ve kaynağın İşsizlik Fonu olduğunu yazdı![106]

İşçilerin işsiz kaldıklarında bir süre maaş aldıkları işsizlik sigortası fonu 114 milyar liraya ulaşırken, 15 yılda bunun sadece 17.8 milyar lirası işçilere gitti. Bu sürede fondan yararlanmak için 8 milyon 962 bin kişi başvurdu. Ancak 5 milyon 706 bini ödenek alabildi. 3.2 milyon işsiz ise ödenek alamadı![107]

iii) Yeni Ekonomik Programda yapılacağı bildirilen tasarrufun yani kemer sıkmanın 2019 yılı içinde toplam bedeli 60 milyar TL. Bunun 10.1 milyar TL’si sosyal güvenlikten olacak. Sağlıkta eşitsizlik artacak. Tıbbi hizmetlere, ilaca erişim zorlaşacak![108]

  1. iv) Hükümetin taşeron düzenlemesi belediyelerdeki taşeron işçileri 30 Haziran 2020, kamudaki taşeron işçileri de Ekim 2020’ye kadar 6 ayda bir alacakları yüzde 4’lük zamma mahkûm etti![109]
  2. v) Türk-İş, Hak-İş ve DİSK temsilcilerinin de bulunduğu Ekonomik ve Sosyal Konsey’de kimlerin yer alacağına artık Cumhurbaşkanı karar verecek![110]

Kabine değişikliği ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na daha önce Hak-İş’te görev yapan Jülide Sarıeroğlu getirildi![111]

  1. vi) Türk Harb-İş’in Tank Palet Fabrikası’nın özelleştirilmesine karşı yapmak istediği miting, valilik tarafından “seçim dönemi güvenliği sağlayamayız,” gerekçesiyle reddedildi![112]

vii) Davutpaşa’da 31 Ocak 2008 tarihinde 21 kişinin yaşamını yitirdiği, 115 kişinin de yaralandığı maytap atölyesi patlamasına ilişkin Yargıtay’ın bozma kararının ardından 4 sanık yönünden yeniden görülen davada karar açıklandı. Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2 sanık “İhmal suretiyle görevi kötüye kullanma” suçundan 10’ar ay hapis, 2 sanık ise “Görevi kötüye kullanma” suçundan 1 yıl 8’er ay hapis cezasına çarptırıldı. Verilen cezalar ertelendi. Karar oybirliğiyle alındı.[113]

İstanbul Mecidiyeköy’deki Torunlar Center inşaatında asansörün düşmesiyle iş cinayetinde can veren 10 işçi hakkında mahkeme, karar duruşmasında sanıklara ödül gibi ceza verdi. Davada 16 sanık beraat ederken, 9 sanığa 24 ay eşit taksitle ödenecek şekilde 60 bin 800’er lira para cezasına çevrildi. AKP’ye yakınlığı ile bilinen Torunlar İnşaat sahibi Aziz Torun, aynı zamanda AKP Genel Başkanı Tayip Erdoğan’ın çocukluk arkadaşı. Ailelerin avukatı Yıldız İmrek kararın kabul edilemez olduğunu söyleyerek, mahkeme heyetinin savcılık mütalaasından bile daha skandal bir karara imza attığını ifade etti![114]

viii) Soma Katliamı davasında verilen cezalara tepki gösteren ve “Adalet” için Ankara’ya gelen ve HSK önünde basın açıklaması yapmak isteyen Somalı ailelere polis biber gazlı müdahalede bulundu![115]

Ve Soma (iş) katliamının birincil sorumlusu, Soma Köür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan, mahkeme kararıyla tahliye edildi.

 

III) O HÂLDE (Mİ?)!

 

Aslında, en sonda söylenmesi gerekenleri, biz yazımızın başında söylemiştik. Birkaç şey daha eklemek gerekirse…

Louis Aragon’un, “ben hangi şarkıyı söyleyebilirim içimdekinden başka...” dizelerindeki taraflılıkla; Yaşar Kemal’in, “Umutsuzluk tutsaklığın gıdasıdır./ Umutsuzluk köleliğin anasıdır./ Umutsuzluk yüreğin yıkımıdır,” uyarısını “es” geçmeden; yeniden ve bir kez daha umuda ihtiyacımız var.

Umudun ilk adımı; onu yaratacak kararlılığın özgürlüğüdür; tıpkı Albert Camus’nün, “Özgürlüğün olmadığı bir dünya ile başa çıkmanın tek yolu, kendi var oluşunu bir başkaldırı hâline getirecek kadar özgür davranmaktır,” saptamasındaki üzere!

“Sol-sağ kavramı XVII. ve XVIII. yüzyıllarda kaldı; ‘sağ-sol ayrımı’ kalktı”[116] türünden “zırvaları” ve liberal hezeyanları elimizin tersiyle itmek “olmazsa olmaz”!

Bunların saçtığı zehrin yol açtığı salgının tahribatı hâlâ etkin…

Durumu olduğu gibi görmek zorundayız; hem de kenara çekilip, “Biraz güç toplayalım, sonra bakarız,” türündeki örtük kaçışlara prim vermeden!

Kaçış bir yol değil, sadece “zamanın ruhuyla” uzlaşmak için inkârın/ inkârcılığın bir türüdür.

Böyle olmayanlar; hâlâ işçi sınıfının mücadele yolundan sapmayanlar için bedel ödediğimiz büyük acılar, kaçınılmaz yıkımlar yine gündemdeyken; biliyoruz bizi bunlar zenginleştirir, olgunlaştırır. 

“Değişimin öznesi değişti” yaygaralarıyla; sınıftan kaçışı örgütleyen liberallere inat toplumsal hafıza böyle tazelenecektir.

“Burada küçük bir parantez açıp, Marksizm’in harici münekkitlerine göz atmak yararlı olabilir. Kötü sonuçlanmış maceralardan sonra içtenlikle gerçeğe dönenler bir yana, bir grup liberal, artan baskıyı içselleştirebilmek için, yeni tezler peşindedir. Geçmişte şu ya da bu şekilde sosyalizm saflarında yer alan kimi aydınlar da demokrasi ile yanlış ilişkilendirdikleri bir sosyalizm arayışından sonra Marksizmle bağlarını tümüyle kopardılar.[117]

Olur böyle şeyler. Marksistleri hayretler içinde bırakan ise, ışığı özellikle Hopa olaylarında öldürülen Lokumcu ile ilgili yorumu ile tümüyle sönse de entelektüel sayılan Murat Belge ve benzerlerinin cehaletin dibinden ses vermesidir. Önceleri eleştirilerini bir ölçüde içeriden yaptığı söylenebilirdi ama artık ‘tenkitlerini’ karşıdan yapıyor; doğal olarak karşı tarafın düşük düzeyi onun da düzeyidir. 

Düzey düşük ama o yüksekten, Marx’tan başlamak istiyor; Belge, ‘Marx’ın Manifesto’yu 1848’de, Kapital’i 1867’de yayımladığını’ dolayısıyla ‘yüz küsur yıl öncenin bilgileriyle kurulmuş bir teorinin yalnız bu günü değil, yazıldığı günü anlamakta ne kadar geçerli olacağını sorgulamak’ gerektiğini savunuyor.[118]

Marx için, ‘o zaten zamanını da anlamamıştı’ diyebilmek için kuşkusuz cahil olmak yeterli değildir, iflah olmaz bir ego da gerekir. Ama Belge’de bunun ziyadesiyle bulunduğunu biliyoruz.

Bilginin, bilimin eskime ölçütleri Belge’nin anladığından çok farklıdır. Bilimsel bilgi, Belge’nin sandığı gibi geçen yıllar sayılarak ‘eh artık bu eskidi’ diyebileceğimiz bir şey değildir. Kopernik’i kim eskitmiş ki? Newton’la Einstein arasında, Einstein’la sonrası arasındaki uzun yıllar kimi, neyi eskitmiş?

Bilimlerde gelişme belli bir alanda ve zamanda hükmünü yürüten önceki tezi yok etmeden, bir üst düzey için öncekinden ‘koparak’ gerçekleşir; biriken bilgi nihayet kabına sığmaz olur. Thomas Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı eserinde savunduğu gibi; bilim bir üst aşamada kendisini önceki dönemin verilerinin diyalektik inkârı ile yeniden kurgular. Marx’ın Hegel’le, Feuerbach’la ilgili etkilenme ve eleştirme süreci de böyledir.

Marksizmin ‘hariçten münekkitleri’ ise genellikle kendi dünyalarında kurguladıkları gerçeği yansıtmayan bir Marksizmle hesaplaşırlar. Oysa ‘Alman İdeolojisi’ndeki şu pasajı dürüst bir şekilde okusaydılar, hem boşuna yorulmaz, hem de belki dışarıdan eleştiriyi içeridenmiş gibi gösterme sahteciliğinden kendilerini kurtarırlardı.

Marx şöyle yazıyor: ‘Bize göre komünizm ne yaratılması gereken bir durum ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları şu ana varolan öncüllerden doğarlar.’[119]

Ama biraz daha açıklayıcı olana da yer verelim, üstelik çeviren de Murat Belge olsun. ‘Komünizm olumsuzlamanın olumsuzlaması olarak konumdur (position) ve dolayısıyla insanın kurtuluşu ve iyileşmesi sürecinde tarihi gelişmenin bir sonraki aşaması için zorunlu olan edimli (actual) evredir.’[120] Marksizmin gelişme evrelerinde sürekli birbirini yalanlayan eserler söz konusu değildir.”[121]

O hâlde işçi sınıfının mücadelesine ilişkin olarak, “Her grev bir savaş okuludur, fakat savaşın kendisi değildir… Grev, işçilere patronların gücünün ve işçilerin gücünün ne olduğunu öğretir. Onlara sadece kendi patronlarını ve iş arkadaşlarını değil, bütün patronları, bütün kapitalist sınıfı düşünmeyi öğretir,” vurgusuyla şunların altını ısrarla çizen V. İ. Lenin’in uyarıları kulaklara küpe edilmelidir:

“Liberaller işçilere ‘Sizler toplumun sempatisini kazandığınızda güçlü olursunuz,” derken Marksistler işçilere farklı bir şey söylerler, onlara: ‘Güçlü olduğunuzda toplumun sempatisini kazanırsınız,’ derler.”[122]

“Silah kullanmasını öğrenmeye, silah sahibi olmaya çalışmayan bir ezilen sınıf, ancak köle muamelesi görmeye layıktır.”[123]

“Güçlü örgütlenmiş bir partimiz varsa, tek bir grev siyasal bir gösteriye, hükümet üzerinde bir siyasal zafere dönüşebilir. Güçlü bir partimiz varsa, tek bir yerdeki ayaklanma zafere ulaşan bir devrime dönüşebilir. Unutmamalıyız ki, kısmi talepler için hükümete karşı yapılan mücadeleler ve bazı tavizlerin kazanılması sadece düşmanla yapılan hafif çatışmalardır, ileri karakollar arasındaki çatışmalardır, oysa tayin edici (belirleyici) savaş sonradan gelecektir. Önümüzde tüm gücü ile üstümüze kurşun ve gülle yağdıran, bizim en iyi savaşçılarımızı biçmekte olan düşman kalesi yükselmektedir. Biz bu kaleyi ele geçirmeliyiz… Ancak o zaman, Rus devrimci işçisi Pyotr Alexeyev’in şu büyük kehaneti gerçekleşecektir: “Çalışan milyonların güçlü kolu kalkacak ve asker süngüleriyle korunan despotizmin boyunduruğu paramparça olacaktır!”[124]

 

18 Nisan 2019 17:26:36, İstanbul.

8.06.2019 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR