SENSİZ AMA SENİNLE BİR YIL / VİLDAN SEVİL YAZDI

SENSİZ AMA SENİNLE BİR YIL / VİLDAN SEVİL YAZDI

SENSİZ AMA SENİNLE BİR YIL / VİLDAN SEVİL YAZDI

Yarın tam bir yıl olacak.

 

Sen gideli, bitmez tükenmez uykulardayım canımın içi. Ne gecem belli ne de gündüzüm. Hep seninleyim. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden.

 

Öylece sersem sersem yaşamaktayım. Gecenin sayısız düşlerinde sen, düşlemlerde sen, gündüzün yarı uyanıklığında her an sen.

 

Bir garip, sonsuz bir boşluk, sonsuz bir hiçlik. Hiçlikte yaşanır mı? Yaşamak denirse yaşanıyor işte.

 

Bebeksin miniciksin, emziriyorum. Buram buram bebeksin. 

 

Dört yaşındasın sözcük türetiyorsun yanı başımda “Kom koş, pim pis”. “Olmaz” diyorum, “Sapsarı, pespembe oluyor ama” diyorsun, "Haklısın" diyorum, kucaklıyor, öpüyorum. Kokun burnumda yavrum.

 

Sonra yıllarca “Demir kapı, kör pencere”… Demir parmaklıklar ardından görüş günleri…

 

Mahpustan çıkıp geliyorum. On bir yaşındasın. Evde bir gösteri.  Odadan odaya kablolar, teller, hoparlörler… Sen yayın yapıyorsun odanın birinde, en uzak odadan ben dinliyorum. Radyo yapmışsın ben yokken. “Mühendis olacaksın galiba” diyorum.  Oysa sen, lisedeyken  doktor olmaya hem de psikiyatrist olmaya karar veriyorsun. Ben de şu insanoğlunu-kızını daha doğar doğmaz tanıyasın diye “Çocuk psikiyatrisi ol oğlum” diyorum.  Orayı kazanıyorsun.

 

Ortaokul  ve lise çağlarında elinde gitar hep. Bir ara müzikle uğraşacağım diye tutturuyorsun. Sonra da sürüyor müziğe ilgin. Edebiyata, felsefeye ve elbette mesleğine.

 

Lisede, okulda yaptığınız yurt içi yurt dışı gezileriniz. Merakla dönüşünü, telefonunu bekleyişlerimiz. Cep telefonu yok ki…

 

Meşakkatli tıp öğrenciliği, nöbetlerin… Buna karşın ben öğrenci evine geldikçe sabahlara kadar okuyoruz,  tartışıyoruz seninle. Edebiyat,  Marksizm üzerine. Bende yeni bakış açıları uyandırıyorsun sorularınla. Felsefenin diğer ekollerinde benden çok daha donanımlısın, senden öğreniyorum. Sen deneyimlerimden yararlanıyorsun, ben bilmediğim bir yığın bilgiyi alıyorum.  Nasıl özlüyorum o tartışmaları, inatlaşmaları, kabullenişleri, barış ilanlarını…

 

Sonra meslek sahibi ve baba oluşun.  “Baba olursam çocuklarımı annelerine bile emanet edemem“ derdin evlenmeden önce. Öyle yakından ilgilendin ki onlarla. Onlar da senin canının içiydi elbette.

 

Sonra o melun hastalık, hastane ev, ev hastane… Izdırapların, ah o ızdırapların…

 

Güzel yavrum, canımın içi…

 

Zorla yenen yemeklerin tadı yok, çiçekler kokmuyor, güller  gülmüyor.  

 

İşte annen için böyle bir şey senin yokluğunda seninle yaşamak. Uykulu uykusuz gecelerde ve yarı uyur yarı uyanık gündüzlerde…

 

Ve nasıl bir eksiklik böyle…

 

Ve nasıl bir iç yangını böyle…

 

Küllenecek diyorlar.

 

Bilmiyorum, bilemiyorum. Küllenmesinden de mi korkuyorum? Onu  da bilemiyorum.

 

7 Haziran 2019

 

Annen

Vildan Sevil

7.06.2019 (Haber Merkezi)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz