19 ARALIK’IN (C)EZAEVLERİ GERÇEĞİ!

Temel Demirer

19 ARALIK’IN (C)EZAEVLERİ GERÇEĞİ!

“Bi rêzdarî bi bîr tînin.”[2]

 

Carl Schmitt’in, “Olağanüstünün olağanlaştı(rıldı)ğı” hâle ilişkin tespitleri,[3] bugünü(müzü)n özetidir sanki.

“Bugünü(müzü)” dedim; onu artık Adam Smith’in, ‘Milletlerin Zenginliği”ndeki serbest rekabetçi dönem tarif(ler)iyle[4] kavramak mümkün değil; şimdi V. İ. Lenin ifadesindeki “tekelci”lik evresindeyiz.[5]

İki farklı dönemin kavramları da, süreklilik içinde kopuş(lar)la başkalaşıyor;[6] bir siyasi gericiliğe dönüşen kapitalizm “hak-hukuk” retoriğiyle değil; sürdürülemezlik ile betimlenir oluyor!

19 Aralık’ı konuşacağımız toplantıya neden bu vurgularla mı başladım?

Gayet basit: 19 Aralık Katliamı, artık bir “İnsan Hak(sızlık)ları” retoriğiyle açıklanamaz. Bunda “ısrar” sürdürülemez kapitalizmde, olmayan erdemleri “aramak” gibi, nafile bir “çaba”dır.

19 Aralık Katliamı’nı, sürdürülemez kapitalizmin “Guantanamo Hukuk(suzluğ)u” üzerinden tarif etmek zorundayız.

“Guantanamo Hukuk(suzluğ)unun ne olduğunu hatırlayın yeter!

O, serbest rekabetçi dönemin “evrensel hukuk kuralları”na ilişkin “iddia” ve “değerleri” açıkça çiğneyip, ayak altına alan bir hâldir

Hani “hukuk devleti normları” denilen şeyin, açık seçik inkârıdır!

Sürdürülemez kapitalist küresel gericiliğin kılavuz artık “Guantanamo Tarzı”dır ki, bu da “Düşman Hukuk(suzluğ)udur!

“Düşman Hukuk(suzluğ)u” dedim; 19 Aralık Katliamı da, KHK’lar ile “rejim düşmanı ilan edilenler”e reva görülen(ler) de budur!

Tıpkı bir zamanlar ‘TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun ‘Cezaevleri Alt Komisyonu’ Başkanı Mehmet Metiner’in (bir zamanlar HADEP Genel Başkan Yardımcılığı yapmıştı!) sözcükleri sakınmadan “15 Temmuz darbe girişiminden sonra cezaevlerinden gelen kötü muamele ve işkence iddialarıyla ilgili inceleme yapmayacağız,”[7] diyebildiği gibi…

 

  1. AYRIM: (C)EZAEVLERİ NEDİR?

 

(C)Ezaevleri, insana “Biliyor musun abi, en çok biçilmiş ot kokusunu özledim,”[8] dedirten bir egemen vahşetin zorbalığıdır!

Hakkında “Panta gegromenna”[9] dense de; bir sosyalistin teorize edip, ilkesel düzeyde asla savunmaması gereken (c)ezaevleri konusunda, “Hapishanede canlı varken, özgür değilim,” diyen Eugene V. Debs’in uyarısını kulaklarımıza küpe etmeliyiz!

Yine Eugene V. Debs “Kapitalizm, kendisini yarattığı suçlulardan korumak için cezaevine ihtiyaç duyar ve buna sahip olmalıdır,” derken; “suçu” sınıflı-sömürücü sistemin hazırlayıp, “birey”in “işlediği” dizaynda Charles Manson’un, “Benim babam cezaevi. Benim babam sizin sisteminiz. Ben sizin yarattığınız şeyim. Ben sizin yansımanızım,” ifadesi çok değerlidir.

Yeri gelmişken, Michel Foucault’dan aktaralım: “İktidar, öncelikle boyun eğdirilmiş bedenler yaratmayı amaçlar… Hapishanelerin, fabrikalara, okullara, kışlalara, hastanelere ve bütün bunların da hapishanelere benzemesi şaşırtıcı değil mi?... Tımarhane ve hapishane, tarihte iktidarların sopası olmuştur…”[10]

Evet Yuval Noah Harari’nin, “Ordular, polisler, mahkemeler ve hapishaneler kesintisiz olarak insanların hayali düzene uygun davranmasını sağlamak için çalışır,” saptamasını bütünleyen; William Blake’ın, “Hapishaneler yasaların taşlarıyla, genelevler dinin briketleriyle inşa edilir,” sözleridir!

Bu bağlamda sınıfsal zorbalığın cisimleştiği (c)ezaevlerinin “hukuksal kurumlar” olduğu “iddia”sı, kocaman bir yalandır!

Kanıt 19 Aralık’tır; Diyarbakır 5 Nolu’dur;[11] Ve komünistlerin işkence tezgâhlarından geçirildiği Sansaryan Hanı’dır;[12] Auschwitz’dir; Guantanomo’dur; kötülüğün sıradanlaştırılarak kapısında “burada çekim yapan vurulur” yazan Irak’taki Ebu Gureyb Zindanı’dır; Ulrike Meinhof ve yoldaşlarının 9 Mayıs 1976’da JVA Stuttgart-Stammheim’daki hücresinde “ölü bulunması”dır![13]

Bunlar “tesadüf” ya da “istisna” değildir; çünkü!

Devletin yapısal bütünlüğünde, hukuksal moment sınıflar arasındaki güç ilişkisinin bir yansımasıdır. Her devlet siyasal iktidarını toplumun geneline “hukuk” aracılığıyla empoze etmektedir. Bu anlamda hukuk hiçbir zaman siyasal iktidarın temeli olmaz, ancak, devletin sınıf mücadelesiyle dolaysız ilişkisinin getirdiği bir üst yapı kurumudur.

Yasalar yalnızca bireylerin uyduğu/uymadığı maddi yaptırımlar sistemidir. Ahlâki-hukuki ideoloji, bu maddi yaptırımlar sistemini genel “insan doğası”na ve “insan ihtiyaçlarına uygunluk” iddialarıyla sunar. “Evrensel Hukuk Normları” ve “İnsanlık” gibi ideolojik düsturlar, burjuva iktidarının egemenliğinin yeniden üretim mekanizmalarındandır.

Hukuk, “devlet’in ideolojik aygıtı” işleviyle birlikte zor işlevini de bünyesinde taşır. Bu ikili karakter dolayımıyla “Hukuk”, baskı aygıtının işlevini ve sınırlarını düzenlerken, baskı aygıtlarının toplumda meşrulaştırılmasını sağlama amacını içinde taşır. Ahlâki-Hukuki ideoloji, sınıf mücadelesinde egemen sınıfın aleti olarak polis-mahkeme-hapishane üçlüsüyle merkezi ilişkisinden ve düzenleyici normatifliğinden dışarı çıkamaz. Sınıf mücadelesinin iktisadi, ideolojik ve politik seyrine göre hukuk ideolojisi, maddi koşullarca belirlenir, birey merkezli sunumu ve tüm toplumu kuşatma iddiasıyla egemen sınıf olarak örgütlenmiş burjuvazinin mücadele silahı işlevini yerine getirir. Ancak Karl Marx’ın dediği gibi hukuk “toplumsal ilişkilere ayak uyduramadığı anda, salt bir kâğıt parçası olarak değer taşıyacaktır”. Toplumlar “yasa”ya dayanmaz; sınıf mücadelesinin seyri, yasaları ve yasaların ideolojik arka planı olan hukuksal-ahlâki ideolojiyi oluşturur.

Hukuk ideolojisinin uygulama pratiklerinden zor işlevinin yürütüldüğü alet olarak hapishaneler politik mücadele içindeki devrimcilerin olası uğrak yerlerindendir.

Bir ceza pratiği olarak kapatılmanın gelişim seyrini incelersek: Tüm kurumlar gibi hapishane kurumu da, bir tarihsel oluşuma sahiptir ve bu oluşum seyri sınıf mücadelesinin belirleyiciliğini taşır. “Suç” ve “suç”un tanımlanması ekonomik temelin referanslarıyla belirlenirken, konuyla ilgili ideolojik düzey genelleştirici tanımlar oluşturur. Suç tanımları siyasal düzeyde dönemsel ihtiyaçlardan ve egemen sınıfın sınıf mücadelesindeki genel konumlanması temelinde sürekli yeniden üretilir. Tüm sınıflı toplumlarda “suç” mülkiyet esasına dayalı tanımlanır ve mevcut sınıf ilişkisinin korunması amaçlanır.

Kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda suç ve ceza ilişkisini belirleyen ölçüt, egemen sınıfların iktidarlarını yürütme teknikleriyle bağlantılı olarak, hangi tür olursa olsun “suç”un doğrudan hükümdara yönelik olduğu yargısıdır.

Mülkiyet ilişkilerini kendi şahsında temsil eden hükümdar, tek tek suçların niteliğine bakmaksızın tüm yasa ihlâllerini siyasal erkine karşı bir tehdit olarak ele alıp, “tüm suçlar hükümdara karşı işlenmiştir” yargısıyla hareket eder. Suçun sınırlarının böyle çizildiği toplumlarda, cezalandırma tekniklerinde kısmi farklılıklar oluşur.

Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonlarda suç diye tanımlanan fiiller ve bu fiillerde bulunanlar, sınıf ilişkilerinin kapalı-geçişsiz yapısından dolayı, yönetici sınıflar ile ezilen sınıflar arasındaki çatışmada politikanın konusu ve uygulayıcısıdırlar. “Suç” bir yandan çalışma düzenini aksatır, “üretim aracının” kullanılmasına engel olur; diğer yandan maddi dayanaklarıyla oluşmuş, onaylatılmış “toplumsal düzeni, karmaşa ve bilinmezlik tehlikesine atar. Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonlarda, egemen sınıflar, iktidarlarının yasal dayanaklarını aşkın nedenlere, tanrısal sözlere dayandırırlar; bu din olgusunun pratik-ideoloji işlevinin yerine getirilmesidir. Öte yandan ezilenler de mevcut sömürü ilişkilerine ve zorbalığa tutum almada dinsel içerikli dayanaklarla hareket ederler.

Suçun tanımlanmasındaki bu anlayış cezalandırma tekniklerine yansımıştır. Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonların ağırlıkta uyguladıkları ceza tekniği, bedensel cezalandırmadır. Kapatılma bu dönemde nihai cezayı bekleme sürecinde bir tedbir olarak uygulanır. Bedensel ceza; işkence, bedenin parçalanarak öldürülme, “suç” ile ilgili olarak “suçlu”yla birlikte ailesinin, sosyal grubunun topluca öldürülmesi, sürgün edilmesi; kısasa kısas yoluyla bedel ödetme vb. biçiminde örneklendirilebilinir. Osmanlı ceza sisteminde seri hukuk ile birlikte örfi hukukta da zarar tanzimi yanında bedensel cezalar ağırlıktadır: Falaka, bedenin bazı uzuvlarının kesilmesi (el, ayak, kulak, burun, dudak vs...) göze mil çekme en bilindik cezalardır. Kapitalizm öncesi Avrupa’sında zindan gibi kapatılma esasına dayalı örnekler cezalandırmada ağırlıkta üst sınıflardan gelenlere yönelik uygulanırken (belirli bir süre esasına dayanmayan, hükümdar değişiklikleriyle ya da hükümdarın zindandakileri hatırlamasıyla sonlanacak/ sürecek bir bilinmez kapatılma) esas ceza sistemi, kırbaç, işkence, çeşitli türleriyle idam, bedenin organlarının kopartılması gibi bedensel cezalardır.

Yargılama sistemi de cezalandırma sürecinin bir parçasıdır. “Suç” ile itham edilen kişi ya suçunu itiraf edecektir ve acı çekmeden rahat bir ölüme kavuşacaktır ya da mahkemesi işkenceyle bir gösteriye dönüşecek, “kamunun” önünde itirafa zorlanarak parça parça dayanılmaz acılar çektirilerek öldürülecektir. İdam cezaları çoğunlukla bir vahşet gösterisine dönüştürülmüştür. Burada amaçlanan suçun cezalandırılmasıyla birlikte, toplumu bu cezalandırmaya katarak kontrol altında tutmaktır…

Hapishane bir zor aygıtıdır. Tüm pratiği, şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran devletin, dönem dönem açık ve yoğunlaşmış, dönem dönem inceltilmiş ve seçici zor ile “terbiye etmesi(!)dir. Hapishane katliamları bu durumun açık örnekleriyken, daha kapalı ve esas karakteri belirleyecek yan; tek başına kapatılma uygulamasının bir şiddet pratiği olduğudur.

Hapishane sistemi, kapitalizmin yapısında içkin olan “suç”u kontrol altında tutarak, “suç”un yeniden örgütlenmesini sağlar. Bir diğer deyişle, suçu tanımlar, kategorikleştirir ve yeniden örgütler. Hapishanede tutulanların incelenmesi bu açıklamanın delilidir. Kapatılanların önemli bir kısmı birden daha çok hapishaneye girmiştir.

Kapitalist sistem, “suç”u kişisel bir tutum, psikatrik bir vaka olarak ele alır. Arkasında yatan sosyal nedenleri, sisteme içkin yapıyı kısmen ifade etse de, bunu sosyolojik bir tutumla bütünlükten kopararak ele alır. Sonuçta, suçlu “toplum dışı” suç işlemeyi alışkanlık hâline getirmiş, problemli bir kişilik olarak sunulur. Geriye kalan tek seçenek, suçlu ilan edileni, toplumsallığın dışına çıkarmaktır. Toplumun geniş kesimince egemen ideolojinin yaklaşımı karşılığını bulur: “Suçlu” olarak çağrılan, eyleminin cezasını çekmeli, toplumsallıktan dışlanmalıdır. Bu ideoloji içinde sistematik gerilimler taşır. Sınıflı toplum gerçekliği, kapitalist formasyonda, her an her kişinin “suçlu” ilan edilmesinin olanağını yaratır. “Kader mahkûmu” gibi ayrımlar yoluyla, günlük dilde gerilim çözülmeye çalışılır.

Türkiye devleti, cezalandırmada, yaygın olarak kapatma pratiğini uygulamaktadır. Yetmiş bin civarında kişi, şu anda kapatma rejiminin kontrolünde, çeşitli hapishanelerdedir. Konuyla ilgili devletin geçmiş pratikleri birçok örnek taşır; örneklerin önemli bir kısmı hapishanenin, zor uygulama merkezlerinden biri olduğunu kanıtlar. Özellikle askeri cunta dönemlerinde yoğunlaşan ve devamlılık taşıyan hapishane uygulamaları aklımızdadır. 12 Eylül’ün Diyarbakır zindanı, tek tip elbise dayatmayı, zorunlu spor, marş okuma vs. gibi kimlik eritme politikaları, karıştır barıştır uygulamaları bütünlüklü bir hapishane algısı oluşturmaya yeter. Devrimci tutsaklara yönelik zorun dizgini yoktur hapishanelerde… Diyarbakır, Ümraniye, Buca, Ulucanlar katliamları hatırlanırsa şiddetin boyutu daha çarpıcı olur. Tüm tutsaklara hapishanelerde yapılan işkence vakaları önemli oranlar göstermektedir.

Devlet 19 Aralık Katliamı’yla, hapishanelerde yeni bir dönem açtı. Devrimci tutsaklara yönelik gerçekleştirilen harekâtlarla bir katliamın daha altına imzasını atan devlet, F tipi hapishaneleri de uygulamaya soktu. Hapishanelerin bir anlamıyla toplumsal yaşamdan tecrit olduğu ve devletin maddi-ideolojik yaptırımlarıyla tretman esasına dayalı kurulduğu söylenebilir. Mevcut F tipi hapishaneler de tretmanın özel bir uygulanışıdır. Bu uygulama tecrit sistemi esasıyla oluşturulan, bir ve üç kişilik hücrelere kapatılan tutsakların kişiliklerini, politik duruşlarını parçalama amacını taşır. Devrimci tutsaklara yönelik olarak tasarlanan bu hapishaneler, daha önce Avrupa’daki benzeri pratiklerin tecrübeleriyle uygulamaya geçirilmesi dikkat çekicidir…

Hapishane sistemi tretman ilkesine göre kuruludur. Tretmanla hedeflenen, tutsağın, sistem tarafından çizilen kurallara ve yaptırımlar bütününe kayıtsız şartsız uyması, kendini egemen sınıfın iradesine teslim etmesidir. CİK ile birlikte infaz rejimine damgasını vuran, iyileştirme, toplumsallaştırma gibi kavramsal çerçevenin arka planında bu yaklaşım bulunmaktadır. Devrimci tutsağın kapatılmasının gerekçesi olan mevcut siyasal iktidarın normlar bütününe karşı mücadelenin öznesi olmasını gözeten infaz rejimi, devrimci tutsağı iktidarın anlayışını uyguladığı bir nesneye dönüştürmeyi amaçlar. “Haklar” ve “yükümlülükler” ilişkisinde, her hak aynı zamanda peşinden gelen birçok yükümlülükle koşula bağlanarak “yaptırımlara uymadığında hak sahibi değilsin” mantığı işletilir. Hapishanelerin kuruluş ilkesi ve mantığı sonucu, egemenler, kapatılan tutsağı her dönemde tretmanla kuşatıp teslim almayı amaçlar, buna karşın devrimci tutsaklar, tretman uygulamalarına karşı fiili direniş ve konumlanmalarında hapishane pratiklerini örerler.

Louis Althusser, Pascal’ın “Diz çökün, dudaklarınızı dua ederek kıpırdatın, inanacaksınız” sözlerini aktarıyor. Hapishane rejiminin tretman dayatması önce diz çöktürmek sonra dudakları kıpırdatmaktır. Arkasından sistemi içinde hissetmek kendiliğinden gelecektir…

Hapishaneler, tutsaklara yönelik uygulamalar aracılığıyla tüm toplumun egemen sınıf tarafından kontrol altında tutulmasıdır. Tutsağa yönelen tüm dayatmalar bir gösteri hâline gelir. Sistem kendi dışına çıkmanın, nasıl cezalandırılacağını tutsağa yönelik eylemleriyle tüm topluma sunar. Oluşturulan yasalar bu pratik işlevi görmeye yöneliktir... Bu koşullarda, tutsak ya varlık nedenini, kendisi olma gerekçelerini reddedecek, başka bir oluşa geçecektir ya da duruşunda ısrar edip direnecektir. Tutsak için bu iki hâlden başka üçüncü bir seçenek yoktur.[14]

 

  1. AYRIM: “HAYATA DÖNÜŞ” KATLİAMI!

 

19-22 Aralık 2000 tarihleri arasında aynı anda ülke çapında 20 ayrı hapishanedeki siyasi tutuklu ve hükümlülerin kaldığı bloklara harekât düzenlendi. Harekât sonucunda onlarca insan hayatını kaybetti. Harekâta “Hayata Dönüş” ismi verildi. Harekâtlar gerçekleştiğinde iktidarda DSP-MHP-ANAP koalisyonu bulunuyordu. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit harekâtı, “ teröristleri kendi terörlerinden kurtarma” olarak tanımladı. 22 Aralık 2000 günü sonunda “teröristler kendi terörlerinden kurtarıldı” ve F Tipi hapishanelere konuldular!

“Hayata Dönüş” harekâtları başından sonuna kadar tek bir merkezden yönetilen eylemlerdi. Kapsamı ve büyüklüğü itibariyle öncesinde ciddi bir hazırlığa işaret etmektedir. Bugüne kadar ki mevcut hapishane harekâtlarının göstermelik dahi olsa sahip bulunduğu hukuki alt yapı, “Hayata Dönüş” harekâtlarında oldukça zayıftır. Harekât kararı MGK’da alınmış, İçişleri ve Adalet Bakanlığı eliyle Jandarma Genel Komutanlığı tarafından gerçekleştirilmiştir.

“Hayata Dönüş” harekâtları devletin en üst düzeyindeki kurumları arasında tam bir mutabakatla yapılmıştır. Harekâtlarda Hükümet ve Meclisteki muhalefet partilerinin kararı, onayı ve oluru bulunmaktadır. Bu yanıyla harekât çok net bir şekilde devlet harekâtıdır. “Hayata Dönüş” harekâtlarına bir bütün olarak, doğrudan yok etme saikinin de işin içinde olduğu ve katliam boyutunda cereyan etmiş harekâtlar olduğu görülmektedir.

Coğrafyamızdaki hapishaneler gerçeğine bakıldığında, her zaman her türlü uygulamanın sürekli zor’a dayalı politikalarla yaşama geçirilmiş ya da geçirilmeye çalışmıştır. Bu bakımdan devletin siyasi tutuklulara yönelik bakış açısı ve hapishaneler politikası gereği olarak, hapishaneler her zaman zorun sürekli ve geniş kullanım alanı bulduğu yerler olmuştur. Rahatlıkla denebilir ki, devletin hapishanelerde hayata geçirmek istediği her türlü uygulamanın temeli en nihayetinde zorun kullanımına dayanmaktadır.

“Hayata Dönüş” harekât sonrasında harekâtın düzenlendiği hapishanelerde öncelikle güvenlik güçlerince arama ve tespit işlemleri yapılmış, sonrasında da her bir hapishane açısından Cumhuriyet Savcıları tarafından keşif işlemleri gerçekleştirilmiştir. Böylece harekâtların her biri bakımından olay adli makamlara intikal etmiştir. Ancak belirtmek gerekir ki, tüm hapishaneler açısından adli soruşturmalar aynı düzeyde süregelmemiştir. Harekâtlar 20 ayrı hapishanede yapılmış olmasına rağmen sadece bazı hapishaneler ile ilgili soruşturma ve davalar husule gelmiştir.

Adli soruşturma yapılıp davası açılanlar; İstanbul (Bayrampaşa ve Ümraniye Hapishaneleri), Çanakkale Hapishanesi, Adana Ceyhan Hapishanesi, Çankırı Hapishanesi, Bursa Hapishanesi, Uşak Hapishanesi ve Malatya Hapishanesinde gerçekleştirilen “Hayata Dönüş” harekâtlarıyla ilgili olanlardır. 20 ayrı hapishaneye harekât düzenlenmiş olmasına rağmen, yürütülen adli soruşturma ve dava sayısı son derece sınırlıdır. Asıl önemlisi de konuyla ilgili hemen tüm yargı süreçlerinde; harekâtlara maruz kalmış, hayatta kalabilmiş veya yaralanmış olan tutuklu ve hükümlülerin sanık sandalyesine oturmuş olmalarıdır.

“Hayata Dönüş” harekât sonrası açılan davalar kapsamında en belli başlı sıkıntı, yargılamalarda maddi gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından tutuklu ve hükümlülerin avukatlarının ileri sürdüğü taleplerin genelde ret olmasıdır. Yargılamaları yürüten mahkeme heyetleri yargılamaların esasına girme eğiliminde olmamışlardır. Esasa etkili olan talepler ekseriyetle kabul edilmemiştir. Başka bir ifade ile mahkeme heyetleri davalar kapsamında “suya sabuna dokunmak” istememişlerdir…

Ayrıca “Hayata Dönüş” harekâtında doğrudan karar merciinde bulunmuş olan siyasi ve bürokratların yargı süreçlerinin dışında tutuluyor olması düşündürücüdür. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, İçişleri Bakanı Saadettin Tantan, Milli Güvenlik Kurulu Üyeleri ile Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun’un hukuki sorumlulukları üzerine, aradan geçen yıllara rağmen hâlen gidilmemiştir.

Anılan kişiler hakkında dava açılması bir yana, süren yargılamalar kapsamında tanık olarak dahi dinlenmemişlerdir. Oysa ki, süren yargılamalar kapsamında dava dosyalarına gelmiş olan -Bayrampaşa hapishanesi açısından ‘Tufan’ isimli harekât planı ile Ümraniye hapishanesi açısından ‘Atmaca’ ve ‘Bora’ isimli- harekât planlarında Adalet ve İçişleri Bakanlıklarının emriyle yapıldığı açıkça yazmaktadır. Öte yandan yargılamalarda sorgu veren birçok askeri personel, harekâtların Adalet ve İçişleri Bakanlıklarının emirleriyle başlayıp icra edildiğini mahkeme huzurunda beyan etmiştir.[15]

Keza dönemin Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun da “Hayata Dönüş” harekâtlarının karar alma sürecinde doğrudan yer almış, harekâtların ve sonrasında açılan F tipi hapishanelerin hayata geçirilmesinde son derece önemli bir rol üstlenmiştir.[16]

Bu anlamıyla bakıldığında özellikle Saadettin Tantan, Hikmet Sami Türk ve Ali Suat Ertosun’un o dönem bulundukları makam açısından da “Hayata Dönüş” harekâtındaki konumları son derece önemlidir.[17]

Son yılların moda deyimiyle ifade etmek gerekir ise, “Hayata Dönüş” harekâtlarının hukuki sorumluluk boyutu açısından “siyasi ayağı” eksik kalmıştır. Harekâtların karar alma süreçleri ile icrasında doğrudan yer alan siyasilerin ve bürokratların artık yargı önüne çıkarılması gerekmektedir. Harekâtlar sürerken dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk de şöyle diyordu: “Yarından sonra artık her şey farklı olacak.”[18]

 

II.1) 19 ARALIK’A BİR KAÇ “EK”

 

19 Aralık Katliamı’na ilişkin genel “tutum(suzluk)”, aldırmazlık ve perdeleme üzerine kurulmuştur.

Örneğin 12 kişinin öldüğü ve 29 kişinin yaralandığı “Hayata Dönüş” harekâtında görev sınırlarını aşan dönemin jandarma görevlisi 196 sanığın yargılandığı Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davanın 16 Ekim 2018 tarihli 33. duruşmasında sanık Fuat Polat, “Operasyondan sonra bir hafta izin verildi. Boğaz keyfi yaptık. Gezdik,” derken;[19] neyin, ne olduğunu net biçimde anlatmaktadır.

İfadelerini SEGBİS’le alınıp, mahkemeden kaçırılan sanıklar duruşma salonunda yargıç karşısında hazır bulunmazken; hakkında yakalama kararı olan sanıklarından (dönemin Jandarma İstihbarat subayı) Binbaşı Zeki Bingöl’ün ifadesi, davanın görüldüğü Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi yerine nöbetçi mahkemede duruşmaya çıkarılıp, ifade verirken müdahil avukatlarından kaçırıldı. Böylelikle avukatlar, Bingöl’e harekâta dair hiçbir şey soramadı.[20]

Ayrıca Ankara Arama Kurtarma Taburu’nda görevli sanıklardan Burhan Yaman, “Taburun komutanının ismini hatırlamıyorum. Bize verilen emirde cezaevinde ölüm orucu tutan tutuklu ve hükümlüler olduğu, bunları kurtarmamız söylendi. Devletin otoritesinin cezaevinde sağlanması, tutuklu ve hükümlülerin hastaneye götürülmesi ve cezaevinden nakil için buradan çıkarılmaları istendi. Operasyona gelmeden önce Ankara’da toplantı yapıldı. Harekâtın gidişatına bağlı olarak görev yapacağımız belirtildi bu toplantıda. Bizim amacımız hayat kurtarmaktı. Cezaevine girerken robocop kıyafetlerimiz ve gaz maskelerimiz vardı,” deyip; başka bir şeyden söz etmedi.[21]

“Bilmiyorum”, “Görmedim”, “Tanımıyorum”, “Unuttum”, vb’leri ile geçiştirilen davada “Hayata Dönüş” harekâtı “olmamış”, “yaşanmamış” gibiydi sanki…

Oysa “Devlet, 6-7 Eylül olaylarında, Maraş’ta yaşattığı katliam, gasp, talan geleneğini 19 Aralık 2000’de ‘Hayata Dönüş’ harekâtıyla bir kez daha ortaya koymuş”tu.[22]

Daha sonraları açığa çıktığı gibi “Hayata Dönüş” harekâtı dava dosyasına giren bir rapora göre, harekât için iki ay önce cezaevlerinde jandarma tarafından keşif yapılıp, rapor hazırlandığını ortaya çıkmıştı.[23] Mahkeme dosyasına giren evraka göre, “Yörük Ali” adıyla tanınan dönemin Jandarma Genel Komutanlığı Asayiş Daire Başkanı Kurmay Albay Ali Aydın ile Ceza ve Tevkifevleri Şube Müdürü Jandarma Kıdemli Binbaşı Cemal Vural’dan oluşan heyetin, harekâttan 2 ay önce cezaevlerinde keşif yaptıkları raporda, “Jandarma müdahâlenin kansız neticelenmeyeceği inancından ve görev tamamlandığında yargılanacağı endişesi taşımaktadır,”[24] deniliyordu.

Devamla: Jandarma Genel Komutanlığı Asayiş Daire Başkanı Jandarma Kurmay Albay Ali Aydın ile Ceza ve Tevkifevleri Şube Müdürü Jandarma Kıdemli Binbaşı Cemal Vural’dan oluşan heyet tarafından yapılan keşif sonunda hazırlanan raporda, tutuklu ve hükümlüler 3 kategoriye ayrıldı; “direnişi beklenmeyenler, direnişi zayıf beklenen kansız ve sorunsuz müdahale edilebileceği değerlendirilenler ve direnişi mutlak ve şiddetli beklenenler.”

Birinci gruptakilerin aynı anda tahliye edilmesinin planlandığı raporda, “İkinci ve üçüncü gruptakilerin elektriği, suyu, yiyeceği kesilerek kendiliğinden kuşatılıp çıkmaları beklenmeli” denildi.

Raporda, her şeye rağmen müdahale gerekenlere ise önce gaz atılıp tahliyeye mecbur edilmesi gerektiği, buna rağmen çıkmayanlarında özel müdahale birlikleriyle zor kullanılarak çıkartılması gerektiği kaydedildi.

“Müdahale birliklerinin kadro donatımı ve özel malzemeye ihtiyaçları vardır, tamamlanmalı” denilen raporda, tatbikatta komando birliğini yetmediği, cezaevine komanda taburunun müdahalesinin esas alınması gerektiği kaydedildi.

Raporda ayrıca harekât ilişkin, “Cezaevlerinde meydana gelen isyanlara müdahale jandarmanın görev ve yetkileri yeniden düzenlenerek isyancı tutuklu ve hükümlülerin mağdur, devlet otoritesini tesis etmekten başka amacı olmayan jandarmanın ise sanık durumuna düşürülmemesi sağlanmalıdır,” deniliyordu.[25]

Bu kadar da değildi! 19 Aralık Katliamı’nın yıllardır gizlenen ana planları gün yüzüne çıktı. ‘Tufan’, ‘Atmaca’ ve ‘Bora’nın da temelini oluşturan planlarda katliamın nasıl işleneceği ayrıntılı bir şekilde gözler önüne seriliyordu. Planlar, Jandarma Genel Komutanı Yalman ve İçişleri Bakanı Tantan imzalıydı…[26]

Ayrıca ek olarak: “Hayata Dönüş” harekâtına ilişkin olarak 2 ayrı harekât planı daha olduğu anlaşıldı. Dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ve dönemin Jandarma Genel Komutanı Aytaç Yalman tarafından imzalanan harekât planlarında, Emniyet grubu olarak tanımlanan ekibin müdahale esnasında keskin nişancı tüfeği, av tüfeği, bomba atar ve gaz bombası bulunduracağı kaydedildi.[27]

15 yıl sonra ortaya çıkan “Cezaevleri Müdahale Harekât Emri’nde, MİT’in görevi “başta liderler olmak üzere örgüt üyelerinin fotoğraf albümlerini hazırlayarak G gününden (harekât günü) önce İl Jandarma Komutanları’na ve İl Emniyet Müdürlerine teslim etme” olarak belirlenmişti.

MİT’in görevi yazıda, 44 cezaevinde açlık grevi,[28] 17 cezaevinde ölüm orucu eylemi yapan tutuklu ve hükümlüler “karşı güç” olarak nitelendirildi. Marksist-Leninist ideolojiye mensup tutuklu ve hükümlülerin, cezaevlerinde Malta adı verilen koridor ve koğuşlara hâkim oldukları, görevlilerin kontrollerini ellerinde bulundurdukları ifade edilen yazıda, Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı’nın 12 Aralık 2000’den itibaren, İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı’nın kontrolüne verildiği belirtildi.

Yazının “vazife” başlığı altında ise, İçişleri Bakanlığı’nın, Jandarma Genel Komutanlığı birlikleriyle, diğer bakanlık, kamu kurum ve kuruluşlarıyla koordineli olarak Bayrampaşa, Ümraniye, Bursa, Çanakkale, Bartın, Çankırı, Aydın, Ceyhan ve Malatya cezaevlerinde müdahale edeceği ifade edildi.

Planın 3 aşamada gerçekleştirileceği, ilk aşamada iki gün önce birliklerin görev yerine intikalinin, koordine ve hazırlığın yapılacağı ifade edilerek, şöyle devam edildi: “İcra edilecek faaliyetlerin koordinesi tüm birlik komutanlarının katılımı ile cezaevleri maketi üzerinde yapılacak. Birlikler G gününe kadar (harekât günü) eğitimlerini tamamlayacak. İkinci aşama müdahale, üçüncü aşama ise harekâtın bitirilmesi ve dönüş gerçekleştirilecek.”

MİT’le ilgili bölümde ise şu ifadeler yer aldı: “Müdahalede eşzamanlı olarak Emniyet Müdürlüğü ile koordine edilerek, haklarında gerekli yasal işlemlerin yapılmasını sağlamak üzere, cezaevleri dışında ancak cezaevleri ile bağlantıları olan yasadışı örgütlere müzahir kişi, dernek ve kuruluşların tespit edilmesini sağlayacaktır.”

MİT’in ayrıca başta liderler olmak üzere örgüt üyelerinin fotoğraf albümlerini hazırlayarak G gününde önce İl jandarma komutanlarına ve il emniyet müdürlerine teslim etme ve İçişleri Bakanlığı bünyesinde G gününden önce açılacak kriz merkezinde görev yapmak üzere yetkili personeli hazır bulundurma görevleri de sıralandı.

Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı’nın 3 tabur olarak Bayrampaşa, Ümraniye ve Gebze cezaevlerine müdahale ederek devlet otoritesini tesis ile tutuklu ve hükümlülerin sevk ve nakillerini sağlayacağı belirtildi. Müdahale edecek jandarma birliklerinin il emniyet müdürlüklerinden karşılanamayan ilave müdahale özel malzeme ve teçhizatının karşılanması için gerekli tedbiri Jandarma Genel Komutanlığı Lojistik Başkanlığı’nın alacağı belirtildi. Komuta kademesinde İçişleri Bakanlığı Kriz Merkezi’nde bir generalin görevlendirileceği, İstanbul’daki harekâtın komutanının ise İstanbul Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Engin Hoş olduğu ifade edildi.[29]

Tam da bu zihniyetle 19 Aralık’ta 20 ayrı cezaevine eşzamanlı olarak gerçekleştirilen; 10 bin güvenlik görevlisinin katıldığı harekât Bayrampaşa Cezaevi’nde 14 saat aralıksız devam etti. 12 tutuklu ve hükümlü diri diri yakılarak öldürülürken, cezaevinden geriye sadece enkaz ve onlarca yaralı kaldı.

3 gün süren harekât boyunca 2’si asker toplam 32 kişi yaşamını yitirirken, 600’ün üzerinde tutuklu ve hükümlü ya sakat kaldı, ya da yaralandı. Harekât sırasında Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ise bir televizyon kanalına bağlanarak yaptığı açıklamada, “Asıl amaç ölüm oruçlarını bitirmek değil, devletin otoritesini sağlamaktır,” diyerek cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlüleri hedef almıştı. F tipi cezaevlerinin mimarlarından olan ve harekât sırasında Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü görevinde bulunan Ali Suat Ertosun’a ise 2004 yılında AKP hükümetinin kararıyla Devlet Bakanı Cemil Çiçek tarafından “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” verilmişti.[30]

Kolay mı? “Düşman Hukuk(suzluğ)u” kapsamında bir devlet harekâtıydı söz konusu olan!

Ancak! 6 Mayıs 2015’de Bakırköy 13 Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davada Bayrampaşa Cezaevi’ndeki “Hayata Dönüş”ü yöneten Jandarma Özel Harekât Birlik Komutanı Albay Yusuf Burhan Ergin ifadesine, harekât emrini İçişleri ve Adalet Bakanı’nın verdiğini söyledi; 12 kişinin diğer mahkûmlarca öldürüldüğünü iddia ederek ekledi: “Operasyonda ölenler olmuştur. Bu yüzden başarı sağlayıp sağlamadığı konusunda bir şey diyemem. Cezaevinde otorite sağlanmıştır. Nakiller gerçekleşmiştir. Ancak terör örgütü lider kadrolarının sebep olduğu garip sahipsiz insanlarımızın hayatını kaybetmesi üzüntü vericidir”!

Ergin, Adli Tıp Kurumu raporlarına göre, yaşamını kaybedenlerin mermi çekirdeği ile öldüğü, 50 kişinin de silahla yaralandığının hatırlatılması üzerine, “Yaralanmalar bizim tarafımızdan yapılmamıştır. Kendileri tarafından yapıldığını düşünüyorum. Cezaevi içerisinde her yer açıktı. Kimin nereden ateş ettiğinin tespiti mümkün değildir,” diyerek kendini savundu.[31]

Oysa 19-22 Aralık’ta cezaevlerinde gerçekleşen harekâtta 8 jandarma komando taburu, 37 bölük asker, binlerce çevik kuvvet ve ceza infaz memuru ve özel tim görev aldı. Harekâtta binlerce mermi, el bombası ve 20 bini aşkın gaz bombası kullanıldı. Tutsakların kurşunlanıp, yakılarak katledildiği harekâtın ardından yüzlerce tutsak harekât ve ölüm orucuna yapılan müdahaleler sonucu sakat kalırken, katliam sırasında Bayrampaşa Cezaevi’nden hastaneye götürülen Birsen Kars adlı kadın tutsağın “Hepimizi diri diri yaktılar” haykırışı katliamın en acı simgesi olarak hafızalarda kaldı.[32]

 “Hayata Dönüş” harekâtından kurtulan Münevver Aşçı, o gün yaşadıklarına dair, “Hepinizi kebap yaptık diye bağırıyorlardı,” diye anlatıyordu.[33]

İlaveten Bayrampaşa Cezaevi’ndeki “Hayata Dönüş” harekâtında, ağır yanıklarla kurtulan, yüzü tanınmayacak hâle gelen Hacer Arıkan’a, İçişleri ve Adalet Bakanlığı, 120 bin TL tazminat ödeyecek. Danıştay 10. Dairesi, “Pasif direnişteki mahkûm ve tutukluların can güvenliğinin sağlanması yönünde gerekli önlemler almayan idarenin ağır hizmet kusuru bulunmaktadır,” derken; avukatı Gülizar Tuncer de “Bu dava ile devletin Bayrampaşa’daki sorumluluğu yargı organları tarafından kabul edilmiş oldu. C-1 koğuşunda yanan kadınların kendi kendilerini yakmadıkları ispatlandı,”[34] dedi.

Burada bir kimyasal parantezi açmadan geçemeyiz…

Harekâtta hangi silahların kullanıldığı hâlâ bir sır gibi saklanırken; faillerin de devlet tarafından korunduğu hemen herkesin malumudur.

Söz konusu dönemde yaşanan katliama avukat olarak tanık olan Gülizar Tuncer, “Devlet tüm gücünü seferber ederek, binlerce asker, polis, özel harekâtçı, infaz koruma memuru ve iş makineleriyle operasyon gerçekleştirdi. Burada binlerce mermi ve gaz bombası kullanıldı. Operasyon canlı olarak izletildi. İnsanlara seyirlik bir oyun gibi servis edildi,” vurgusuyla ekliyor:

“Saldırıda hangi tür kimyasallar kullanıldığını hâlen öğrenmiş değiliz. Operasyonun en dehşet anlarından biri de budur. Özellikle; Bayrampaşa Cezaevi’nde 6 tutuklu kadının diri diri yakıldığını biliyoruz. Zaten o dönem operasyonda görev alan askeri yetkililer de hayatlarında ilk defa gördükleri ‘askeri envanterde olmayan’ el bombalarını kullandıklarını söylemişlerdi.”[35]

Bayrampaşa Cezaevi C-1 koğuşundaki Hülya Bilik da olay gecesini şöyle anlatıyordu:

“Ben olay tarihinde Bayrampaşa Cezaevi’nde C-1 koğuşundaydım. Gece 03.30 sıralarında patlama sesiyle uyandım. Yoğun sis bombası ve silah sesleri vardı. Üzerimize gaz bombası, sis bombası atıldı. Koğuşumuz tarandı. Koğuşumuzun tavan kısmı delinerek sinir gazı olduğunu tahmin ettiğim siyah renkli gaz sıkıldı. Hepimiz bilincimizi kaybettik, bir süre kendimize gelemedik. Bize sıktıkları gaz sonucunda alev olmaksızın vücudumuzun yandığını hissettik. Saçlarımız ve vücudumuz yanıyordu, ancak alev yoktu, kimyasal gaz kullanıldığını düşünüyorum. Bu olay sırasında yaralandım, iki ay kadar hastanede kaldım. Üzerimizde silah olduğu iddia edildi ancak bizim kendimizi koruyabilecek sadece havlularımız vardı. Tavandan açılan delikten attıkları bir madde ile koğuşumuzda yangın çıktı, 6 arkadaşımız yanarak can verdi.”[36]

Harekâtta yüzü tamamen yanan Hacer Arıkan da, “27 kadındık koğuşta. Delinen yerden içeri bir hortum bırakıldı. Oradan atılan alev topu gibi bir madde ile yataklar tutuştu. Sonra bir gaz bırakıldı ve içerisi simsiyah dumanla göz gözü görmez oldu. Yanıyoruz diye bağırarak çıkmaya başladık. Arkadaşlarımın derilerinin eridiğini gördüm. Elbiselerimiz yanmadı derimiz eridi. Parmaklarım yok ama avucumun içi yanık değil. Sırtım belime kadar yandı. Saçlarım, kaşlarım yandı. Burnumun yerinde boşluk oluştu,” derken; Adli Tıp uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı da, söz konusu maddenin uluslararası anlaşmalara göre, kullanımı yasak olan beyaz fosfor olabileceğini belirtmişti.[37]

Ama bu gerçeklerin hepsi inkâr edildi; görmezden gelindi; geçiştirildi!

Bu durumda yapılan hukuk(suzluk) oyunlarıyla müthiş bir uyum içindeydi!

Bir dize manipülatif atraksiyonla[38] idare edilen “Hayata Dönüş” Katliamı kısa süre sonra aslına rücu etti.

Örneğin 20 cezaevinde eşzamanlı başlatılan “Hayata Dönüş” harekâtı sırasında tutuklu bulunan 399 kişi hakkında “isyan”, “patlayıcı madde bulundurma” ve “kasten adam öldürme” suçlarından dava açıldı.[39]

Danıştay, 5 Temmuz 2000’de, Burdur Cezaevi’ne dozerlerle yapılan harekâtta kolu kopan ve sonrasında devletten tazminat alan Veli Saçılık’tan kendisine ödenen tazminatı geri istedi. Devlete yaklaşık 700 bin TL geri ödeme yapması talep edildi.[40]

Ve Bayrampaşa Cezaevi’nde 19 Aralık 2000’de düzenlenen “Hayata Dönüş” harekâtında görev alanların listesi, 14 yıl sonra soruşturma dosyasına girdi.[41] Listede 3’ü albay tamamı rütbeli 252 kişinin görev aldığı görülüyor. Av. Güçlü Sevimli, “Bu birlik katliamdan doğrudan sorumlu,” dedi.[42]

12 tutuklunun öldüğü harekâtta kullanılan silahlara ait mermilere, avukatların çabasıyla ulaşıldı; adli emanetten çıktı.[43]

Bunlarda “şaşırtıcı” bir şey yoktu; tıpkı “zaman aşımı” hesapları gibi…

19 Aralık 2000’de gerçekleştirilen “Hayata Dönüş” Katliamı’nın üzerinden yıllar geçmesine rağmen, açılan davalarda ilerleme ol(a)madı. Bayrampaşa ve Ümraniye Katliamları’na açılan davalara ilişkin olarak Av. Oya Aslan, davaların zaman aşımına uğratılmak istendiğinin altını ısrarla çizdi.[44]

Önce İstanbul Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve o dönem Ümraniye Cezaevi’nde yatan 399 mahkûm hakkında “İsyan, patlayıcı madde bulundurmak” suçlarından açılan dava zamanaşımı nedeniyle düşürüldü.

Sonra da 367 sanığın “Faili gayrı muayyen şekilde adam öldürme ve bu suça iştirak” suçundan ise yargılama neticesinde toplanan delillerden “sanıkların bu suçu işlemedikleri anlaşıldığından” beraatlarına karar verildi![45]

Bu “hukuk(suzluk)” mu? Evet ama, “böyle”ydi; her şey kitabına uygundu ve yine “şaşırtıcı” bir şey yoktu!

Az gittik, uz gittik; dere tepe düz gittik ve geldik bu güne; o da şu:

“Hayata Dönüş” harekâtında ‘Bora’ ve ‘Atmaca’ planlarının uygulandığı, bir uzman çavuş ile dört mahkûmun öldürüldüğü Ümraniye Cezaevi davasında yargılanan askerler, “kanıt bulunamadığından” beraat etti. Beş ölüm “faili meçhul” kaldı.

Ümraniye Cezaevine 19 Aralık 2000’de düzenlenen “Hayata Dönüş” harekâtıyla ilgili 267 askere açılan davada 3 Aralık 2019’da karar verildi.

Mahkeme, 15 yıl önce açılan dava süresince hayatını kaybetmiş olan beş sanık hakkında davanın düşürülmesine karar verdi.

Kalan 262 sanıktan bazıları hakkında açılmış olan “kasten yaralama” ve “işkence” suçlarından davanın zamanaşımından düşmesine karar verildi.

Davada ‘Bora’ ve ‘Atmaca’ isimli harekât planları da çıkmasına rağmen, bu planlarla ilgili hiçbir işlem yapılmadı.

‘Bora’ ve ‘Atmaca’ isimli Ümraniye planlarının aksine, Bayrampaşa Cezaevi davasında ortaya çıkan ‘Tufan’ planı medyada geniş yer bulsa da; dava 3 Aralık 2019’da zamanaşımı ve beraatla sonuçlandı.

Sanıklar, yargılandıkları “faili belli olmayacak şekilde kasten öldürme” suçundan da “aleyhlerine mahkûmiyetlerine yeterli her türlü kuşkudan uzak kesin ve inandırıcı kanıt bulunamadığından” beraat etti.

Cezaevindeki ölümlerle ilgili açılan diğer bir davada yargılanan, dönemin mahpusları da beş kişinin ölümünden beraat etmişti.[46]

Hâl bu ve böyle!

 

III. AYRIM: HÂL(İMİZ) VE GİDİŞAT

 

(C)Ezaevlerinin coğrafyamızdaki hâline gelince

5.5 aylık tutukluluk ardından tahliye edilen Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, cezaevlerini, “Toplama merkezi gibi yerlerdi. Diş fırçası bile yasaktı. 2. Dünya Savaşı’nı anımsatan koşullar vardı,” diye anlatıyor.[47]

‘Halkların Demokratik Partisi’den (HDP) İzmir milletvekili adayı olduğu dönemde yaptığı konuşma nedeniyle 3.5 ay hapis yatan halk müziği sanatçısı Pınar Aydınlar cezaevinden çıkarken, kendini Nazi Toplama Kampı’ndan çıkmış gibi hissettiğini söyledi.[48]

78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, 145 günlük tutukluluğunu geçirdiği Silivri Cezaevi’ndeki günler için “sistemli yalnızlaştırma” yorumu yapıp ekledi: “Her şey tecrit, çaresizleştirme, yönsüzleştirme üzerine kurulu.”[49]

Ve nihayet eski milletvekili Şafak Pavey, “Cezaevi artık ‘eza’evi”[50] formülüyle durumu özetledi. Haksız da değiller; hızla sıralayarak hatırlatalım!

  • Türkiye’de en az 4 bin çocuk annesini, 116 bin 512 çocuk ise babasının hapisten çıkmasını bekliyor.[51]
  • Cezaevlerinde 16 yılda 3 bin 432 tutuklu ve hükümlü öldü. Her yıl ortalama 215 kişinin cezaevlerinde yaşamını yitiriyor.[52]
  • Silivri Cezaevi’nde her koğuşa 1 kitap düşüyor. Avrupa’nın en büyük cezaevi olan Silivri’de yalnızca 1750 kitap var. Yayınevlerinin gönderdiği kitaplar da memur azlığından okunup kütüphaneye konulamıyor.[53]
  • Menemen Cezaevi’nde kalan hasta tutuklu Sibel Çapraz ile Ergin Aktaş, gardiyanların “Erkek ve kadın bir arada görüşemez” dayatmasıyla aileleri ile harem-selamlık uygulaması altında görüştü.[54]
  • Diyarbakır Çocuk ve Gençlik Ceza İnfaz Kurumu’nda gardiyan tarafından darp edilerek, boğulmaya çalışılan F.T., isimli çocuğa, “Olayı büyüttünüz” denilerek disiplin cezası verildi.[55]
  • Cezaevi kantini fiyatları lüks semtlerdeki market fiyatlarıyla yarışıyor. Türkiye genelinde 400’e yakın cezaevinde 270 binden fazla tutuklu veya hükümlü bulunuyor. Harcama limitleri ve bütçeleri sınırlı olan mahpuslar, cezaevindeki kantin fiyatlarına isyan ediyor. Cezaevi kantinlerindeki özellikle sebze ve meyve fiyatlarının İstanbul’un zengin semtlerindeki fiyatlarla yarıştığı ifade ediliyor.[56]
  • Adalet Bakanlığı’na bağlı cezaevi iş yurtları kocaman birer fabrikaya dönüşmüş durumda. 2017 verilerine göre, Türkiye cezaevlerinde 50 binin üzerinde tutuklu çalışıyor. Cezaevlerindeki mahkûmlardan çırak olanlar 10 TL, kalfa olanlar 11 TL, usta olanlar ise 13 TL karşılığında mal ve hizmet üretiyor.[57]

 

III.1) SAYILAR VEYA KAPASİTE

 

Sayılar neyi söyler? Sayılar, belgeler, raporlar, olgular...

Gerçeği, yalın ve yadsınamaz, kemik kadar katı ve kuru gerçeği...

Bir fizikçiye evrenin başlangıcını ve bugününü, bir hastaya hayatının sonunu, bir mahkûma zamanı...

Sözcüklerle ve hikâyelerle -ve solukla ve kanla- gerçek kılabileceğimiz gerçeği söyler sayılar...

Adalet Bakanlığı’nın sayılarına göre Temmuz 2016 itibariyle cezaevlerinde 187 bin 649 mahpus vardı. (700 kadarı ağır hasta, üç yüze yakını ölüm sınırında.) 71 muhtırasından sonra yaklaşık 60 bindi mahpus sayısı, 12 Eylül karanlığında 79 bine çıkmış, o korkunç 90’larda, 93-97 arası, dört yılda 26 bin artışla 35 binden 61 bine çıkmıştı. Aynı istatistik 2004’te 55 bin olan mahpus sayısının on iki yılda üçe katlandığını, 2016’nın ilk iki ayında 10 bin kişinin tutuklandığını söylüyor. İki ayda on bin tutuklama, günde ortalama 170 kişi!![58]

Konuyla ilgili bir veriyi aktarıp, ilerleyelim: 2018 için Türkiye’de bir polise düşen vatandaş sayısı 247 iken, 2019’da 211 kişi olmuştur.[59]

Tutuklu ve polis sayısının hızla arttığı coğrafyamızda[60] milletvekili Veli Ağbaba, “Kapasitesi 207 bin 339 olan cezaevlerinde toplam 229 bin 790 kişi bulunuyor. Bu verilerine göre kapasite fazlası 22 bin mahkûm olduğu belirtilmektedir. 5 yılda cezaevlerinin nüfusu 97 bin artmıştır. AKP iktidara geldiğinde cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısının 59 bin 429 olduğundan hareketle, 15 yıllık AKP iktidarının cezaevlerine yansıması, yüzde 300 lük bir artış olmuştur,”[61] diyor.

Bu kadar da değil! Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün verdiği bilgiye göre, 17 Aralık 2018 itibarıyla Türkiye genelinde 389 hapishane bulunuyor ve var olan hapishanelerin toplam kapasitesi 211 bin 838 kişiye ulaştı. 5 yıl içinde 193 yeni ceza infaz kurumu yapımı planlanmış olup bunların 126 adedi inşaat aşamasında, 23 adedi ihale aşamasında, 35 adedi proje aşamasında, 9 adedi planlama aşamasında.[62]

(C)ezaevlerindeki dolululuk oranları ile hak ihlâllerinde de büyük artışlar yaşanıyor. Tutuklu ve hükümlülere kötü muamele haberlerinin ardı arkası kesilmiyorken sıralayarak hatırlatalım!

  • Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün (CTE) rakamlarına göre, Türkiye’de Şubat 2016 itibarıyla 290 kapalı cezaevi, 60 müstakil cezaevi, 2 çocuk ıslahevi, 5 kadın kapalı cezaevi, 3 çocuk kapalı cezaevi bulunuyor. Yeni inşa edilen 105 cezaevi ile 34 ek bina ise 2006 ile 2016 arasındaki 10 yılda AKP hükümeti döneminde yapıldı. Bu yeni cezaevleri ile Türkiye’deki toplam ceza ve infaz kurumu sayısı 362’ye yükseldi.
  • DEVAM EDECEK
18.01.2020 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

TRUMP KÂBUSU VE EMPERYALİST ABD

DOĞAN HIZLAN VESİLESİYLE ELEŞTİRİ VE YAZMAK ÜSTÜNE

BİR “İZMİRKOLİK”İN SERÜVENİ

TÜRKÜLER(İMİZ) VE BİZ

HAYALLERİMİZİ EMZİREN YAZMAK EYLEMİ

LAİKLİK ZARURETTİR

15-16 HAZİRAN İŞÇİ SINIFININDIR; ÖĞRETEN TARİHİMİZDİR ( 2 )

15-16 HAZİRAN İŞÇİ SINIFININDIR; ÖĞRETEN TARİHİMİZDİR

DOĞAN GÜNÜN OZANLARI